İnançla ve elbirliğiyle, kuşku yok, mutlaka başaracağız

Dün (12 Aralık) Paris’te uluslararası bir zirve düzenlendi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un davetiyle. Buluşmaya devlet başkanları, yabancı hükümet temsilcileri ve (onları azınlıkta bırakarak) yüzlerce devlet dışı uzman, kurum, dernek, iş adamları geldi Paris’e. (Türkiye yoktu.) Nutuk atmaya değil, küresel ısınma konusunda gereken finansman kaynaklarını yaratmaya. Bu alandaki çalışmalara şeffaflık getirip sonuçları dürüstçe ölçmeye. Somut verler oluşturmaya.

“Nereden çıktı, niye gerekti?” diyeceksiniz. Bunun geri planında ABD Başkanı Trump’ın “Ben iki yıl önceki Paris antlaşmasını kabul etmiyorum. Böyle bir uygulama Amerika’nın menfaatlerini zedeler. Biz bundan çıkacağız!” demesi yatıyor. Bu sözlerdeki menfaatin Amerikan menfaatlerinden çok petrolle, kömürle uğraşan şirketlerin menfaati olduğu, Trump’ın da yalnızca bu çıkarları temsil ettiği biliniyor, ama işte.

Öte yandan eski Başkan Barack Obama gülüyor bu sözlere. “Ciddiye almayın. Ufacık bir perde arası, küçücük bir duraklamadır bu!” demeye getiriyor. Çünkü 2015’te Paris’te oluşan tarihi antlaşmadan öyle keyfine, pat! diye çıkılamıyor. Bu antlaşmadan ancak 2020’den sonra ayrılabiliyorsunuz. O tarih geldiği zaman da ABD’de yeni başkan seçimleri yapıldığını ve Trump’ın geldiği gibi gitmiş olduğunu göreceğiz.

Ancak gözlemciler gene de ciddi bir soruna işaret ediyorlar. Paris antlaşması büyük bir fon oluşturmayı gerektiriyor. Bu sayede birçok ülkenin (özellikle gelişmekte olanların) sera gazına dayalı ekonomik yapıdan çıkmalarına yardım edilecek. Bu çabaya ABD’nin önemli katkısı olacaktı. Trump’ın tavrı bu fonu ciddi olarak zedeliyor.

Macron bu zirve davetini Trump’ın o konuşmayı yaptığı gün yapmıştı. “Bu tavra karşın bizler bir araya gelip çözüm bulacağız ve fonu oluşturup mutlaka başarılı olacağız.” dercesine. İnadım inat!

Bu yaklaşımda hiç de haksız değil Macron. Çünkü sayısız tepki var ABD’nin resmi tavrına. Şöyle ki, Unilever, Nike, DuPont, Schneider Electric, eBay, L’Oréal gibi sayısız (360 adet) büyük firma Paris antlaşmasını açıkça destekliyor. Bu çabada etken rol alıyorlar. Küresel ısınmanın onların da felaketine kapı açtığını fark ettikleri için.

ABD’de 15-20 eyalet ve 200 kadar kent yönetimi de resmen bu tavrın içindeler ve küresel ısınmaya karşı somut girişimler yürütüyorlar. Ayrıca 2.500 dolayında örgütlü toplum kuruluşu da devrede. Bu arada birbirine zıt iki partiden de olsalar Kaliforniya eyaleti Demokrat başkanı ile New York’un Cumhuriyetçi eski belediye başkanı yan yana dayanışma içindeler. Küresel ısınma konusunda büyük çaba gösteren Leonardo DiCaprio ile Arnold Schwarzenegger de geldiler Paris’e. Madonna ve Lenny Kravitz gibi müzisyenler de küresel ısınmaya direnen çalışmaları özel konserlerinin gelirleriyle destekliyorlar.

Zirvede Dünya Bankası bundan böyle sera gazına neden olan petrol, gaz, kömür projelerine kredi vermeyeceğini açıkladı. Başka bir deyişle, kömürün %80’ini, petrolün %33’ünü ve gazın %50’sini toprağın altında olduğu gibi bırakmak, bu kaynakları terk etmek hedefleniyor. Ne de olsa şu anda yeryüzünde 6.700 elektrik santralı kömürle çalışıyor.

İşin güzel tarafı şu ki, son birkaç yıldan beri bu tür (petrol, gaz, kömür) yatırımlarında çarpıcı bir gelişme var. İçinde hükümetler, vakıflar, sigorta şirketleri, özel şirketler olan 777 kurum bu tür girişimlere para yatırmaktan vaz geçti. 6.000 kişi de paralarını geri çekti. Bu tür kaynak yatırımlarından uzaklaşan miktar 5.600 milyar doları buldu.

Bu noktada karşı karşıya olduğumuz ciddi meselenin boyutunu belirtmek için birkaç rakam verelim.

Hangi ülkeler sera gazı salma şampiyonları? (Dünyanın tamamındaki yıllık genel toplam 36.183 milyon ton olmak üzere):
• Çin: 10.151
• ABD: 5.312
• Hindistan: 2.431
• Avrupa Birliği: 3.499
• Rusya: 1.635
• Japonya: 1.209
• İran: 656
• Suudi Arabistan: 634
• Güney Kore: 595
• Kanada: 563

Hangi faaliyetler sera gazı yaratıyor ve hangi oranda?
• Enerji üretimi ve kullanımı: %35
• Endüstriyel üretim: %18
• Ulaşım faaliyetleri: %14
• Tarımsal faaliyetler: %14
• Orman katliamı: %10
• İnşaat sektörü: %6
• Atıkların etkisi: %3

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.12.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Le Monde, 12.12.2017 (Simon Roger, Corine Lesnes, Pierre Le Hir, Stéphane Foucart, Rémy Barroux, Audrey Garric)

Reklamlar
Ekoloji Politikası, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Maçı Monsanto kazandı, ama son golü Fransa attı

Avrupa Birliği’nde menfaat oyunları sürekli devrede.  Son 6-7 aydan beri seviyesiz bir itiş kakış devam edip duruyor.  Konu “glifosat”.  40 yıl önce Monsanto firmasının artık kötü ün kazanmış tarım ilacı Round-Up’ın ana girdi maddesi.  Türkiye dahil, her yerde çok yaygın kullanılıyor.  Ama sayısız uzman bunun kanseri tetikleme olasılığının hayli yüksek olduğunu ileri sürüp, yasaklansın istiyor.

Monsanto bu kimyasaldan yıllardan beri büyük kazanç sağladığı için akıl almaz oyunlarla direniyor.  ABD’de ‘kanser yaptı’ iddiasıyla firma aleyhine açılmış 280 dava var.  Ama Monsanto el altından paralar dağıtıyor, sözde araştırmalar (!) yaptırıyor, bunun tertemiz olduğunu ispatlıyor (!).  Bin bir yolla hükumetlere yanaşıyor; tarımcıları yasaklama olursa iflas edersiniz gibisinden kışkırtıyor; bazı kritik kurumlarda adam ayarlıyor.  Perde arkasında dönen bu oyunlar basit dedikodular, köksüz suçlamalar değil.  ABD’de sürüp giden davalara kanıt olarak resmen girmiş belgelere dayalı olgular.  [İki ay önceye ait bir Ekogazete yazısında bunun ayrıntılarını okuyabilirsiniz.]

Öte yandan böcek öldürücü bir zehir olan, bu yüzden de tarım verimini arttırdığı söylenen glifosatın masamıza gelen bazı yiyeceklere bulaştığı, toprağın üstünü ve altını, yeraltı sularını kirlettiği ileri sürülüyor.

Konu yıllardan beri Avrupa Birliği’nin gündeminde.  Avrupa’da kullanımının durdurulması isteniyor.  Aslında kullanım izni önümüzdeki üç hafta içinde bitiyordu.  Bu nedenle yeniden bir lisans verilmesi ya da yasaklanması söz konusuydu.  Avrupa Komisyonu 15 yıllık lisans vermeye kalktı.  Avrupa Parlamentosu buna şiddetle karşı çıktı.  Pazarlıklar yapıldı.  Komisyon 5 yıla indi.  Bazı ülkeler 3 yılda ısrar etti.  Sonunda iki gün önce yapılan oylamada 5 yıl kararı çıktı.

Oysa iki yıl önce Dünya Sağlık Örgütü’nün kanser araştırmaları kurumu glifosatın muhtemelen kanser yaptığını belirtmişti.  Avrupa mahkemelerinde Roun-Up yüzünden kanser olduğunu ileri sürenlerin davaları yıllardan beri devam ediyordu.  Geçenlerde ise Avrupa Birliği’ne sunulan 1.300.000 imzalı bir dilekçe bu kimyasalın artık yasaklanmasını istiyordu.

Avrupa Komisyonu’nda bu işin pazarlığı yapılırken dışarıda söz konusu meselenin bu kimyasalla demokrasi arasındaki bir kavga olduğuna vurgulayan gösteriler yapılıyordu.

Oylamada Fransa, Belçika, İtalya, Avusturya, Yunanistan, Kıbrıs, Slovenya ve Hırvatistan sadece 3 yıllık lisans vermek istemiş.  Ötekilerin desteklemesiyle konu 5 yıla bağlanmış.

Ancak toplantıdan sonra Fransa çok önemli bir açıklama yaptı.  Cumhurbaşkanı Macron üç yıl sonra glifosatı Fransa’da toptan yasaklayacaklarını belirtti.

Atila Alpöge, Ekogazete, 28.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Stéphane Foucart ve Stéphane Horel, Le Monde, 29.11.2017 – Arthur Neslen, The Guardian, 27.11.2017

 

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Aman sahip olayım!” telaşı yerine paylaşmayı tercih etmek

Aşağıdaki fotoğrafa bir göz atın.  Ne görüyorsunuz?  Müzelerde, sanat eseri sergilerinde karşımıza hep çıkan türden bir tablo mu?  Malum, bu tür resmin dünya çapında ünlü ustaları var.  Onlardan biri mi yapmış bunu?  Sarılarla, yeşillerle, mavi ve morlarla nokta nokta çalışarak?  Yanıldınız!  Çünkü bunu duvara asamazsınız.  Dev bir kültür sarayının duvarı olsa bile.  Duvar boyutları yetmez.

Karşımızda futbol sahası büyüklüğünde bir olgu var.  Bu fotoğraf tam tepeden çekilmiş.  Şimdi aşağıdaki yandan çekilmiş resme bakalım.  Belki bunda bir ipucu yakalarız.  Ne dersiniz?

Bir sanatçı heykelimsi bir şey mi yapıyor?  Vinçler falan da getirmiş.  Bir “yerleştirme” projesine imza mı atıyor?  Gene yanıldınız.  Gerçek ipucu aşağıdaki resimde.

Bunlar kullanılıp atılmış bisikletler.  Burası bir bisiklet mezarlığı.  Yığındaki toplam sayıları 60-70 bini geçiyor.  Resmin ortasında, yukarıya doğru bir yerde terini siler gibi duran birini de zar zor fark edeceksiniz.  Bu adamcağız, mezarlıktaki kırık dökük bisikletlerin içinde tamir edilebilecek olanları bulup kenara almakla görevli.

“Ne oluyor?  Nedir bu?  Neredeyiz?” diyeceksiniz.  Çin’deyiz.

Bu olayın başlangıç öyküsünü eski bir Ekogazete yazısında anlatmıştık.  Çin’de oto trafiği sıkışıklığı ve hava kirliliği nedeniyle bisiklete yeniden (!) dönüş başlamıştı.  Ortaya bisiklet kiralayan 20 kadar şirket çıkmıştı.  Bunlardan bazılarının 10 milyona varan abonesi vardı.  Abonelik cep telefonuyla oluşuyordu.  150-200 TL benzeri bir ücretle abone oluyorsunuz.  Bir yerlerde bulduğunuz bisiklete telefona tıklayarak biniyorsunuz ve gittiğiniz yerde gelişi güzel bırakıyorsunuz.  İstediğiniz yerde.  Kullanma süresine bağlı bir ücret ödüyorsunuz.

Batıdaki alışılmış uygulamalar çok farklı.  Bunlarda sokaklardaki belli istasyonlara gidip elektronik bağlantı kurma zorundasınız.  Daha sonra da bisikleti belli bir istasyona bırakırken gene elektronik bağlantı kuruyorsunuz.  Şirket – müşteri arasında ciddi bir ilişki var.

Çin’deki uygulama daha farklı.  Bunda sabit istasyon yok.  Şirketlerin farklı renkte bisikletleri, ya da mobiletleri var.  Abonesi olduğunuz şirketin bisikleti bir yerde karşınıza çıkıyor.  Siz de cep telefonunuzla bunun üzerinde yazılı kodun resmini ana merkeze yolluyorsunuz.  Aracın kilidi açılıyor; siz de hop! atlayıp yola koyuluyorsunuz.

Yani bisiklet neredeyse sokağa düşmüş durumda; “kullan bırak” sistemi söz konusu.  Nereye istersen oraya gelişi güzel bırak!  Zaten hizmete sunulan bisikletler de ucuz tarafından basit şeyler.  Bu yaklaşımın sonucu ise kentin orasına burasına atılmış yüzlerce bisiklet var.  Kimi kırık dökük.  Bazı yerlerde kaldırımda yürümek hayli zor duruma gelmiş.  En sonunda da işe yaramayacak hale gelmiş olanlar bir yerlere taşınıyor ve oluşturulmuş bisiklet mezarlıklarına yığılıyor.  Yaşlılar gençlerde “Bana ne!”ciliği pompalayan bu uygulamayı kızgınlıkla karşılıyorlar ve “Kentimizin güzelliğinin canına okundu!” diyorlar.

Aslında ufak tefek bir olay değil bu.  Hele Çin’in sınırları içine artık hiç de kapalı değil.  Son bir yıl içinde Çin firmaları başka ülkelere sıçradılar, yan şirketler kurdular.  Ana firmalardan birinin (adı Ofo) 180 kentte uzantısı var; 10 milyon aracı hizmete sunmuş durumda.  Bunlar günde 25 milyon kez kullanılıyor.  Kullanım ücreti yarım saat başına 2,00 TL düzeyinde.

Paris’te bir yıldan beri çalışıyor bu şirketler.  Yakında Lille, Nice gibi yerlere de sıçrayacaklar.  Amsterdam’a, Münih’e çoktan girmişler bile.  Londra hedefte.  Amerika’yı, İtalya’yı ve Belçika’yı da vuracaklar yakında.

Radikal bir tavır değişikliği söz konusu.  Yıllar boyu hep “Sahip olmak…  Satın almak…” telaşı güttü insanlığı.  Şimdi ise “Sahip olmanın anlamı yok.  Kaynakları, araçları paylaşalım gitsin!” düşüncesi geliyor gündeme.  Yani “senin-benim bisikletim” yerine, “herkese açık ortak mal” bisikletlerle idare etmek.  Paylaşımcı ekonomi.  Değişik bir yaşam tarzı.  Hem de daha basit.

Ancak Paris’teki şirketlerin bir yakınması var: “İstediğin yere bırak diyoruz.  Ama bazı kullanıcılar bunları kendi bahçelerine alıp orada bırakıyorlar.  Eski alışkanlıkları içinde.  O zaman da başkaları kullanamıyor.”

Kent yönetimleri de kaldırımlarda bırakılmış bisikletler için ne yapmak gerektiği meselesinin sıkıntısı içinde.  Başka bir deyişle, şu anda anarşik görünen çılgın bir değişimi yaşamaya başlıyoruz.  Bu çerçeve içinde Çin’deki büyük şirketlerden biri iflas bayrağını çekiverdi.

Atila Alpöge, Ekogazete, 27.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Benjamin Haas, The Guardian, 25.11.2017 – Benjamin Haas, The Guardian, 17.11.2017 – Philippe Jacqué, Le Monde, 19.10.2017 – Nick Van Mead, The Guardian, 22.3.2017 – Tom Philips, The Guardian, 28.12.2018

Ulaşım içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Direksiyonda artık eskisi gibi Amerika, Avrupa yok. Çin var!

50, 60 yıl önce Amerikan arabalarına hayrandık; hele filmlerde gördükçe içimiz giderdi.  Sonra Alman, Fransız, Japon, Güney Kore markaları geldi gündeme.  Bizde bile Anadol çıktı ortaya.  Zamanla Batı’nın oto firmaları kolları sıvayıp her yere el attılar, sayısız ülkenin ekonomisinde başrole çıktılar.  Ama öyle anlaşılıyor ki, bu filmin sonuna geldik.  Şimdilerde otomotiv endüstrisine Çin biçim veriyor.

Yanılma olmasın.  Çin’in derdi emperyalist bir saldırı niyetiyle başkalarının cici mamasına el koymak değil.  Tersine, yalnızca kendi iç meselelerinin zorlamasıyla bazı tercihler yapıyor ve politikalar oluşturuyor.  Bunlar da otomotiv sektöründe yepyeni rüzgârlar estiriyor.  Gelişmelerin nereden, niye çıktığına ışık tutan verilere bir göz atalım:

  • Bugünlerde dünya çapındaki yıllık motorlu araç üretimi 90 milyon dolaylarında. Bunun %33’ü Çin damgasını taşıyor.  Yani sektörün oradaki ağırlığı şu anda bile hayli fazla.
  • Batı’da ve dünyanın çoğu yerinde bu sektör neredeyse durulmuş, yavaşlamış, hatta tıkanmış durumda. Çin’de ise giderek büyüyor.
  • Bunu fark etmiş olan yabancı oto firmalarının hemen hepsi Çin’e sıçramışlar ve orada üretim yapmaktalar. Yani %33’lik pay daha da artacak gibi duruyor.
  • Çin 10-15 yıl gibi kısa bir zaman içinde bisikletten otomobile geçti. Kentlerde aşırı bir trafik yoğunluğu var.  Ve bir de bunun getirdiği tahammül edilmez hava kirlenmesi.
  • Hava kirliliği korkunç boyutlara varmış durumda. Zaman zaman nefes alınamaz günler oluyor.  Öyle ki, bazen okullar ve işyerleri tatil ediliyor.  Halkta büyük infial var.
  • Gerçi bu durumda kömür kullanımının da aşırı payı söz konusu. Ama Çin kömür konusunda önlemler almaya başlamış durumda. 10-15 yıl içinde kömürü devre dışı bırakacakları düşünülüyor.
  • Otomobillerin yarattığı kirliliğe gelecek olursak, bunun nedeni fosil yakıt kullanımı.

Bu çerçeve içinde Çin fosil yakıt imparatorluğuna son vermek istiyor.  Dolayısıyla tek çare elektrikli ulaşım.  Giderek fosil yakıta son.  Nitekim, hükumet iki ay önce (yabancılar dahil) bütün otomobil firmalarını uyarmış, “Burada otomobil üretimine devam etmek istiyorsanız, büyük payı elektrikli araçlara vereceksiniz.  Yoksa çalışmanıza izin vermeyeceğiz.” diyerek.  Gözlemciler Çin’in 15-20 yıl içinde benzinli ve dizelli araç üretimini yasaklayacağını tahmin ediyor.

Bir de Çin’deki ve diğer ülkelerin toplamındaki elektrikli araç üretimi sayılarına bakalım.

  • 2013’te Çin: 96.000 — diğer ülkeler: 11. 000
  • 2014’te Çin: 145.000 — diğer ülkeler: 32. 000
  • 2015’te Çin: 184.000 — diğer ülkeler: 102. 000
  • 2016’te Çin: 207.000 — diğer ülkeler: 237. 000
  • 2017’te Çin: 295.000 — diğer ülkeler: 287. 000
  • 2018’te (tahmin) Çin: 407.000 — diğer ülkeler: 570. 000
  • 2019’te (tahmin) Çin: 814.000 — diğer ülkeler: 602. 000

Bu arada Çin dünyanın her yerindeki (bu arada ABD’deki) en seçkin elektrik mühendislerini ülkede çalışmaya davet ediyor ve iş veriyor.  Daha da önemlisi bu tür araçlara gereken her türlü yedek parçayı tasarlasınlar, geliştirip yapsınlar diye (küçük de olsalar) yabancı firmalara kapı açıyor.  Öyle ki, bu tür parçalar daha şimdiden başka ülkelere satılmaya başlanmış.

Çin’in dışında faaliyet gösteren firmalar bile, gelişmenin çizgisini kavramış oldukları için elektrikli teknolojiye büyük ağırlık vermiş durumdalar.

İşte gözlemciler, bu oluşumların ışığında “Gelecekte otomotivin patronu Çin olacak” diyorlar.

Bu noktada ters olduğu kadar, gülünç de olan bir yaklaşıma vurgu yapalım.  Bugünlerde ABD’de Başkan Trump yönetimi ve destekçileri bir önceki yönetim döneminde elektrikli araç üretimine ve satışına sağlanmış olan destekleri toptan kaldırmaktan söz ediyorlar.  Fosil kaynaklı teknolojiyi ve menfaatleri teşvik etmek niyetiyle.  Bunlar ve diğer ülkelerdeki benzerleri insanlığın gidişini kavrayamamış olma yüzünden daha sonra yaşayacakları tepe taklak duruma “Biz buraya nasıl geldik?” diye şaşırıp kalacaklar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 25.11.2017 / Yararlanılan kaynak: Keith Bradsher, The New York Times, 16.11.2017 – Keith Bradsher, The New York Times, 9.10.2017

Ekoloji Politikası, Teknoloji, Ulaşım, Yenilenir enerji, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Göz göre göre felakete mi koşuyoruz? Karamsar mı olmalı?

Geçenlerde Almanya’da, Bonn’da iklim değişimi toplantısı yapıldı.  Ülkelerden 20.000 yönetici ve uzmanın gelip katıldığı, günlerce süren bir olay.  Amaç 2015’te Paris’te oybirliğiyle oluşturulan uluslararası antlaşmayı somuta, işlerliğine dönüştürmekti.  Sonuç?  İzleyenler yüzlerini buruşturuyorlar.  Her zamanki gibi parlak nutuklar…  Ama seviyesiz pazarlık oyunları…  Örneğin Türkiye’nin yaptığı gibi toplantıyı terk etmeler…  Ve ortada çok fazla bir şey yok.

Ne yani?  Yeryüzünde var olmaya çabalayan milyarlarca insanı temsil ettiğini söyleyen yönetimler olup biteni umursamadan birtakım oyunlar mı oynuyorlar?  Bazı küçük, kısa vadeli menfaatleri koruma maksadıyla altına imza attıkları uluslararası antlaşmayı bir kenara mı itiyorlar?  Uzun vadede insanlığı tehlikeye atmayı göze mi alıyorlar?

Ve bizler kaderine razı olmuş boynu büküklük içinde kapkaranlık bir geleceğe doğru, çaresiz ve kuzu kuzu, yol mu alıyoruz?  Tarifsiz bir umutsuzluk girdabında mıyız?

Yanlış.  Tersine, güçlü ve durmadan güçlenen bir umut var.  Hükümetleri, yönetimleri ve Başkan Trump gibilerini dışlayan bir gelişme.  Toplumsal yapıların tepesindeki münasebetsizliklere karşın aşağılarda ufak tefek, ama kenetlenerek çoğalan somut işler var.  Orada burada kişiler, gruplar, kentler ve kasabalar kolları sıvıyorlar.  Örnekler çok.

Trump’ın inkârı.  ABD başkanı Trump Paris antlaşmasını kabul etmediğini, bundan çıkacağını söylüyor.  Anlamı yok.  Çünkü bu girişimi, kurallara göre, ancak 2020’de gerçekleştirebilecek.  O zaman da seçimler var ve Trump’ın yeniden seçilme şansının olmadığı biliniyor.  Demek ki, ABD her şeye karşın antlaşmada kalacak.

Trump’a inat.  Başkan çıkar ilişkileri içinde olduğu fosil yakıt firmalarını desteklemekle meşgul.  Ancak ülkesindeki bazı kentler ve eyaletler (örneğin Kaliforniya) bildiklerini okuyorlar ve antlaşmayı olduğu gibi uyguluyorlar.

Temiz enerji.  Güneşiyle, rüzgârıyla, deniz dalgalarıyla temiz enerji girişimleri durmadan gelişiyor ve maliyetleri hızla düşüyor.  Bu gidişle 10-15 yıl içinde fosil yakıtlı enerji tükenmez/temiz enerjiye göre çok pahalı olacak ve çıkmaza girip ekonomik olarak terk edilecek.  Şu anda ABD’de temiz enerji sektöründe 250.000 kişi çalışıyor; kömür enerjisi ise ancak 50.000 kişiye iş verebiliyor.  Gelecek hakkında daha fazlasını söylemeye gerek var mı?

Kömüre son.  Bonn toplantısı tatmin edici olmadı belki ama, toplantının tamamen dışında bir gelişme yaşandı.  Hatta belki de toplantının taşımakta olduğu yetersizliğe tepki olarak.  Bazı ülkeler ve eyaletler “Kömürden Sonrası İçin Enerji Birliği” kurdular.  Aralarında bilgi ve teknoloji alışverişi yapacaklar, ortak projeler finanse edecekler.  Birlikte 27 ülke ve eyalet var şu anda.  Üyeler şunlar: Alberta – Angola – Avusturya – Belçika – Britanya Kolumbiyası – Danimarka – El Salvador – Fiji – Finlandiya – Fransa – Hollanda – İngiltere – İsviçre – İtalya – Kanada – Kosta Rika – Lüksemburg – Marshall Adaları – Meksika – Niue – Ontario – Oregon – Portekiz – Québec – Vancouver – Washington – Yeni Zelanda

Kömür şu anda dünya elektriğinin %40’ına kaynak oluyor.  Ama yarattığı hava kirliliği her yıl 800.000 kişiyi ölüme sürüklüyor.  Oysa daha temiz enerjiye geçmenin mümkün olduğu biliniyor.  Örneğin İngiltere’de enerji üretiminde kömür kullanımı son beş yıl içinde %40’tan %2’ye düştü.

Birlikteki üye sayısının zamanla artması bekleniyor.  Örneğin Çin’in, Hindistan’ın ve Almanya’nın da katılması muhtemel.

Yaratıcı düşünce devrede.  Özellikle gençler “Ah, iklim değişimi!  Ah, hava kirliliği!  Ah, ağaçları kesiyorlar!” gibisinden oturdukları yerde üzülüp, dövünüp, ağlaşarak şikâyet etmekle yetinmiyorlar.  Kolları sıvayıp girişimler oluşturuyorlar ve yepyeni çözümleri önerip devreye sokuyorlar.  Birkaç örnek verelim.

Big Belly.  (Türkçesiyle “koca göbekli”) Bu bir çöp kutusu.

Üstündeki güneş panelinin yardımıyla atılan çöpleri otomatik olarak sıkıştırıyor.  Bu sayede normal çöp kutularına göre 6 kat daha fazla stoklama yapıyor.  Plastik, cam, organik gibi ayrıştırma işlevi de var.  Bir de doluluk oranını elektronik yolla sürekli olarak bir merkeze gönderiyor.  Bu olanak da kentin temizlik biriminin orada burada gelişi güzel çöp kamyonu dolaştırmasına son veriyor; kamyon belli bir noktaya kutu dolmaya yüz tuttuğu zaman gidiyor.  Bu özellik %80 oranında tasarruf yaratıyor.  Şirketin adı Connect Sytee.

Cliiink.  Başka bir şirketin (Terradona) çöp uygulaması.  Bunun amacı halkı ayrıştırmaya teşvik etmek.  Şimdilik cam toplamakta yararlanılıyor.  İşi biten cam maddenizi buna atıyorsunuz.  Kendi kodunuzu girerek.  Sistem bilginizi depolayıp size puan veriyor.  Belli bir puana eriştiğiniz zaman da, bölgenizdeki anlaşmalı esnaf ve ticari kuruluşlara gidiyorsunuz.  Ve size bedava akşam yemeği, ev eşyası, masaj gibi farklı hediyeler veriliyor.

Ecosmart.  Çok basit ve çok ucuz bir alet.  Sanki bir fiş.  Yuvasına yerleştirdiğiniz zaman çalışmaya başlıyor.  Evin, atölyenin içindeki ya da dışarıdaki hava kalitesini ölçüyor; toz, gaz gibi kirli maddelerin sürekli analizini sağlıyor.  Parçacık yoğunluğu, ozon, nitrojen dioksit, sıcaklık, basınç ve nem gibi temel parametreleri ölçüyor.  Ve bunları sürekli olarak bir web platformuna aktarıyor.  Böylece gerçek zamanlı ölçümler elde ediliyor.  Firmanın adı Ecomesure.

Kısacası, buradaki birkaç örneğin sergilediği gibi dünyanın değişik köşelerinde yepyeni rüzgârlar esiyor.  Firmalar, kentler ve kasabalar, kişiler (özellikle gençler) insanlığın kaderine sahip çıkıyorlar.  Menfaat şebekelerinin hainliğini umursamadan.  Demek ki, karamsar olmanın gereği yok.

Atila Alpöge – Devrim Alpöge, Ekogazete, 22.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: ABC, 17.11.2017 – Damian Carrington, The Guardian, 16.11.1217 – Damian Carrington, The Guardian, 5.11.2017

Atıklar, Ekoloji Politikası, Enerji, Kentler, Teknoloji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

15.364 bilgin haykırıyor: “Önlem almada geç kalınıyor!”

Ortak bir bildiriye imza basmışlar.  Biyologlar…  Fizikçiler…  Astronomlar…  Kimyagerler…  Zoologlar…  Beslenme uzmanları…  Doktorlar…  Denizlerle uğraşanlar…  Her türlüsü.  Ve 184 ülkeden sesleniyorlar.  Haykırarak uyarıyorlar: “Dünya mahvediliyor, yeryüzü elden gidiyor, doğa insanlığa hizmet edemeyecek bir konuma itiliyor, yaşamın dokusu yok ediliyor.  Bunun sonu sefalettir.  Bambaşka bir yaşayış biçimine, farklı bir düzene mutlaka ve hızla gerek vardır artık.

1.400 sözcüklük bu bildiri, aslında bu çığlık, bugün (13 Kasım 2017) BioScience dergisinde yayımlanmış.  Le Monde gazetesi de olayı manşetten vermiş ve içeride buna 4 sayfa ayırmış.

Böylesi bir haykırış ilk kez 1992’de duyulmuş.  700 bilgin katılmış bu çıkışa.  İnsanlığın da, doğanın da bir çöküntüye doğru adım adım sürüklendiğini belirtmişler.  Bugün, 25 yıl sonra, olup bitene bakınca fazla bir yol değişikliği olmadığı fark ediliyor.  “İçine sürüklendiğimiz karanlık tünelin ucu, çıkışı görülmüyor.” diyor bilim dünyası.

İlk çığlıkla şimdiki arasındaki 25 yılda, 1,2 milyar kilometre kare orman arazisi çıplak araziye dönüşmüş.  Kuşların, memeli hayvanların, balıkların, sürüngenlerin üçte biri yok olmuş.  Küresel ısı durmadan yükselmiş.  Endüstrinin döküp ırmakların taşıdığı kimyasallar ve pislikler denizlerdeki ölü alanları %75 arttırmış.  İçilebilecek temiz su 1960’tan bugüne (kişi başına olmak üzere) %50 azalmış.  Uçan böceklerin son 30 yıl içinde %80 azaldığı biliniyor.

Öte yandan iklim değişimiyle nüfus patlaması arasında karmaşık bir ilişki var.  Son 25 yıl içinde dünya nüfusu %35 arttı.  Bu gidişle yüzyılın sonunda 11 milyara varacağımız hesaplanıyor.  Oysa 1900’lerin başında yalnızca 1 milyardık.

Bazı bölgelerde kadınların doğurganlığı azalırken, bazı yerlerde artıyor.  Öte yandan tıptaki gelişmeler sayesinde yaşam süresi de uzuyor.  Buna küresel ısınmanın tarımda yaratmakta olduğu kuralık, susuzluk ve benzeri baskıları da eklemek gerekiyor.  Sonuçta kendini besleyemeyecek duruma giren ülkelerde kırımlar, hudutsuz kargaşalar, bitmek bilmeyen savaşlar başlayacak.  Ve durmak bilmeyen dev göç hareketleri görülecek.  Dünyayı bir cehenneme çevirerek.

Sonuçta doğum oranlarını üçte bire indirme politikaları mı belirecek?  Yaşam süresi kısalsın, ölüm oranları hızla artsın mı denecek?

Bilim insanları tüketim düzenimizi ve yaşam alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız, diyorlar.  Örneğin, fosil yakıt kullanımını radikal biçimde azaltmak var gündemde.  Öte yandan hayvansal gıdayı kısıp bitkisel beslenmeye yönelmek söz konusu.

Bu durumda bilim insanlarıyla kamuda ağırlığı olan kişilerin, ama onlar kadar mutlaka halkın da, örgütlenerek bu gidişi ciddiye almayan politik yapıların ve hükümetlerin üstünde bilinçli baskı oluşturmaları gerekiyor.  Bu, dünyanın geleceğine ve yarının kuşaklarına karşı ahlaki bir zorunluluk aslında.

Bildiri şu sözlerle bitiyor; “Dünya bizim tek barınağımız, biricik yuvamız.”

Akla takılan bir soru var.  25 yıl önceki bildirinin hazırlığı sırasında bu girişimi duyan (ve tehlikeyi fark eden) bazı sanayi kolları derhal harekete geçmişler.  Ana bildiri yayımlanmadan ipsiz sapsız bir duyuruyu içlerinde bilginlerin de olduğu birkaç yüz kişiye imzalatmışlar.  Sonra da basın aracılığıyla kamuoyunda gürültü koparmışlar.  Bu girişim “Heidelberg Çağrısı” diye biliniyor.  Bundaki temel söylem şöyle: “Kendilerine çevreci diyen birtakım akıl dışı ideoloji mensupları endüstriye ve bilime karşı çıkıp gürültü koparıyorlar.  Oysa bilimle endüstri el ele bütün sorunlara çözüm bulma yeteneğine sahiptirler.”  25 yıl önce bu karşı kampanya bayağı etkili olmuş.

Bakalım şimdi (Trumpların, petrolcülerin, kömürcülerin ve menfaat şebekelerinin cirit attığı günümüzde) 15.000 bilim insanının imzasını taşıyan bu bildiriye de saldırı olacak mı?

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: 14.11.2017 tarihli Le Monde’daki yazılarıyla Stéphane Foucart, Martine Valo, Simon Roger, Isabelle Piquer, Rémi Barroux.

Doğal kaynaklar, Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

“İklim değişimi insan yapısı değil!” diye haykırıyorlar ama…

Adam koca ABD’nin başkanı.  Göreve getirdiği bakanlar da koca koca adamlar.  Güçlü ülkeyi ele geçirmişler, koro halinde bağırıyorlar: “İklim değişimi lafü güzaf.  Bu, doğada kendiliğinden olan bir şey.  Tanrı buyruğu.  Asla insan yapısı değil.  Çevrecilerin seviyesiz yalanı bunlar.  Biz sera gazı salmayı durdurmayacağız.”  Tamam da, bunların emrindeki uzmanların hazırladığı bir rapor bunun tam tersini söylüyor.

Sözü geçen resmi rapor iki gün önce kamuoyuna sunulmuş.  Akla gelebilecek her konuyu, her gelişmeyi araştırmış, incelemiş, didik didik etmiş olan bu rapor küresel ısınma artıyor diyor; bunun %90’ının insan yapısı olduğunu sayısız veriyle, rakamlarla, bulgularla kanıtlıyor.  Ve gidişin hiç de iyi olmadığını açıkça vurguluyor.

Raporun içeriğine ve sunduğu çarpıcı verilere eğilmeden önce olayın arka planına bakalım.

Dünyanın içinde olduğu yaşamsal boyutlu iklim sıkıntısını yakından takip edip meseleyi anlamanın bir zorunluk olduğunu düşünen ABD Kongresi 1990’da bağlayıcı bir karar almış ve federal hükümetin önde gelen organlarına 4 yılda bir kamuoyuna sunulacak ortak bir çalışma üretme görevi vermiş.  Yani ortada yasal bir zorunluk var.  Bu çalışmaya 13 devlet kurumu katılmakla görevli.  Araştırma ve analizlerin sonunda, üzerinde anlaştıkları raporu kamuoyuna sunuyorlar.  Organlar ve kurumlar şunlar: Sağlık, Ticaret, Savunma, Tarım, Dışişleri, İçişleri, Enerji, Çevre, Ulaştırma Bakanlıkları ile Ulusal Bilim Vakfı, Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi, Uluslararası Geliştirme Ajansı ve Smithsonian Enstitüsü.

Rapor şu adı taşıyor: “Climate Science Special Report”.  İnternetten ulaşmak mümkün.  Bu hacimli ve ayrıntılı bilimsel belgenin bazı bulgularını şöyle özetleyebiliriz.  (Ancak bunun bir “özetin özeti” olduğunu vurgulayalım.)

  • Küresel ısınma devam ediyor.
  • Isı artışı 1901’den 2016’ya kadar 1°C oldu.
  • Önlem alınmazsa içinde olduğumuz yüzyılın sonunda bu değer 5°C’yi bulabilir.
  • Denizler son yüzyıl içinde 18-20 santim kadar yükseldi.
  • Yüzyılın sonuna kadar buna en az 20 santim daha eklenmesi bekleniyor.
  • Son yıllarda aşırı kuraklıklar, büyük yangınlar, dev fırtınalar, azgın yağmurlar, sıcak hava dalgaları sıklıkla görülmeye başlandı.
  • Bu durumun önümüzdeki yıllarda artarak yaşanması bekleniyor.
  • Bu doğal olayların ABD’ye son 35 yıl içindeki maliyeti 1,1 trilyon dolar kadar.
  • Soğuk hava dalgaları çok azaldı.
  • Kar yağışı ve birikmeleri azaldı. Buzlar erken erimeye başladı.  Bu durum su kaynaklarını olumsuz yönde etkiliyor.
  • Denizlerdeki ısınma devam ediyor ve edecek.
  • Kuzey kutbunun ısınması dünya ortalamasının çok üstünde.
  • Son 35 yıl içinde kutuptaki buzulların %12-%14 kadarı eridi, yok oldu.

İyi güzel de, akla takılan bir soru var.  Beyaz Saray ve oradaki yeni takım küresel ısınma iddiasını şarlatanlıkla suçluyor, olup bitenin insan yapısı olmadığını ileri sürüyor, hatta uluslararası antlaşmalardan çekilmeye kalkıyor.  Öte yandan tepedeki bu kadroya bağlı bütün kurumlar bunun tam tersini söylüyor.  Ortada bir gariplik var.  Bir çelişki.

Bunun açıklaması şöyle.  Rapor çalışmaları şimdiki idareden çok önce, 3 yıl önce başlamış.  Ayrıca, ortaya çıkacak rapor Beyaz Saray’da müdahaleye uğrayabilir, kesinti yapılabilir, yasaklanabilir endişesi taşıyan dokuz senatör Başkanlığa resmen uyarı yazısı göndermiş.  Bir de, hem Trump’ın, hem de Beyaz Saray kadrolarının bambaşka belalarla boğuştuklarına işaret ediliyor.  “Kafaları başka yerde olduğu için rapora zaman ayırma fırsatı bulamamışlardır.” deniyor.

Bununla birlikte olayı gazetelerden öğrenen azılı bir iklim değişimi düşmanı bu gelişmeye çok sinirlenmiş.  “Nasıl olur?” diyor.  “Bizimkiler idareye sahip çıkmamışlar!  Memurlar bildiklerini okumuşlar.  Buna nasıl izin verilir?” Bakalım, önümüzdeki haftalarda ve aylarda bu çalışmaya emek vermiş olan uzmanlar işlerini kaybedecekler mi?

Atila Alpöge, Ekogazete, 4.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Corine Lesnes, Le Monde, 5.11.2017 – Lisa Friedman ve Glenn Thrush, The New York Times, 3.11.2017 – Associated Press, The Guardian, 3.11.2017

 

Genel Konular, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum