Ekoloji endişesi eğitim sistemini biçimlendiriyor

Eğitim sistemi ne veriyor gençlere?  “Boş şişe” doldurur gibi beyinlere bilgi mi tıkıyor?  Geleceğe hazırlıyor mu?  Örneğin, dünyanın hızla ekolojik sorunlara yuvarlanışını veriyor mu?  Uluslararası bir girişim bu eksikliğe el attı; okullarda ekoloji eğitimi verilmesini zorluyor.  Bunun adı PISA.  Ülkelerin eğitim düzeyini sistemli olarak ölçen ünlü bir program.  Bunun sunduğu sıralamalarda ülkemiz hep gerilerde kalıyor.

Önce PISA’yı tanıyalım.  Daha sonra bu programın ekoloji konusuna nasıl el attığı üzerinde duralım.

Nedir PISA?  Bunun açılımı şöyle: “Programme International of Student Assessment” (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı).  Bunu geliştirip uygulayan kuruluş, OECD.  İlk uygulaması 2000 yılında yapıldı.  Daha sonra her üç yılda bir tekrarlandı.  Sayısız ülkede devreye giriyor.  15 yaşındaki yüz binlerce gencin bilgi düzeyini ölçüp, ülkelerin başarısını listeliyor.

Şimdiye kadar 6 kez uygulandı.  Bunlarda “bilim bilgisi”, “matematik yeteneği”, “okuduğunu anlama” ölçüldü.  72 ülkede, 540.000 öğrencinin katılımıyla gerçekleşen 2015 uygulamasının sonuçlarına bir göz atalım.  İlk 5’te yer alan ülkelerin başarı puanlarına bakarak ve Türkiye’nin sıralamada en gerilerde kalan yerine işaret ederek.

Bilim:

1-Singapur (564) / 2-Hong Kong (548) / 3-Macao (514) / 4-Tayvan (542) / 5-Japonya (532) ve 50-Türkiye (420)

Matematik:

1-Singapur (556) / 2-Japonya (538) / 3-Estonya (534) / 4-Tayvan (532) / 5-Finlandiya (531) ve 54-Türkiye (425)

Okuma:

1-Singapur (535) / 2-Hong Kong (527) / 3-Kanada (527) / 4-Finlandiya (526) / 5-İrlanda (521) ve 50-Türkiye (428)

Genel sıralama listesinin tamamını şu adreste bulabilirsiniz.  Uzunca yazının en sonlarında.

Bizde son değerlendirmeye 5.295 öğrenci katılmış.  Bunların dağılımı şöyle: %38 Anadolu Liselerinden, %36 Meslek ve Teknik Liselerinden, %14 İmam Hatip Okullarından, %2 de Fen Liselerinden.

PISA önceleri büyük tepki yarattı.  Bazı ülke görevlileri (örneğin Türkiye) sonuçların tutarsız olduğunu, değerlendirmenin yanlış olduğunu iddia etti.  Ama bu tavır zamanla değişti.  PISA artık önemseniyor; özellikle eğitim uzmanları sonuçları büyük merakla bekliyor.  Basın organları verileri mutlaka konu yapıyor.  Değerlendirme raporlarının ayrıntıları didik didik ediliyor.  Daha da önemlisi, bu girişim ülkelerde eğitim sistemini iyileştirme çabalarını tetikliyor.

PISA’yı sürekli olarak iyileştirmeye özen gösteren OECD 2018’de önemli yenilikler getirecek.  Yalnızca bilim, matematik ve okuma konularıyla ilgilenmenin yetersiz olduğu düşünerek.  Çünkü mevcut eğitim sistemi genelde eski bir dünyanın gereksinimlerini yansıtıyor.  Oysa dünya artık bambaşka bir düzene doğru ilerliyor.  Bu nedenle gençleri yeni çağa hazırlamak gerekiyor.

PISA’nın yeni yaklaşımının temelinde şu düşünceler var.  Hızlı bir küreselleşme yaşıyoruz.  Bu, bir yandan yepyeni olanaklar, yaşam biçimleri, refah getiriyor.  Ama öte yandan da, keskinleşen eşitsizlikler, gelir dağılımı bozuklukları, iş güvensizliği.  Böylesi iki kutuplu zıt gelişme toplumları aşırı biçimde zorlayan çalkantılara, savaşlara, büyük göç hareketlerine neden oluyor.  Ayrıca büyük fırsatlar yaratan bu ortam kişisel bencillikleri pompalıyor ve “öteki”nden kopmayı, “öteki”ne tavır almayı şiddetlendiriyor.  Çatışma ve başkalarını ezme kültürünü besleyerek.

Kişilerin dünyası iyice küçülüyor.  Başka kişilerden, ortamlardan, kültürlerden, değerlerden daha da koparak.  Dünyanın bütünlüğünü kavramaktan uzak kalarak.  Ailelerin, evlerin, mahallelerin dar çerçevesinin içine iyice kapanarak.

Eğitimciler belli bir zamandan beri bu içe kapanışı endişeyle izliyorlar.  Bu gidişe karşı gençlere yepyeni açılımlar getirmenin, onları diğer kişilere, kültürlere, değerlere açmanın, onlara dünya boyutunda düşünme yeteneğini kazandırmanın yollarını aramakla meşguller.  Bu endişeden hareket eden PISA değerlendirme sistemine yeni öğeler eklemekle meşgul.  Bunlardan biri de ekoloji.

Geleceği yaşayacak kişilerin daha genç yaşta, eğitim sırasında çevre konularına açılması, bilinçlenmesi ve bu olguyu dünya boyutunda görebilmesi gerekir, deniyor.  PISA 2018 devreye alacağı çevreyle ilgili soruları hazırlamakla meşgul.  Bunlarda ele alınacak temaların şunlar olduğu anlaşılıyor.

  • İklim değişimi ve küresel ısınma
  • İklim değişimi ve büyük çaplı göç hareketleri
  • İklim değişimi ve karbondioksit salımı
  • Hava kirliliği
  • Bazı yaratıkların (hayvan ve bitki) çevresel değişimden etkilenmesi
  • Tarım alanı açmak için ormanlarda ağaç kesme eylemi
  • Ekonomik kalkınmanın çevresel etkileri
  • İklim değişiminden bazı ülkelerin daha fazla etkileniyor olması
  • Kişisel yaşamda (odadan çıkarken elektriği ya da klimayı söndürmek gibi) çevre koruma hedefli önlemleri almak
  • Çevresel ve toplumsal bildirileri imzalamak
  • Çevre koruma çalışma ve çabalarına katılmak
  • Çevresel, etik ve politik nedenlerden bazı ürünleri ve firmaları boykot etmek

Bakalım bu girişim ülkelerin eğitim sistemini ne ölçüde etkileyecek?  Birtakım değişiklikler ne kadar zamanda gerçekleşecek?  Özellikle Türkiye’de?

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.5.2017 / Yararlanılan kaynaklar: BBC’nin 2015 hakkındaki haberiBBC’nin Türkiye 2015 hakkındaki haberiOECD 2015 özet raporuOECD 2015 Türkiye özetiOECD 2018 hazırlık raporu

Ekoloji Politikası, Genel Konular, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sanatçı “Yeter artık” demesini bilmeli

Ernest Zacharevic, Litvanyalı bir sanatçı.  Ama daha çok Malezya’da yaşıyor.  Değişik ülkelere sık sık gidip geliyor.  30 yaşlarında.  Özelliği sokak ressamı olması.  Yani kapalı mekânların dışında, açık yerlerde duvar resimleri yapıyor.  Günün birinde çevresinde olup biteni görünce isyan etmiş, “Yeter artık!” demiş.  “Sanatçı dediğin, bu tür rezaletleri görmezden gelemez.”  Bildiği, tanıdığı ressam arkadaşlarını örgütlemeye başlamış.

Önce olayın kendiyle başlayalım.  Bir tarım yöntemi var: “Kes-Yak.”  İnsanların çok eski çağlardan beri uygulamış olduğu bir usul: Ağaçlık alanlara, büyük ormanlara dalarsın.  Elinde baltayla, testereyle.  Gözüne kestirdiğin ağaçları haşır huşur kesersin.  Sonra da bunları bir güzel yakarsın.  Yerdeki ağaçları, dalları, yaprakları yok etmek için.  Böylece tarım yapacağın geniş bir alanı kendine açmış olursun.

Bu yöntemi kullananlar hep inanmışlar ki, yanmış ağaçlardan arta kalan yerdeki küller toprağı besler.  Hiç de böyle olmuyor tabii.  Toprak birkaç yıl içinde gücünü yitiriyor.  O zaman da “Kes-Yak”çı kişi bir ötedeki ağaçlara saldırıyor.  Git gide yayılan, büyüyen ağaç kesimi ve katliamı…  Bu yöntem hâlâ, bugün bile, devam ediyor.  Dünyanın çok değişik yerinde.

Örnek Endonezya.  Canım ormanlar büyük bir hızla katlediliyor.  Açılan yerlere palmiye ağacı dikmek için.  Daha sonra bu ağacın meyvesinden palmiye yağı elde ediliyor.  Aslında makine yağı ve dizel üretiminde kullanılıyor; ama çok ucuz bir yağ olduğu için son derecede popüler.  Afiyetle yediğimiz çok şeyin içine yağ olarak giriveriyor.  Örneğin, bizde zaman zaman Nutella ile Ülker’in adı geçiyor.  Öte yandan margarinlerde, ya da rujlarda, pizzalarda, şampuanlarda, dondurmalarda çıkabiliyor karşımıza.

Endonezya ürettiği tonlarca yağı her tarafa satıyor.  Ekonomisinde çok önemli bir rolü var palmiye yağının.  Ne var ki, bunun yiyecek maddelerinde kullanılmasını yasaklama girişimleri de söz konusu.  Endonezya’da sayısız kuruluş orman düşmanı bu ekolojik tahribata direnip duruyor.

Gelelim Ernest Zacharevic’in isyanına.  2015’te, ortalığı aşırı ölçüde kurutmuş olan El Niño’nun etkisiyle Endonezya’daki kes-yak işinin “yakma” kısmında dipdiri ağaçlar da tutuşmuş birden.  Beklenmedik biçimde.  Orman gözün alabildiğince alev alev olmuş.  50-60 kilometrekare bir alan.  Kirlinin kirlisi bir duman yorganı geniş alanları sarıp kaplamış günlerce.  Hava kirliliği de yaratarak.  Üst sınır diye kabul edilen miktarın 6-7 katı kirliliğe neden olarak.  Daha da ötesi kirli duman yorganı Endonezya’nın sınırlarını aşıp Malezya’ya ve Singapur’a bile uzanmış.  Zacharevic’in çalışma ortamını da sarıp sarmalayarak.

Bu noktada bizim ressam uyanmış.  “Sanatçı dediğin susamaz” diye düşünmüş.  “Splash and Burn” diye bir eylem birliği kurmuş.  Yani “Sıçrat-Yak”.  Kes-Yak’a gönderme yaparak.  (Slash and Burn).  Sekiz ressam el ele vermişler; büyük bir sergi hazırlıyorlar şimdi.  Resim ve yerleştirme sergisi.  Hazırlanan eserlerin bazılarına göz atalım.

İki palmiye fidanının arasına gerilmiş hamağa uzanıp keyif süren biri.  Genç kız da seyrediyor.

Yerle bir edilmiş ormanda yapabildiği tek şey “tütmek” olan biri.

Palmiye meyveleri ile zavallı birinin arasındaki ilişki.

Beyefendi ormana yerleşmiş, Kes-Yak’ın sonucunu bekliyor.

Kocaman bir Dolar.  Cici mama, cici para…  Madem öyle, yak gitsin.  (Aslında söz konusu Dolar bu işten para kazananların hırsından en fazla etkilenip acıyı çeken ve yok olup gitmeye başlayan zavallı gergedanları simgeliyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 15.5.2017 / Yararlanılan kaynak: Kate Lamb, The Guardian, 15.5.2017

Ormanlar, Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yeteneklerimizin üst sınırına vardık, diyorlar

Bizler, insanlar, zaman içinde her şeyi giderek daha iyi yaptık şimdiye kadar.  Böyle dendi, böyle bildik.  Örneğin, atletizm rekorları durmadan kırıldı, eskisinden daha iyileri geldi hep.  Boyumuz bile yüzyıllar boyu uzadı.  Öte yandan beyinlerimiz eski insanlarınkine göre çok daha güçlü oldu.  Bu tür örnekler fazla.  Ama bazı bilginler “Bu gidişin sınırına vardık!  Gelişme durdu!” diyorlar.

Şaşırtıcı bir iddia.  Hatta keyif kaçırıcı bir söylem.  Binlerce yıldan beri sürüp giden gelişmenin sınırı nasıl olur?  Performanslarımızda gözlenen baş döndürücü başarılar duracak mı?  Bilim dünyasından bazı sesler “Evet, öyle bir noktaya varmış olduğumuz anlaşılıyor.” diyor.

Bir örnek: Yeni Zelandalı Profesör James Flynn 1987’den beri zekâ üzerinde yürüttüğü başarılı çalışmalardan dolayı “zekâ üstadı” diye biliniyor.  Flynn bu sıralarda “Ne yazık ki, bizim çocuklarımız bizden daha geri zekâlı!  Onların çocukları ise daha da beter olacak.” demeye başladı.

Başka bir örnek: Amerikalı Profesör Jan Vijg ve arkadaşları 38 ülkenin istatistik sistemlerinden yararlanarak bir araştırma yürütmüşler ve geçtiğimiz Ekim ayında yayımlamışlar.  (Yazı şurada.)  Konu “en uzun” yaşam süresi.  Bulgulara göre 20. yüzyılda hızlı bir gelişme olmuş.  Özellikle 1960’lı yıllarda.  En çok yaşayanlar 85 yıldan başlayarak, 100 yıl ve hemen ötesini görmüşler.  Aşağıdaki gibi.

Prof. Vig ve arkadaşları “Anlaşılan bu gelişme durmuş artık!” diyorlar.  Bu saptamaya (kullanılmış yöntemler bakımından) itiraz eden bilginler var, ama 115 yılda tavan yaptığımız görülüyor.  Az bir olasılıkla bir, iki kişinin 125 yaşına ulaşabilme şansı olabilir, diye düşünülüyor.

Başka bir kavram da söz konusu: “doğumda beklenen ortalama yaşam süresi”.  Yani insanlar ortalama olarak ne kadar yaşıyorlar ve bu miktar dönemlere göre nasıl bir değişme geçiriyor?  ABD’de ortalama süre yıllar boyu azar azar artmışken 2015’te düşüş yaşamış.  Bunu kalp ve nefes yolu sorunlarındaki ve benzerlerindeki artışa bağlıyorlar.  Fransa’da INSEE de (Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü) aynı eğilimi saptamış.  Bu alanda on yıl önce çalışma yapmış olan Chicago Üniversitesi’nden Prof. Jay Olshansky gelişmeyi hızlı obozite artışına bağlıyor.

Boy uzaması da inceleme konusu.  Geçtiğimiz yüzyılda insanların boy atmış olduğu biliniyor.  Örneğin İran’da erkekler yüzyılda 17 santim kazanmış.  Öte yandan Güney Kore’de kadınlar 20 santim uzamış.  Şimdi bir duraklamadan söz ediliyor.

Geçtiğimiz iki yüzyıldaki olumlu gelişmeler yaşam koşullarındaki ve beslenmedeki iyileşmeye, sağlık koşullarındaki ve tıptaki etkili performansa bağlanıyor.  Bunun sonuçlarından biri olarak, bazı araştırmalar (toplumların ortalaması olarak) 1 santimlik boy uzaması ile yaşam süresinin 1,2 yıl artması arasında ilişki saptamış.  Ya da uzun boylu olmakla zekâ arasında bağlantı kuranlar bile çıkmış.

Ama artık gelişme böyle değil.  Tuebingen (Almanya) Üniversitesi’nin ekonomi tarihi profesörü Joerg Baten 156 ülkenin kayıtlarını 1810’dan bugüne kadar incelemiş ve bu durulmayı açıkça görmüş.  Örneğin kuzey Avrupa ülkelerinde 20 yaşındaki gençlerin boyunun son 10 yıl içinde hiç artmamış olduğunu söylüyor.  Hatta Afrika ülkelerinde boylarda kısalma eğilimi izlenmiş.

Bazı araştırmacılar bu tür olguları beslenme alışkanlıklarının değişmesine, örneğin süt ve etin daha az kullanılıyor olmasına bağlıyorlar.  Öte yandan Almanya’da anne ve babaları uzun süre işsiz kalmış çocukların daha kısa boylu geliştiğini saptayanlar var.

Norveç’te dikkat çekmiş bir olgudan söz ediliyor.  Askerlik yapmaya gelen gençlerde son 20-25 yıl içinde yapılan sistematik zekâ testleri şaşırtıcı bir sonuç vermiş: IQ’de (zekâ bölümü/zekâ katsayısı) belirli bir düşüş var.  Benzeri sonuç Avusturalya, Danimarka, İngiltere, İsveç. Finlandiya, Hollanda ve Fransa’da da gözlenmiş.

Ayrıca biliniyor ki, çocuk bekleyen bir annenin tiroidinde olumsuz etkilenme olursa çocuğun zekâsında bozukluklar beliriyor.  Yeni doğmuş çocuğun ilk gelişme yıllarında derisi, iskeleti, kasları, kalp ve damar sistemi zararlı anlamda etkileniyor. Boy uzamasına bile olumsuz imza atıyor bu durum.

Tartışılamayacak bir veri: 1970 ile 2010 arasında kimyasal madde üretimi 300 kat artmış.  Bu maddeler büyük çoğunlukla beslenme ve benzeri sistemlerde devreye girmiş.  Laboratuvar çalışmaları göstermiş ki, 450 milyon yıldan beri oldukları gibi kalmış olan kurbağalara kimyasal moleküller verilince sistemleri birden olumsuz olarak etkileniyor.  Başka bir deyişle, konu ekolojik bir boyut kazanıyor.  Doğal üretimden kopup uzaklaştıkça, kimyasallara bağımlı bir yaşam tarzına sarılınca, kirliliği durmadan artan hava ortamında var olmaya çalışınca insan bedeninin performansı bozuluyor.

İklim değişiminin ve bunun yarattığı şiddetli doğal olayların da tarımsal üretimde kalite kaybına neden olduğu söyleniyor.  Bazı bilginler beyinle ilgili birçok eylemi elektronik araçlara terk ettiğimize, dolayısıyla hafızamızı daha az kullandığımıza işaret ediyorlar.  Ekonomilerin giderek daha az zihinsel iş sunduğuna dikkat çekiyorlar; insanların alışılmışa ve tekrara dayanan basit faaliyetlere itildiğine değiniyorlar.  Bir bilgin şöyle diyor: “Çocuklar giderek okumaktan ve düşünmekten kopuyorlar.  Bunların yerine bilgisayar oyunlarıyla yetiniyorlar.  Unutmamak gerekir ki zekâ, bir bakıma, sürekli antrenman gerektiren bir araçtır.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 7.5.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Sandrine Cabut ve Nathaniel Herzberg, Le Monde, 2.1.2017 – Linda Geddes, Nature, 5.10.2016

Genel Konular, Nüfus, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | 1 Yorum

Geleceğimizi bekleyen ciddi meselelerle ilgili bir uyarı

Karşılaştığımız sayısız günlük mesele bizleri dar bir çerçevede, kısa vadede, güncel boyutta düşünmeye zorluyor.  Ama dünyanın tamamını sarıp uzun yılları kucaklayan, geniş kapsamlı sorunlar da var.  Özellikle şimdiki gençlerin geleceğini etkileyebilecek devasa sıkıntılar.  Birleşmiş Milletler’in bir raporu bunları derinlemesine ele almış ve altı ana sorun olarak işleyip sergilemiş.  Uyarmış bizleri.  Rapordaki imzalardan biri Nergis Gülaşan.

Gülaşan Boğaziçi Üniversitesi’nden ekonomist olarak mezun olmuş.  Daha sonra Barselona Üniversitesi’nde ve New York Üniversitesi’nde mastır yapmış.  Barselona’da bir süre asistan olarak görev yaptıktan sonra UNDP’de çalışmaya başlamış.  10 yıldan beri orada araştırmacı.  Raporda imzası olan diğer araştırmacı ise Esuna Dugarova.

Rapor Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Birleşmiş Milletler Toplumsal Gelişme Araştırmaları Enstitüsü’nün (UNRISD) damgasını taşıyor.  Bunun kaynağında gene Birleşmiş Milletler’in imzasını taşıyan bir belge var.  Üye ülkelerin tamamının onay verdiği bir politika belgesi: Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (Sustainable Development Goals- SDGs).  Belge yeryüzünde 2030’a kadar fakirliği bitirme, eşitsizlikleri sona erdirme, herkesi içine alan barışçıl bir ortam kurma ve doğal, çevresel kaynaklara sahip çıkma çağrısı yapıyor.  17 hedef tanımlayarak.

Gülaşan ile Dugarova’nın çalışması ise bu çağrının önerdiği politikayı ters yönde etkileyecek ve şiddetlenerek dünyayı ve insanlığı tehdit edecek olan tehlikelere ve darboğazlara odaklanıyor.  Başka bir deyişle hepimizi uyarıyor.  Kapsamlı bir rapor.  100 sayfa kadar. 250 dolayındaki kaynak eserden yararlanmış.  Raporun tanıtımına buradan ulaşabilirsiniz.  (Raporun kendine ise gönderme yaptığımız bu sayfanın sağ üst köşesinden gidiliyor.)

Araştırmacılar, önümüzdeki 10-15 yıl içinde daha da ciddileşeceğini saptadıkları sorunları altı ana başlık altında sergilenmişler.  Özetle şöyle:

Fakirlik ve eşitsizlikler.  Son 10-15 yıl içinde fakirliğin azalması konusunda dünya çapında olumlu gelişme oldu.  Örneğin çocuk ölümleri azaldı, daha sağlıklı yaşam ortamları kazanıldı ve temiz suya ulaşım olanağı arttı.  Ancak bu genel gelişmelerin yanında bazı bölgelerde ve bazı ülkelerde ciddi dengesizlikler belirdi.  Aşırı fakirlik içinde var olmaya çalışan kişilerin sayısı 1,6 milyara ulaşıyor.  Şiddetlendiği gözlenen politik krizler ters yönde etki yapıyor.  Bu arada gelir dağılımında da büyük çarpıklıklar gözleniyor.

Demografi.  Nüfus patlaması, yaşlanma, göçler, kentleşme gibi dinamikler gittikçe artan sorunlara kaynak oluyor.  Örneğin 2015’te dünya nüfusunun %12,3’ü 60 yaşı aştı.  Gene 2015’te 244 milyon kişi başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı.  Ülke içi göç de aşırı boyutlara vardı.  Bu olgu göç eden kişilere bazı iyi yaşam koşulları sunmakla birlikte, toplumsal gerilimlerle sürtüşmelere ve aile yapısında değişikliklere neden oluyor, fakirliği arttırıyor ve çevresel risklere kaynak oluyor.

Çevresel bozulma ve iklim değişimi.  Hava, toprak, deniz kirlenmesinden ormanların yok olmasına, su kaynaklarının yetersiz kalmasından biyoçeşitliliğin bozulmasına kadar uzanan ekoloji sorunlarıyla sürekli karşılaşıyoruz.  Nüfus patlaması, kirli teknolojiler, aşırı tüketimin zorladığı kaynak sömürüsü gibi etkenler bu gelişmeleri durmadan tetikliyor.  İklim değişimini ürkütücü boyutlara iterek… doğal afetlere neden olarak… sağlık sorunları yaratarak… beslenme sıkıntılarına kaynak olarak… büyük çaplı göç hareketlerine zemin hazırlayarak…  Üstelik, bu tür zorlukların ağır faturasını olaylara neden olan halklar değil de, hiç ilgisi olmayanlar ödüyor.  Bu durumun ileri yıllarda devam edeceği düşünülebilir.  Sürdürülebilir kalkınma hedeflerini olumsuz yönde etkileyerek…

Krizler ve şoklar.  Ekonomik şoklar, finansal krizler, orada burada patlayan büyük çatışmalar, ciddi hastalık salgınları sürdürülebilir kalkınmaya gidişi ciddi olarak aksatıyor.  Örneğin son on yıl içinde krizlerin yarattığı göç hareketlerinde %75’lik bir artış yaşandı.  Oldukça yavaşlamış bir ekonomik büyüme gözleniyor.  Şu anda dünya çapında 201 milyon kişinin işsiz olduğu tahmin ediliyor.  Bunların 71 milyonu ise gençler.  800 milyon kişi de ciddi açlık çekiyor.

Kalkınmanın finansmanı.  Bu konuda şu anda uygulanan sistemler yetersiz kalıyor.  Mevcut düzenlerin iyileştirilmesinin yanında yepyeni oluşumların devreye girmesi gerekiyor.

Teknolojik inovasyonlar.  Son dönemlerde yaşanan teknolojik gelişmeler sağlık, eğitim ve çevre gibi alanlarda önemli atılımlar getirdiler ve gelişme hedeflerine önemli katkı yaptılar.  Etken ilaçlar, değişik tedavi yöntemleri gibi…  Bilgisayar uygulamaları gibi…  Ya da güneş, rüzgâr benzeri temiz enerji olanakları gibi…  Ancak yepyeni sorunlara da kapı açıyorlar.  Örneğin bilgisayarların önümüzdeki 10 yıl içinde bilgi alanında çalışan 140 milyon kişinin işini devralacağı ileri sürülüyor.  Öte yandan yapay zekâ çözümlerinin de orta seviyeli maaşla çalışanların %30’unu işsiz bırakacağı tahmin ediliyor.

Özetleyerek söylemek gerekirse, rapor hepimizin önünde hayli çetin bir yol olduğuna işaret ediyor.  Tutarlı politikaların tanımlanmasına, bunların inançlı biçimde yürütülmesine, sağlam işbirliği ortamlarının kurulmasına, etkili katılım düzenlerinin geliştirilmesine dikkat çekiyor.

Mevcut politik sistemler bu karmaşık ve güçlü çabanın altından acaba kalkabilecek mi?

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.5.2017 /  Yararlanılan kaynak: Esuna Dugarova, Nergis Gülaşan, The Guardian, 14.4.2017

Ekoloji Politikası, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Çocuklarımızın sağlığına sahip çıkabiliyor muyuz?

Bir skandal devam edip duruyor, bir rezalet sürüp gidiyor.  Konu, salgıbezi bozan kimyasalların ortalıkta cirit atması ve devletlerin umursamaz davranışı.  Ekogazete bu meseleyi işlemekten bıktı.  Ama gelin, sabırla, yeni bir bulguya göz atalım.  Yepyeni bir araştırma ufacık çocukların saç yapısına kadar sızıp yerleşmiş sayısız zararlı kimyasal saptadı.  Hepsi de ileride yaşamsal sorunlara yataklık yapacak nitelikte.

Araştırmayı yürütmüş olan kurum Fransa’nın Ulusal Tüketim Enstitüsü.  Bir devlet kuruluşu.  Değişik çalışmalarının yanında 40 yılı aşkın zamandan beri çok okunan, popüler bir aylık dergi de yayımlıyor: “60 Millions de Consommateurs”.  Araştırma son sayısında yayımlandı.

Araştırmacılar 10-15 yaşlarındaki çocuklardan saç örneği almışlar.  Beslenmeden, nefes almaya kadar giden çeşitli yollarla bedenlere girip oraya buraya yerleşmiş, organlarla bütünleşmiş yabancı maddeler var mı diye bakmışlar.  Ve kişi başına ortalama olarak 34 adet (zehir anlamında) zararlı kimyasal bulmuşlar.  Hele bir tanesinin saçlarında 54 değişik madde cirit atıyormuş.

Çocukların hangi ortamda yaşadıkları fark etmiyor.  Şehirli de olsalar, kasabalı da olsalar, dağda da yaşasalar, deniz kıyısında da yerleşik olsalar durum aşağı yukarı aynı.

Son derecede endişe verici bir sonuç.  Araştırmacılar inceledikleri çocukların buluğ çağında olduklarına işaret ediyorlar.  Başka bir deyişle, daha ileri yaşlarda hormon sistemlerinde nedeni anlaşılmayan ciddi bozuklukların (hatta cinsel sıkıntıların) belirmesi olasılığı söz konusu.  Daha da ötesinde kanser, kısırlık, diyabet…

Söz konusu maddeler 7 grupta toplanıyor.  Örneğin bunlardan biri “flatat”.  Bu, plastik ve benzeri ürünleri daha esnek, bükülebilir, yumuşak kılmak için kullanılan birtakım kimyasalların genel adı.  Çok değişik şeylerde karşımıza çıkabiliyor.  Örneğin empermeabl kumaşlarda, sentetik derilerde, rujlarda, tırnak cilalarında, ayakkabılarda, bazı şampuanlarda.  (Bakın: eski bir Ekogazete yazısı.)

Ya da örneğin bisfenol.  Plastik, naylon, polyester, PVC yapımında kullanılan bir kimyasal.    Örneğin plastik su şişelerinin girdilerinden biri.  Uzun süre sıcakta kalmak gibi koşullarda şişenin içindeki suya karışabiliyor.  İçecekler, yiyecekler yoluyla vücuda girdiği zaman hormonlarda bozucu etki yaratıyor.  (Bakın, eski bir Ekogazete yazısı.)

Uzun sözün kısası bunlar çok değişik şeylerle bizlere ulaşıyor ve hissettirmeden sistemimize giriyor.  Ne gibi yollarla?  Yukarıda saydıklarımıza birkaç ekleme yapalım: Kozmetikler, şampuan ve sabun gibi özbakım malzemeleri, diş macunları, taraklar, ter önleyiciler, bazı ilaçlar, plastik maddeler ve tarım ilaçları.

Anımsayacaksınız, bir ay önceki bir yazıda gene saçlarda yapılmış bir araştırmadan söz etmiştik.  Bu tür maddelere şiddetle karşı olan, çevreci konularda önde gelen kişilerin saçlarında da aynı inceleme yapılmıştı.  (Ekogazete yazısı.)  Araştırmacılar yığınla zararlı kimyasal saptamışlardı inceleme sonunda.  İlgili kişiler adeta isyan duygusu içine girmişlerdi:  “Nasıl olur?  Ben bunlarla boğuşuyorum!  Ben bunlara karşı çıkıyorum!  Bunları hiç kullanmıyorum!  Evime bile sokmuyorum!  Bedenime nasıl dalmış olabilirler?” demişlerdi.

İyi güzel de, bunlar hemen her yerde ve çok şeyde fark ettirmeden karşımıza çıkıyor.  Örneğin sokaktan kendi yerimize girdiğimizde, dışarıda saçlarımıza bulaşmış maddeleri eve getiriyoruz; hatta bunların yataktaki yastığımıza yapışmasına olanak sağlıyoruz.  Bu nedenle bazı kimseler yatmadan önce (dış dünyanın pisliğini atmak amacıyla) baş yıkıyor.  Bu, aşırı bir önlem gibi görünebilir, ama ne de olsa olayı önemsemezsek ağır sağlık sorunlarını çaresiz kabullenmiş gibi oluruz.  Daha beteri, çocuklarımızı “Bana ne!  Başlarının çaresine kendileri baksınlar!” der gibi dünyaya salarak.

Konunun gittikçe büyüyen ve ciddileşen boyutuna daha fazla eğilmek isterseniz, aşağıdaki Ekogazete yazılarına gönderme yapabiliriz:

Atila Alpöge, Ekogazete, 30.4.2017 / Yararlanılan kaynak: Pauline Château, Le Figaro, 20.4.2017

Ekoloji Politikası, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Trump’ın dediklerinin tam tersini ileri sürenler de var

ABD’nin yeni başkanı Trump küresel ısınmayı toptan reddediyor.  Bunun uyduruk bir söylem olduğunu, ekonomiyi zedelediğini iddia ediyor…  2015 Paris antlaşmasını iptal edeceğini söylüyor…  Önemli çalışmalarıyla tanınan Çevre Koruma Ajansı’nın kaynaklarını kesip başına bu konudan nefret eden birini getiriyor.  Ama tuhaflığa bakın ki, çıkarlarını savunduğunu düşündüğü sermaye gruplarından bazıları onun dediklerinin tam tersi bir eyleme giriyor.

Üç gün önce bir rapor yayımlandı.  Küresel ısınmayı en fazla tetikleyen alanlardan biri olan enerji sektörü üzerine.  Raporun ana mesajı basit: “Enerji sektöründe karbon salımını hızla azaltmak gerekiyor.  Bunu gerçekleştirmek mümkün.  Üstelik bu hedef asla ekonomik kriz yaratmaz.”

Raporu benimseyip destekleyenlerin arasında şunlar gibi şirketler ve kurumlar var: ünlü petrolcü Shell, ünlü madenci BHP Billiton, Schneider Electric, Saint-Gobain, Çin Kalkınma Araştırma Merkezi, HSBC, Merrill Lynch, Dünya Bankası, World Resources Institute, Rocky Mountain Institute, European Climate Foundation ve benzerleri.

Rapor “Şimdilerde yılda 36 milyar ton karbondioksit salıyoruz havaya.” diyor.  “Bugünkü düzen olduğu gibi devam ederse bu miktar 20 yılda 47 milyar tona varacak.  Ağır yaşamsal sorunlar yaratarak.  Ama gereken önlemleri şimdi almaya başlarsak yıllık salım kolayca 20 milyar tona iner.  Böyle bir ortam da yaşanabilir bir dünya oluşturur.  Ucuz, güvenilir, bol elektrik sunarak.”

Bunun anlamı şu: günümüzde %80 oranında fosil yakıtlara dayalı olan enerji sektörü radikal bir dönüşüm geçirmek zorunda.  Başka bir deyişle, kömüre dayalı enerji üretimi %70 azalacak; petrol kaynaklı üretim ise %30 düzeyine inecek.  Sonuçta enerjinin %80’i (güneş, rüzgâr vb. gibi) temiz kaynaklı temele oturacak.  Öte yandan üretim verimliliğini arttırmak, salınmış karbonu daha büyük oranlarda toprağa gömmek, ulaşım ve inşaat gibi enerji oburu sektörlere yeni açılımlar getirmek gibi önlemlerle bu dönüşümü daha da güçlendirmek mümkün.

Devletlerin ciddiye almaları gereken bu öncelikli politikanın olumlu toplumsal boyutları da söz konusu.  Çok daha temiz bir hava, gereksiz maliyetlerden kurtulmuş bir sağlık sistemi, artmış bir yaşam süresi gibi.  Ya da yepyeni teknolojilerin getireceği ekonomik atılımlar.

Bu görüşler yuvarlak iyi niyet sözlerinden oluşmuyor.  Karşımızda 120 sayfadan oluşan ve sağlam verilere dayanan bir rapor var.  Bunu Energy Transitions Commission (ETC) yayımlamış.  Rapora şuradan ulaşmak mümkün.

Atila Alpöge, Ekogazete, 28.4.2017 / Yararlanılan kaynak: Pierre Le Hir, Le Monde, 25.4.2017

Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kömürü kömürlüğe yolladılar. Demek mümkünmüş.

Geçtiğimiz 21 Nisan Cuma günü İngiltere’de 24 saat boyunca kömürle çalışan elektrik santralı durduruldu, devre dışı bırakıldı.  Ama evlerde de, işyerlerinde de, fabrikalarda da elektrik hiç kesilmedi.  Kömürün devre dışına çıktığını kimse anlamadı.  Haber daha sonra duyuldu.  “Kömürsüz enerji çağı artık bir hayli yakın!” dedirterek.  İngiltere bu kirli fosil yakıtı toprağın altında gömülü bırakmak üzere.

Aslında bu ülkede bir yıldan beri benzeri denemeler yapılıyordu.  Kömürle çalışan elektrik santralı zaman zaman durduruluyor ve bunun ne gibi etkiler yarattığı araştırılıyordu.  Ancak geçtiğimiz Cuma günkü deneme bütün bir güne yayıldı.  Sonuç başarılı.

Kömürlü elektrik santralları yüz yılı aşkın zamandır devrede.  İlk kömürlü santralı Thomas Edison 1882’de İngiltere’de kurmuştu.  Doğada bol miktarda bulunan ve kolay elde edilen bu fosil yakıt hep baş tacı yapıldı.  Bugün dünyadaki elektriğin aşağı yukarı üçte birinin kömür kaynaklı olduğu söyleniyor.  Ancak çevresel etkileri ve küresel ısınmaya katkısı bakımından bu en kötü çözüm.

İngiltere bu kaynağı sınırlama konusunda kararlı davranıyor.  İki yıl önce elektriğin %23’ü kömürden elde ediliyordu.  Geçen yıl bu oran %9’a düştü.  Bu yıl yalnızca bir santral çalışıyor.  6-7 yıl sonra bunun da kapatılması planlanıyor.  Güneş, rüzgâr ve benzeri temiz kaynaklı santrallarla nükleer enerjinin elektrik ihtiyacını kolaylıkla karşılayacağı hesaplanıyor.

Benzeri eğilim Asya ülkelerinde de gözleniyor.  Çin kömürlü santral yapımını hemen hemen durdurmuş durumda.  Hindistan da aynı çizgiye yaklaşmakta.  Büyük bankalar kömür santralı yapımlarına kaynak sağlamamayı tercih etmeye başladı.  Uluslararası Enerji Ajansı da (IEA) bu tür yatırımların ileride büyük zararlarla karşılaşabileceği uyarısını yapıyor.

Böyle olduğu halde Vietnam, Endonezya, Japonya ve Türkiye gibi ülkelerin kömürlü santral yatırımında ısrar ettiği belirtiliyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 22.4.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Georgia Brown, The Guardian, 21.4.2017 – Matt McGrath, BBC, 22.3.2017

Ekoloji Politikası, Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın