Yıllardır sürüp giden sağlık kavgasında artık başarı yakın

Gırtlak gırtlağa bir kavga.  10-15 yıldır sürüyor.  Bir yanda çıkar grupları, para babaları…  Öte yanda bilim insanları, doktorlar, sağlık kurumları, dernekler.  Bu sonuncular “bazı kimyasallar insan sağlığı için aşırı zararlı ve tehlikeli!” diye haykırıyor, yasaklanmalarını istiyor.  Öteki gruplar devletlerle aşna fişne ilişkiler kurup meseleyi kapattırıyor.  Ama artık bunun sonuna gelindi.  En azından bir kimyasalda: Bisfenol-A.

Ekogazete’nin 8-9 kez sözünü ettiği Bisfenol-A (BPA) neydi, kısaca anımsayalım.

BPA 1960’lardan beri plastik, naylon, polyester, PVC yapımında kullanılan bir kimyasal.  Örneğin plastik su şişelerinde var.  Zamanla, hele güneş ışığı altında, eriyip suya karışıyor ve vücudumuza girip yerleşiyor.  Salgıbezlerini etkiliyor ve hormonlarımızı bozuyor.  Sonuçta, gelsin kanser…  diyabet…  düşük yapma…  sakat doğum…  beyinde tahribat…  aşırı şişmanlık…  Kendi içine kapanma, toplumdan kopma gibi psikolojik sorunlar da yaratıyor.  Bu zehir gebelik sırasında anneden bebeğe de geçip yavrunun bütün yaşamını etkiliyor.

Peki, BPA nelerde var?  Madeni konserve ve meyve suyu kutularında…  Buzdolaplarında…  Bulaşık makinelerinde…  Elektrik süpürgelerinde…  Bahçe sulama araçlarında…  Linolyum benzeri kaplama malzemelerinde…  Yapışkanlarda…  Kartonların, kâğıtların ve kâğıt kutuların üstüne sürülmüş verniklerde…  Gözlük camları ve çerçevelerinde…  Damacanalarda…  Plastik mobilyalarda…  Plastik tabak ve çanaklarda…  CD’lerde…  DVD’lerde…  Diş amalgamlarında.

Avrupa Birliği’nin Besin Güvenliği Otoritesi (EFSA) diye bir kuruluşu var.  Bunda kararları 15-20 uzmanın(!) yer aldığı bir kurul veriyor.  Bunlar yıllardan beri kendilerine BPA ile ilgili olarak sunulan raporları, bulguları ciddiye almayıp ellerinin tersiyle ittiler.  BPA üretici ve kullanıcılarını sürekli kolladılar.  Bu sonuncularla çıkar ilişkileri olduğu ortaya serildiği halde.  Avrupa Birliği sessiz kaldı, hiçbir tavır almadı.

Ama AB içinde başka bir kurum daha var: ECHA, Avrupa Kimyasallar Ajansı.  Kavgayı yürütenler sonunda konuyu ECHA’nın dikkatine sundular.  Ajansın 16 Haziran’daki toplantısında AB üyesi ülkelerin temsilcileri oybirliğiyle BPA’nın vücudun hormonlarını bozduğunu ve ağır sağlık sorunları yarattığını oybirliğiyle kabul etti.  (Bu arada, İngiltere ile Finlandiya’nın çekimser kalmış olduğunu belirtelim.)

Dünya halkının %90’ının idrarında önemli miktarda BPA olduğu biliniyor.  Almanya’da geçenlerde yapılan bir araştırma da aynı olguyu vurguladı; 599 çocuğun idrar analizi 591 çocukta PBA saptadı.

Bazı firmalar ürünlerinde BPA olmadığını açıkça belirtmeye başladılar.  Aşağıdaki gibi.

Dünyada her yıl 4 milyon tona yakın BPA üretiliyor ve kullanılıyor.  Bu başıboş gidişin artık kontrol altına alınacağı umuluyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 18.6.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Arthur Neslen, The Guardian, 16.6.2017 – Stéphane Foucart ve Stéphane Horel, Le Monde, 18.6.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

İklim değişimi bir bela olmak yerine bir fırsat

Yaşamakta olduğumuz bu olguyu kimi (Trump gibi) inkâr edip yalanlıyor, kimi de aşırı bir felaket olarak karşılıyor.  Hollandalılar başka bir gözle bakıyorlar iklim değişimine.  Bu gelişmeye telaş içinde direnmek yerine, dostça yaklaşarak ve uyum göstererek.  Daha da önemlisi, yepyeni uygulamalar sunarak.  Zeki, akıllı, yapıcı uygulamalar.  Doğaya savaş ilan etmeye kalkışmadan, değişimin zorunlu kıldıklarını olumluya çevirerek.

Bildiğimiz gibi, Hollanda’nın çok önemli bölümü deniz düzeyinin altında.  Kimi yerde 5-6 metre aşağılarda yer alıyor.  Sonradan olma alanlar bunlar.  Malum, uzun yıllar boyunca denizden toprak çalmışlar, ırmakları daraltmışlar.  Rotterdam da böyle oluşmuş bir kent.  Avrupa’nın dev ırmağı Ren’in Kuzey Denizi’ne döküldüğü yerdeki kollarından biri olan Rotte üzerine yerleşmiş.

Tabii, denizin altında kalan yerleşmeler yaratınca birtakım duvarlarla korumuşlar toprak alanları.  Korumak istemişler, ama geçmişte kimi zaman deniz coşmuş ve koruma setlerini aşarak ortalığı basarak evleri yaşanmaz, toprağı işlenmez kılmış. Örneğin 1953’te okyanus çıldırıp her yere girmiş; 1.800 kişi ölmüş bu felakette.

Bu tür olayların sonunda “duvarları daha da yükseltelim” demişler.  Ama deniz ve ırmak kıyısında olma şansına sahip bir yerde 10 metre yüksekliğindeki duvarların içinde yaşanmaz ki!  Üstelik iklim değişimi de geliyor.  Bu da okyanusların durmadan yükselmesini getiriyor.

“Öyleyse doğanın karşısına sürekli dikilmenin anlamı yok.” demişler.  “Tersine uyum sağlamak gerek”.  Bu noktada yaklaşım değişmiş.  İklim değişiminin bastıra bastıra getirdiği yeni ortam olumlu, yapıcı ve yaratıcı bir ustalık geliştirmiş.

Hollanda bugün iklim değişimi yaklaşımında gerçekten ustalık kazanmış bir ülke.  New York’tan Cakarta’ya kadar uzmanlık sunuyorlar, yöntemler öneriyorlar, eğitimler veriyorlar.  Özellikle deniz yükselmesinden etkilenen yerlerde.  Yaklaşımın temelinde duvar kurup yükseltmek yerine suları ‘buyur etmek’ yatıyor.  Suların yerleşim alanlarına zaman zaman dalmasına izin vermek.  Ama kontrol altında tutarak.  Bu maksatla büyük havuzlar, geniş parklar, oyun alanları, yeraltı otoparkları yapıyorlar.  Deniz ya da ırmak yükselmeye başlayınca buraları gelen sulara usul usul açıyorlar.  Yani olayı ehlileştiriyorlar.  Zaten halkın sevdiği bir yer olan park bu kez göle dönüşüyor ve gene ahalinin zevk alıp çevresinde keyif sürdüğü bir yer oluyor.

Böyle olunca da duvara gerek kalmıyor.  Bir not düşelim burada.  Benzeri tehlikenin geleceğini bilen New York ve Miami ise duvar projeleri hazırlamakla meşgul.  İklim değişimini inkâr etmeyi meslek edinmiş olan Trump ise İskoçya’nın kıyısındaki büyük golf sahasını korumak için duvar yaptırmaya başlamış bile.

Suyla dost kalma ve iklim değişimini güler yüzle karşılama projesinin büyüklü küçüklü, sayısız ürünleri var.  Böylece yıllar öncesinin gürültülü, pis, ruhsuz bir endüstri kenti olan Rotterdam şimdi pırıl pırıl ve çekici bir yer haline dönüşmüş.

Yan önlemlerden birini basit bir örnek olarak belirtelim.  Kentteki havuzlarda arada sırada yüzmek istiyorsanız, bir sertifika almanız gerekiyor.  Konusu, elbiselerinizle bile yüzebileceğinizi kanıtlamanız.  Yani su baskınında zor durumda kalırsanız, kendinizi kurtarabileceğinizi göstermeniz.  Aşağıdaki resimde olduğu gibi, sizi bir sınav bekliyor.

Bir de dev bir örnek verelim.  Kentin ortasındaki ırmağın denize ulaştığı noktada bir ‘su kapısı’ var.  Bu baş döndürücü olayı resmin üzerinden anlatalım.

Bu kapının iki kanadı var.  İkisinin de hem büyüklüğü, hem de ağırlığı Paris’teki Eiffel Kulesi kadar.  (Resmin sol üst köşesinde görüldüğü gibi.)  Normalde bunlar kenarda, karaya oturmuş olarak duruyor.  Sistem sensorları aracılığıyla denizin yükselmeye başladığını algılayınca kapılar kapanmaya başlıyorlar ve ortada buluşup kitleniyorlar.  Yani yüksek bir duvar oluşturuyorlar.  Ama diğer zamanlar tamamen açık kalıyorlar.  Sistem bütünüyle otonom.  Kendi kendine çalışıyor.  Bilgisayarı da, enerji kaynağı da destekli ve yedekli.  Çalışmasını izleyenleri şaşırtıyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 15.6.2017 / Yararlanılan kaynak: Michael Kimmelman, The New York Times, 15.6.2017

Denizler - Irmaklar, Kentler, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Trump’a da, Amerika’sına da güle güle!

Fransa’nın ünlü Libération gazetesi ilk sayfasının tamamını bu anlama gelen bir manşete ayırdı.  Nedeni Trump’ın “Paris iklim değişimi antlaşmasını tanımıyorum!  Amerika’yı bundan çıkaracağım!” diyen 1 Haziran açıklamasıydı.  Bu çıkış bütün dünyada büyük tepki yarattı.  Yakın danışmanı olan kendi kızı bile böyle düşünmüyordu.  Ama başkanın petrolcülerle kömürcülerin menfaatlerine teslim olduğu anlaşılıyor.  Basının duyurduğu ilk tepkiler şöyle.

Aşağıdaki başlıklar ve haberler The Guardian’dan Le Monde’a, New York Times’dan Washington Post’a ve önde gelen birçok gazeteden alındı:

  • Uzmanlar Trump’ın “300.000 kömür işçisinin işini koruyorum” gibi popülist bir iddiada bulunduğunu, ama hızla gelişmekte olan yeşil enerji sektöründeki 400.000 kişiyi zor duruma soktuğunu belirtiyorlar.
  • Almanya, Fransa ve İtalya’nın liderleri bir ortak bildiri yayımlayıp Trump’ın kararına üzüldüklerini, ama yollarından şaşmayacaklarını ve antlaşmanın gereğini sektirmeden yerine getireceklerini açıkladılar.
  • Fransa cumhurbaşkanı E. Macron (Trump’ın antlaşmayı yeniden tartışmaya hazır olduğunu söylemesi üzerine) “Yeniden tartışılacak bir antlaşma yok” dedi.
  • E. Macron ABD’de yeşil enerjiye başarılı yatırım yapmış olan, ama şimdi zorluklarla karşılaşacakları anlaşılan yüzlerce şirket ve kişiyi Fransa’ya davet etti; ülkesinin kapılarının onların yatırımlarına ardına kadar açık olduğunu belirtti.
  • İngiltere başbakanı T. May kararın onda derin hayal kırıklığı yarattığını ifade etti.
  • Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Kore üzüntülerini belirttiler ve kendilerinin antlaşma çizgisinde aynen devam edeceklerini belirttiler.
  • Çin yoluna antlaşma çerçevesinde olduğu gibi devam edeceğini açıkladı.  Gözlemciler Çin’in bu alanda liderliği tam anlamıyla ele geçireceğine, yeşil enerji devriminin lideri olacağına, başka bir deyişle Trump’ın Çin’in ekmeğine yağ sürdüğüne işaret ediyorlar.
  • ABD Kaliforniya eyaleti başkanı şöyle dedi: “Washington’u iklim değişimi konusunda gündemimizden çıkarıyoruz artık.  Yeşil ekonomi konusunda Çin’le yakın iş birliğine gireceğiz.”
  • Eski Meksika cumhurbaşkanı V. Fox “Trump dünyanın, planetin kendine savaş ilan etti” dedi.
  • Fiji başbakanı V. Bainimarama bu kararın okyanustaki birçok adayı deniz yükselmesi yüzünden tehlikeye atacağını belirtti.  Ayrıca New York ile Miami’nin de zarar göreceğine işaret etti.
  • Paris antlaşmasını gerçekleştirenlerden biri olan Birleşmiş Millet temsilcisi C. Figueres Trump’ın bu çıkışını bir melodram olarak tanımladı.
  • General Elektrik şirketinin başkanı iklim değişiminin ciddi bir olay olduğunu belirtip, “Sanayi bu savaşımı yürütme sorumluluğunu üzerine alacaktır” dedi.
  • Apple, Google, Twitter, Amazon, Facebook, Tesla, Microsoft ve IBM’in başkanları ayrı ayrı bildiri yayımlayıp iklim değişiminin gerçek ve acil bir tehlike olduğunu belirttiler.  Bu durumda dünyayı iklim değişimine karşı korumakta kendi başlarına da kalsalar devam edeceklerini söylediler.
  • Trump konuşmasında “Ben Paris halkını değil, Pittsburg halkını korumakla mükellefim” demişti.  Pittsburg belediye başkanı ise “Biz antlaşmayı sonuna kadar uygulayacağız ve karbon salımını azaltacağız” diye yanıt verdi.  Ve şöyle ekledi: “Bu konuda binlerce kentin belediye başkanıyla bir araya gelip sözleşmiştik.  Bu yolda devam edeceğiz.  Beyaz Saray ne derse desin.”
  • Kararın açıklandığı gece Paris belediyesi bu tavra karşı çıkıp protesto etmek anlamında belediye binasını yeşil ışıklara boğdu. New York, Boston, Montreal de belediye binalarını yeşil ışıkla aydınlatıp “Dünyayı yeşillendirme savaşına devam edeceğiz” dediler.Amerika’da 30 kent belediyesi, 3 eyalet yönetimi, 100 üniversite rektörü ve 100’ü aşan şirket bir araya gelip ortak bir platform kuruyorlar.  Birleşmiş Milletlere gidip “ABD antlaşmadan ayrılmış olabilir, ama bizler sonuna kadar sizle beraberiz” diyecekler.  Antlaşma kararlarını kendi ortamlarında uygulamaya başlayacaklar.

Bu arada üç eyalet başlatmış oldukları çabalara elbirliğiyle devam etmek amacıyla bir birlik kurdular.

  • New York Times gazetesi başyazısında bu kararı utanç verici bir karar olarak tanımladı.  Trump’ın bu çıkışla “Biz bilimi de, dostlarımızı da umursamıyoruz” demeye getirdiğini belirtti.

Atila Alpöge, Ekogazete, 2.6.2017 / Yararlanılan kaynaklar: 2 Haziran 2017 tarihli çeşitli gazeteler.

Ekoloji Politikası, Enerji, Teknoloji, İklim içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ekoloji endişesi eğitim sistemini biçimlendiriyor

Eğitim sistemi ne veriyor gençlere?  “Boş şişe” doldurur gibi beyinlere bilgi mi tıkıyor?  Geleceğe hazırlıyor mu?  Örneğin, dünyanın hızla ekolojik sorunlara yuvarlanışını veriyor mu?  Uluslararası bir girişim bu eksikliğe el attı; okullarda ekoloji eğitimi verilmesini zorluyor.  Bunun adı PISA.  Ülkelerin eğitim düzeyini sistemli olarak ölçen ünlü bir program.  Bunun sunduğu sıralamalarda ülkemiz hep gerilerde kalıyor.

Önce PISA’yı tanıyalım.  Daha sonra bu programın ekoloji konusuna nasıl el attığı üzerinde duralım.

Nedir PISA?  Bunun açılımı şöyle: “Programme International of Student Assessment” (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı).  Bunu geliştirip uygulayan kuruluş, OECD.  İlk uygulaması 2000 yılında yapıldı.  Daha sonra her üç yılda bir tekrarlandı.  Sayısız ülkede devreye giriyor.  15 yaşındaki yüz binlerce gencin bilgi düzeyini ölçüp, ülkelerin başarısını listeliyor.

Şimdiye kadar 6 kez uygulandı.  Bunlarda “bilim bilgisi”, “matematik yeteneği”, “okuduğunu anlama” ölçüldü.  72 ülkede, 540.000 öğrencinin katılımıyla gerçekleşen 2015 uygulamasının sonuçlarına bir göz atalım.  İlk 5’te yer alan ülkelerin başarı puanlarına bakarak ve Türkiye’nin sıralamada en gerilerde kalan yerine işaret ederek.

Bilim:

1-Singapur (564) / 2-Hong Kong (548) / 3-Macao (514) / 4-Tayvan (542) / 5-Japonya (532) ve 50-Türkiye (420)

Matematik:

1-Singapur (556) / 2-Japonya (538) / 3-Estonya (534) / 4-Tayvan (532) / 5-Finlandiya (531) ve 54-Türkiye (425)

Okuma:

1-Singapur (535) / 2-Hong Kong (527) / 3-Kanada (527) / 4-Finlandiya (526) / 5-İrlanda (521) ve 50-Türkiye (428)

Genel sıralama listesinin tamamını şu adreste bulabilirsiniz.  Uzunca yazının en sonlarında.

Bizde son değerlendirmeye 5.295 öğrenci katılmış.  Bunların dağılımı şöyle: %38 Anadolu Liselerinden, %36 Meslek ve Teknik Liselerinden, %14 İmam Hatip Okullarından, %2 de Fen Liselerinden.

PISA önceleri büyük tepki yarattı.  Bazı ülke görevlileri (örneğin Türkiye) sonuçların tutarsız olduğunu, değerlendirmenin yanlış olduğunu iddia etti.  Ama bu tavır zamanla değişti.  PISA artık önemseniyor; özellikle eğitim uzmanları sonuçları büyük merakla bekliyor.  Basın organları verileri mutlaka konu yapıyor.  Değerlendirme raporlarının ayrıntıları didik didik ediliyor.  Daha da önemlisi, bu girişim ülkelerde eğitim sistemini iyileştirme çabalarını tetikliyor.

PISA’yı sürekli olarak iyileştirmeye özen gösteren OECD 2018’de önemli yenilikler getirecek.  Yalnızca bilim, matematik ve okuma konularıyla ilgilenmenin yetersiz olduğu düşünerek.  Çünkü mevcut eğitim sistemi genelde eski bir dünyanın gereksinimlerini yansıtıyor.  Oysa dünya artık bambaşka bir düzene doğru ilerliyor.  Bu nedenle gençleri yeni çağa hazırlamak gerekiyor.

PISA’nın yeni yaklaşımının temelinde şu düşünceler var.  Hızlı bir küreselleşme yaşıyoruz.  Bu, bir yandan yepyeni olanaklar, yaşam biçimleri, refah getiriyor.  Ama öte yandan da, keskinleşen eşitsizlikler, gelir dağılımı bozuklukları, iş güvensizliği.  Böylesi iki kutuplu zıt gelişme toplumları aşırı biçimde zorlayan çalkantılara, savaşlara, büyük göç hareketlerine neden oluyor.  Ayrıca büyük fırsatlar yaratan bu ortam kişisel bencillikleri pompalıyor ve “öteki”nden kopmayı, “öteki”ne tavır almayı şiddetlendiriyor.  Çatışma ve başkalarını ezme kültürünü besleyerek.

Kişilerin dünyası iyice küçülüyor.  Başka kişilerden, ortamlardan, kültürlerden, değerlerden daha da koparak.  Dünyanın bütünlüğünü kavramaktan uzak kalarak.  Ailelerin, evlerin, mahallelerin dar çerçevesinin içine iyice kapanarak.

Eğitimciler belli bir zamandan beri bu içe kapanışı endişeyle izliyorlar.  Bu gidişe karşı gençlere yepyeni açılımlar getirmenin, onları diğer kişilere, kültürlere, değerlere açmanın, onlara dünya boyutunda düşünme yeteneğini kazandırmanın yollarını aramakla meşguller.  Bu endişeden hareket eden PISA değerlendirme sistemine yeni öğeler eklemekle meşgul.  Bunlardan biri de ekoloji.

Geleceği yaşayacak kişilerin daha genç yaşta, eğitim sırasında çevre konularına açılması, bilinçlenmesi ve bu olguyu dünya boyutunda görebilmesi gerekir, deniyor.  PISA 2018 devreye alacağı çevreyle ilgili soruları hazırlamakla meşgul.  Bunlarda ele alınacak temaların şunlar olduğu anlaşılıyor.

  • İklim değişimi ve küresel ısınma
  • İklim değişimi ve büyük çaplı göç hareketleri
  • İklim değişimi ve karbondioksit salımı
  • Hava kirliliği
  • Bazı yaratıkların (hayvan ve bitki) çevresel değişimden etkilenmesi
  • Tarım alanı açmak için ormanlarda ağaç kesme eylemi
  • Ekonomik kalkınmanın çevresel etkileri
  • İklim değişiminden bazı ülkelerin daha fazla etkileniyor olması
  • Kişisel yaşamda (odadan çıkarken elektriği ya da klimayı söndürmek gibi) çevre koruma hedefli önlemleri almak
  • Çevresel ve toplumsal bildirileri imzalamak
  • Çevre koruma çalışma ve çabalarına katılmak
  • Çevresel, etik ve politik nedenlerden bazı ürünleri ve firmaları boykot etmek

Bakalım bu girişim ülkelerin eğitim sistemini ne ölçüde etkileyecek?  Birtakım değişiklikler ne kadar zamanda gerçekleşecek?  Özellikle Türkiye’de?

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.5.2017 / Yararlanılan kaynaklar: BBC’nin 2015 hakkındaki haberiBBC’nin Türkiye 2015 hakkındaki haberiOECD 2015 özet raporuOECD 2015 Türkiye özetiOECD 2018 hazırlık raporu

Ekoloji Politikası, Genel Konular, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sanatçı “Yeter artık” demesini bilmeli

Ernest Zacharevic, Litvanyalı bir sanatçı.  Ama daha çok Malezya’da yaşıyor.  Değişik ülkelere sık sık gidip geliyor.  30 yaşlarında.  Özelliği sokak ressamı olması.  Yani kapalı mekânların dışında, açık yerlerde duvar resimleri yapıyor.  Günün birinde çevresinde olup biteni görünce isyan etmiş, “Yeter artık!” demiş.  “Sanatçı dediğin, bu tür rezaletleri görmezden gelemez.”  Bildiği, tanıdığı ressam arkadaşlarını örgütlemeye başlamış.

Önce olayın kendiyle başlayalım.  Bir tarım yöntemi var: “Kes-Yak.”  İnsanların çok eski çağlardan beri uygulamış olduğu bir usul: Ağaçlık alanlara, büyük ormanlara dalarsın.  Elinde baltayla, testereyle.  Gözüne kestirdiğin ağaçları haşır huşur kesersin.  Sonra da bunları bir güzel yakarsın.  Yerdeki ağaçları, dalları, yaprakları yok etmek için.  Böylece tarım yapacağın geniş bir alanı kendine açmış olursun.

Bu yöntemi kullananlar hep inanmışlar ki, yanmış ağaçlardan arta kalan yerdeki küller toprağı besler.  Hiç de böyle olmuyor tabii.  Toprak birkaç yıl içinde gücünü yitiriyor.  O zaman da “Kes-Yak”çı kişi bir ötedeki ağaçlara saldırıyor.  Git gide yayılan, büyüyen ağaç kesimi ve katliamı…  Bu yöntem hâlâ, bugün bile, devam ediyor.  Dünyanın çok değişik yerinde.

Örnek Endonezya.  Canım ormanlar büyük bir hızla katlediliyor.  Açılan yerlere palmiye ağacı dikmek için.  Daha sonra bu ağacın meyvesinden palmiye yağı elde ediliyor.  Aslında makine yağı ve dizel üretiminde kullanılıyor; ama çok ucuz bir yağ olduğu için son derecede popüler.  Afiyetle yediğimiz çok şeyin içine yağ olarak giriveriyor.  Örneğin, bizde zaman zaman Nutella ile Ülker’in adı geçiyor.  Öte yandan margarinlerde, ya da rujlarda, pizzalarda, şampuanlarda, dondurmalarda çıkabiliyor karşımıza.

Endonezya ürettiği tonlarca yağı her tarafa satıyor.  Ekonomisinde çok önemli bir rolü var palmiye yağının.  Ne var ki, bunun yiyecek maddelerinde kullanılmasını yasaklama girişimleri de söz konusu.  Endonezya’da sayısız kuruluş orman düşmanı bu ekolojik tahribata direnip duruyor.

Gelelim Ernest Zacharevic’in isyanına.  2015’te, ortalığı aşırı ölçüde kurutmuş olan El Niño’nun etkisiyle Endonezya’daki kes-yak işinin “yakma” kısmında dipdiri ağaçlar da tutuşmuş birden.  Beklenmedik biçimde.  Orman gözün alabildiğince alev alev olmuş.  50-60 kilometrekare bir alan.  Kirlinin kirlisi bir duman yorganı geniş alanları sarıp kaplamış günlerce.  Hava kirliliği de yaratarak.  Üst sınır diye kabul edilen miktarın 6-7 katı kirliliğe neden olarak.  Daha da ötesi kirli duman yorganı Endonezya’nın sınırlarını aşıp Malezya’ya ve Singapur’a bile uzanmış.  Zacharevic’in çalışma ortamını da sarıp sarmalayarak.

Bu noktada bizim ressam uyanmış.  “Sanatçı dediğin susamaz” diye düşünmüş.  “Splash and Burn” diye bir eylem birliği kurmuş.  Yani “Sıçrat-Yak”.  Kes-Yak’a gönderme yaparak.  (Slash and Burn).  Sekiz ressam el ele vermişler; büyük bir sergi hazırlıyorlar şimdi.  Resim ve yerleştirme sergisi.  Hazırlanan eserlerin bazılarına göz atalım.

İki palmiye fidanının arasına gerilmiş hamağa uzanıp keyif süren biri.  Genç kız da seyrediyor.

Yerle bir edilmiş ormanda yapabildiği tek şey “tütmek” olan biri.

Palmiye meyveleri ile zavallı birinin arasındaki ilişki.

Beyefendi ormana yerleşmiş, Kes-Yak’ın sonucunu bekliyor.

Kocaman bir Dolar.  Cici mama, cici para…  Madem öyle, yak gitsin.  (Aslında söz konusu Dolar bu işten para kazananların hırsından en fazla etkilenip acıyı çeken ve yok olup gitmeye başlayan zavallı gergedanları simgeliyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 15.5.2017 / Yararlanılan kaynak: Kate Lamb, The Guardian, 15.5.2017

Ormanlar, Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yeteneklerimizin üst sınırına vardık, diyorlar

Bizler, insanlar, zaman içinde her şeyi giderek daha iyi yaptık şimdiye kadar.  Böyle dendi, böyle bildik.  Örneğin, atletizm rekorları durmadan kırıldı, eskisinden daha iyileri geldi hep.  Boyumuz bile yüzyıllar boyu uzadı.  Öte yandan beyinlerimiz eski insanlarınkine göre çok daha güçlü oldu.  Bu tür örnekler fazla.  Ama bazı bilginler “Bu gidişin sınırına vardık!  Gelişme durdu!” diyorlar.

Şaşırtıcı bir iddia.  Hatta keyif kaçırıcı bir söylem.  Binlerce yıldan beri sürüp giden gelişmenin sınırı nasıl olur?  Performanslarımızda gözlenen baş döndürücü başarılar duracak mı?  Bilim dünyasından bazı sesler “Evet, öyle bir noktaya varmış olduğumuz anlaşılıyor.” diyor.

Bir örnek: Yeni Zelandalı Profesör James Flynn 1987’den beri zekâ üzerinde yürüttüğü başarılı çalışmalardan dolayı “zekâ üstadı” diye biliniyor.  Flynn bu sıralarda “Ne yazık ki, bizim çocuklarımız bizden daha geri zekâlı!  Onların çocukları ise daha da beter olacak.” demeye başladı.

Başka bir örnek: Amerikalı Profesör Jan Vijg ve arkadaşları 38 ülkenin istatistik sistemlerinden yararlanarak bir araştırma yürütmüşler ve geçtiğimiz Ekim ayında yayımlamışlar.  (Yazı şurada.)  Konu “en uzun” yaşam süresi.  Bulgulara göre 20. yüzyılda hızlı bir gelişme olmuş.  Özellikle 1960’lı yıllarda.  En çok yaşayanlar 85 yıldan başlayarak, 100 yıl ve hemen ötesini görmüşler.  Aşağıdaki gibi.

Prof. Vig ve arkadaşları “Anlaşılan bu gelişme durmuş artık!” diyorlar.  Bu saptamaya (kullanılmış yöntemler bakımından) itiraz eden bilginler var, ama 115 yılda tavan yaptığımız görülüyor.  Az bir olasılıkla bir, iki kişinin 125 yaşına ulaşabilme şansı olabilir, diye düşünülüyor.

Başka bir kavram da söz konusu: “doğumda beklenen ortalama yaşam süresi”.  Yani insanlar ortalama olarak ne kadar yaşıyorlar ve bu miktar dönemlere göre nasıl bir değişme geçiriyor?  ABD’de ortalama süre yıllar boyu azar azar artmışken 2015’te düşüş yaşamış.  Bunu kalp ve nefes yolu sorunlarındaki ve benzerlerindeki artışa bağlıyorlar.  Fransa’da INSEE de (Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü) aynı eğilimi saptamış.  Bu alanda on yıl önce çalışma yapmış olan Chicago Üniversitesi’nden Prof. Jay Olshansky gelişmeyi hızlı obozite artışına bağlıyor.

Boy uzaması da inceleme konusu.  Geçtiğimiz yüzyılda insanların boy atmış olduğu biliniyor.  Örneğin İran’da erkekler yüzyılda 17 santim kazanmış.  Öte yandan Güney Kore’de kadınlar 20 santim uzamış.  Şimdi bir duraklamadan söz ediliyor.

Geçtiğimiz iki yüzyıldaki olumlu gelişmeler yaşam koşullarındaki ve beslenmedeki iyileşmeye, sağlık koşullarındaki ve tıptaki etkili performansa bağlanıyor.  Bunun sonuçlarından biri olarak, bazı araştırmalar (toplumların ortalaması olarak) 1 santimlik boy uzaması ile yaşam süresinin 1,2 yıl artması arasında ilişki saptamış.  Ya da uzun boylu olmakla zekâ arasında bağlantı kuranlar bile çıkmış.

Ama artık gelişme böyle değil.  Tuebingen (Almanya) Üniversitesi’nin ekonomi tarihi profesörü Joerg Baten 156 ülkenin kayıtlarını 1810’dan bugüne kadar incelemiş ve bu durulmayı açıkça görmüş.  Örneğin kuzey Avrupa ülkelerinde 20 yaşındaki gençlerin boyunun son 10 yıl içinde hiç artmamış olduğunu söylüyor.  Hatta Afrika ülkelerinde boylarda kısalma eğilimi izlenmiş.

Bazı araştırmacılar bu tür olguları beslenme alışkanlıklarının değişmesine, örneğin süt ve etin daha az kullanılıyor olmasına bağlıyorlar.  Öte yandan Almanya’da anne ve babaları uzun süre işsiz kalmış çocukların daha kısa boylu geliştiğini saptayanlar var.

Norveç’te dikkat çekmiş bir olgudan söz ediliyor.  Askerlik yapmaya gelen gençlerde son 20-25 yıl içinde yapılan sistematik zekâ testleri şaşırtıcı bir sonuç vermiş: IQ’de (zekâ bölümü/zekâ katsayısı) belirli bir düşüş var.  Benzeri sonuç Avusturalya, Danimarka, İngiltere, İsveç. Finlandiya, Hollanda ve Fransa’da da gözlenmiş.

Ayrıca biliniyor ki, çocuk bekleyen bir annenin tiroidinde olumsuz etkilenme olursa çocuğun zekâsında bozukluklar beliriyor.  Yeni doğmuş çocuğun ilk gelişme yıllarında derisi, iskeleti, kasları, kalp ve damar sistemi zararlı anlamda etkileniyor. Boy uzamasına bile olumsuz imza atıyor bu durum.

Tartışılamayacak bir veri: 1970 ile 2010 arasında kimyasal madde üretimi 300 kat artmış.  Bu maddeler büyük çoğunlukla beslenme ve benzeri sistemlerde devreye girmiş.  Laboratuvar çalışmaları göstermiş ki, 450 milyon yıldan beri oldukları gibi kalmış olan kurbağalara kimyasal moleküller verilince sistemleri birden olumsuz olarak etkileniyor.  Başka bir deyişle, konu ekolojik bir boyut kazanıyor.  Doğal üretimden kopup uzaklaştıkça, kimyasallara bağımlı bir yaşam tarzına sarılınca, kirliliği durmadan artan hava ortamında var olmaya çalışınca insan bedeninin performansı bozuluyor.

İklim değişiminin ve bunun yarattığı şiddetli doğal olayların da tarımsal üretimde kalite kaybına neden olduğu söyleniyor.  Bazı bilginler beyinle ilgili birçok eylemi elektronik araçlara terk ettiğimize, dolayısıyla hafızamızı daha az kullandığımıza işaret ediyorlar.  Ekonomilerin giderek daha az zihinsel iş sunduğuna dikkat çekiyorlar; insanların alışılmışa ve tekrara dayanan basit faaliyetlere itildiğine değiniyorlar.  Bir bilgin şöyle diyor: “Çocuklar giderek okumaktan ve düşünmekten kopuyorlar.  Bunların yerine bilgisayar oyunlarıyla yetiniyorlar.  Unutmamak gerekir ki zekâ, bir bakıma, sürekli antrenman gerektiren bir araçtır.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 7.5.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Sandrine Cabut ve Nathaniel Herzberg, Le Monde, 2.1.2017 – Linda Geddes, Nature, 5.10.2016

Genel Konular, Nüfus, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | 1 Yorum

Geleceğimizi bekleyen ciddi meselelerle ilgili bir uyarı

Karşılaştığımız sayısız günlük mesele bizleri dar bir çerçevede, kısa vadede, güncel boyutta düşünmeye zorluyor.  Ama dünyanın tamamını sarıp uzun yılları kucaklayan, geniş kapsamlı sorunlar da var.  Özellikle şimdiki gençlerin geleceğini etkileyebilecek devasa sıkıntılar.  Birleşmiş Milletler’in bir raporu bunları derinlemesine ele almış ve altı ana sorun olarak işleyip sergilemiş.  Uyarmış bizleri.  Rapordaki imzalardan biri Nergis Gülaşan.

Gülaşan Boğaziçi Üniversitesi’nden ekonomist olarak mezun olmuş.  Daha sonra Barselona Üniversitesi’nde ve New York Üniversitesi’nde mastır yapmış.  Barselona’da bir süre asistan olarak görev yaptıktan sonra UNDP’de çalışmaya başlamış.  10 yıldan beri orada araştırmacı.  Raporda imzası olan diğer araştırmacı ise Esuna Dugarova.

Rapor Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Birleşmiş Milletler Toplumsal Gelişme Araştırmaları Enstitüsü’nün (UNRISD) damgasını taşıyor.  Bunun kaynağında gene Birleşmiş Milletler’in imzasını taşıyan bir belge var.  Üye ülkelerin tamamının onay verdiği bir politika belgesi: Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (Sustainable Development Goals- SDGs).  Belge yeryüzünde 2030’a kadar fakirliği bitirme, eşitsizlikleri sona erdirme, herkesi içine alan barışçıl bir ortam kurma ve doğal, çevresel kaynaklara sahip çıkma çağrısı yapıyor.  17 hedef tanımlayarak.

Gülaşan ile Dugarova’nın çalışması ise bu çağrının önerdiği politikayı ters yönde etkileyecek ve şiddetlenerek dünyayı ve insanlığı tehdit edecek olan tehlikelere ve darboğazlara odaklanıyor.  Başka bir deyişle hepimizi uyarıyor.  Kapsamlı bir rapor.  100 sayfa kadar. 250 dolayındaki kaynak eserden yararlanmış.  Raporun tanıtımına buradan ulaşabilirsiniz.  (Raporun kendine ise gönderme yaptığımız bu sayfanın sağ üst köşesinden gidiliyor.)

Araştırmacılar, önümüzdeki 10-15 yıl içinde daha da ciddileşeceğini saptadıkları sorunları altı ana başlık altında sergilenmişler.  Özetle şöyle:

Fakirlik ve eşitsizlikler.  Son 10-15 yıl içinde fakirliğin azalması konusunda dünya çapında olumlu gelişme oldu.  Örneğin çocuk ölümleri azaldı, daha sağlıklı yaşam ortamları kazanıldı ve temiz suya ulaşım olanağı arttı.  Ancak bu genel gelişmelerin yanında bazı bölgelerde ve bazı ülkelerde ciddi dengesizlikler belirdi.  Aşırı fakirlik içinde var olmaya çalışan kişilerin sayısı 1,6 milyara ulaşıyor.  Şiddetlendiği gözlenen politik krizler ters yönde etki yapıyor.  Bu arada gelir dağılımında da büyük çarpıklıklar gözleniyor.

Demografi.  Nüfus patlaması, yaşlanma, göçler, kentleşme gibi dinamikler gittikçe artan sorunlara kaynak oluyor.  Örneğin 2015’te dünya nüfusunun %12,3’ü 60 yaşı aştı.  Gene 2015’te 244 milyon kişi başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı.  Ülke içi göç de aşırı boyutlara vardı.  Bu olgu göç eden kişilere bazı iyi yaşam koşulları sunmakla birlikte, toplumsal gerilimlerle sürtüşmelere ve aile yapısında değişikliklere neden oluyor, fakirliği arttırıyor ve çevresel risklere kaynak oluyor.

Çevresel bozulma ve iklim değişimi.  Hava, toprak, deniz kirlenmesinden ormanların yok olmasına, su kaynaklarının yetersiz kalmasından biyoçeşitliliğin bozulmasına kadar uzanan ekoloji sorunlarıyla sürekli karşılaşıyoruz.  Nüfus patlaması, kirli teknolojiler, aşırı tüketimin zorladığı kaynak sömürüsü gibi etkenler bu gelişmeleri durmadan tetikliyor.  İklim değişimini ürkütücü boyutlara iterek… doğal afetlere neden olarak… sağlık sorunları yaratarak… beslenme sıkıntılarına kaynak olarak… büyük çaplı göç hareketlerine zemin hazırlayarak…  Üstelik, bu tür zorlukların ağır faturasını olaylara neden olan halklar değil de, hiç ilgisi olmayanlar ödüyor.  Bu durumun ileri yıllarda devam edeceği düşünülebilir.  Sürdürülebilir kalkınma hedeflerini olumsuz yönde etkileyerek…

Krizler ve şoklar.  Ekonomik şoklar, finansal krizler, orada burada patlayan büyük çatışmalar, ciddi hastalık salgınları sürdürülebilir kalkınmaya gidişi ciddi olarak aksatıyor.  Örneğin son on yıl içinde krizlerin yarattığı göç hareketlerinde %75’lik bir artış yaşandı.  Oldukça yavaşlamış bir ekonomik büyüme gözleniyor.  Şu anda dünya çapında 201 milyon kişinin işsiz olduğu tahmin ediliyor.  Bunların 71 milyonu ise gençler.  800 milyon kişi de ciddi açlık çekiyor.

Kalkınmanın finansmanı.  Bu konuda şu anda uygulanan sistemler yetersiz kalıyor.  Mevcut düzenlerin iyileştirilmesinin yanında yepyeni oluşumların devreye girmesi gerekiyor.

Teknolojik inovasyonlar.  Son dönemlerde yaşanan teknolojik gelişmeler sağlık, eğitim ve çevre gibi alanlarda önemli atılımlar getirdiler ve gelişme hedeflerine önemli katkı yaptılar.  Etken ilaçlar, değişik tedavi yöntemleri gibi…  Bilgisayar uygulamaları gibi…  Ya da güneş, rüzgâr benzeri temiz enerji olanakları gibi…  Ancak yepyeni sorunlara da kapı açıyorlar.  Örneğin bilgisayarların önümüzdeki 10 yıl içinde bilgi alanında çalışan 140 milyon kişinin işini devralacağı ileri sürülüyor.  Öte yandan yapay zekâ çözümlerinin de orta seviyeli maaşla çalışanların %30’unu işsiz bırakacağı tahmin ediliyor.

Özetleyerek söylemek gerekirse, rapor hepimizin önünde hayli çetin bir yol olduğuna işaret ediyor.  Tutarlı politikaların tanımlanmasına, bunların inançlı biçimde yürütülmesine, sağlam işbirliği ortamlarının kurulmasına, etkili katılım düzenlerinin geliştirilmesine dikkat çekiyor.

Mevcut politik sistemler bu karmaşık ve güçlü çabanın altından acaba kalkabilecek mi?

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.5.2017 /  Yararlanılan kaynak: Esuna Dugarova, Nergis Gülaşan, The Guardian, 14.4.2017

Ekoloji Politikası, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum