Batı dünyasının Afrika’ya sunup durduğu berbat armağan

Bu armağanın adı “akaryakıt”.  Ama benzinin ve mazotun olabildiğince pisi, kirlisi, zararlısı.  Batının büyük yakıt firmaları bunların en berbatlarını yıllar boyu Afrika’ya aktarmışlar.  Orayı bir çöplük gibi kullanarak.  Ama tabii, getirisini de cebe atarak.  Bu, sıradan bir çevre derneğinin iddiası değil.  Hollanda’nın resmi bir araştırma ve teftiş kurulunun uzun süren incelemeler sonunda duyurduğu kesin yargı.

İşin özü ve girdisi çıktısı şöyle.  Batıda birçok ülke, özellikle Avrupa Birliği akaryakıt firmalarının satışa sunacağı benzinle mazotun kalitesi konusunda çok hassas davranıyor ve normlar saptıyor.  Bunlarda zararlı maddeler için üst sınır belirliyorlar; eldeki akaryakıtın bu çerçeve içinde arındırılmasını istiyorlar.  Bu sınırların üstüne çıkmak yasak ve ağır cezası var.  Ama firmaların elinde kötü kaliteli akaryakıt ister istemez birikiyor.  Çare bunları sarıp sarmalayıp kalite konusunda fazla titiz davranmayan Afrika piyasasına sürmek.

Konuya ilk kez İsviçre’de kurulu bir örgütlü toplum kuruluşu, Public Eye, parmak basmış; iki yıl önce.  Hollanda’daki devlet araştırması bundan sonra başlamış.  Ortaya çıkan sonuçlardan birini örnek göstermek mümkün.  Bunlardaki kükürt oranı, ciddi sağlık zararı olduğu için, aşırı ölçüde sınırlandırılıyor.  Firmaların Afrika’ya sattıkları akaryakıtlarda Avrupa Birliği’nin standartlarının 200 ile 1.000 katı üstünde kükürt saptanmış.  Firmalar kendi aralarında buna “Afrika standardı” diyorlarmış.

Hollanda Teftiş Kurulu’nun 9 Temmuzda yayınladığı rapor bu skandalı açıkça ortaya koyuyor.   Bu araştırmada Rotterdam’dan, Amsterdam’dan Afrika’ya doğru yola çıkmak üzere olan 44 tanker ele alınmış ve taşıdıkları yük analiz edilmiş.  Yapılan araştırmalarda bunlarda kanser tetiklediği saptanıp çoğu yerde yasaklanmış olan manganez ve benzenin bulunduğu görülmüş.  Afrika’ya büyük firmaların sevk ettiği akaryakıtların %50’si bu iki limandan, bir de Belçika’daki Anvers’ten yola çıkıyor.  İşlemleri de bu limanların çok yakınlarındaki büyük rafinerilerde yapılıyor.

Araştırmacıların belirttiğine göre bazı firmalar ellerinde birikmiş olan zararlı ve zehirli maddeli yakıtları, göze batmasın diye, yalnızca Afrika kıyılarına varıldığı zaman tankerlerin içinde elden geçiriyorlar ve diğerleriyle karıştırıyorlar.  Kullanımda aşırı hava kirliliğine davetiye çıkararak.  Dünya Sağlık Örgütü ise her yıl 7 milyon kişinin bu tür akaryakıtların yarattığı hava kirliliğinden öldüğünü duyurup duruyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz rapor yakında Hollanda Parlamentosu’na sunulacak.  Bunun sonunda bazı davaların açılıp ağır cezaların devreye gireceği söyleniyor.  Umarız, firmaların ülkemize ittikleri benzin ve mazotlar genel normlara çok daha uygundur.

Atila Alpöge, Ekogazete, 14.7.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Joan Tilouine, Le Monde, 13.7.2018 – Public Eye, 11.7.2018

Reklamlar
Enerji, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Azman güneş santralı geliyor, kömürün geleceği kararıyor

Hint hükumeti kafaları karıştıran bir açıklama yaptı: “Şimdiye kadar görülmemiş büyüklükte bir güneş santralı inşa edeceğiz.  Hazırlıklarımız bitti.  Önümüzdeki yıl içinde ihaleye çıkıyoruz.”  Bu santral 100 milyar vat elektrik üretecek.  Görülmemiş bir büyüklük bu.  Şu anda sözü edilen en büyük güneş santralı yalnızca 10 milyar vat üretebiliyor.  Dev proje hem şaşkınlık yarattı, hem de sorgulama.

Sorgulama dedik.  Alternatif enerjiye inananlar bile bazı sorularla bocalıyor: “O kadar büyük araziyi nerede bulacaklar?  Bunu tüketecek kullanıcı potansiyeli var mı?  Bunun gerektirdiği akıl almaz çaptaki dağıtım şebekesini oluşturmak kolay mı?”  Projeyi gerçekçi bulmayan, ‘bu kadar büyüklüğe gerek yok’ diyen ekoloji uzmanları bile çıktı.  Ama bu duyurudan keyiflenenler de belirdi.  “Hindistan bütün dünyaya, bütün hükumetlere rest çekiyor, ‘Haydi buyurun, peşimden gelin’ diye hava basıyor!” diyenler de var.

Ama not etmek gerekir ki, Hindistan 1,3 milyar nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri.  Ve hızlı bir ekonomik atak yaşıyor.  Bu yüzden konuya sakin kafayla eğilince bazı olgular ve gözlemler çıkıyor ortaya.  Bunların bütün dünyaya gönderdiği bir mesaj var.  Hindistan’da olup bitene bir göz atalım:

  • Elektrik enerjisi halkın büyük çoğunluğuna ulaşamıyor. 200 milyon Hintli elektrik kullanmıyor, kullanamıyor.  Bunlar uzak yerlerde, köylerde yaşayan aileler.
  • Hem elektrik kullanımını yaymak, hem de patlayan ekonomiye hızla enerji sağlamak gerekiyor.
  • Bu nedenle yakın zamanlara kadar Hindistan kömür temelli enerjiye aşırı ağırlık vermişti.
  • Hatta bir firmanın Avustralya’dan kömür çıkarıp ülkeye getirmesine önayak olmuştu. Bu baş döndürücü bir kömür projesi olacaktı.
  • Ama bu yaklaşımın korkunç bir hava kirlenmesi yarattığı görüldü. Hindistan kentleri nefes alınmaz hale gelmişti.
  • Paris iklim antlaşmasıyla birlikte Hindistan radikal bir politika değişikliği yaptı.
  • Üstelik temiz kaynaklı enerji maliyetleri hızla düşmekteydi. Bu düşüşün yanında kömüre yönelme aşırı maliyetli kalmaktaydı.  Aradaki farkın %50’yi bulduğu hesaplanıyor.  Bu ortamda kömüre dayalı enerjide ısrar etmenin anlamı kalmıyor.
  • Bu düşüncelerle Hindistan geçtiğimiz yedi yıl içinde 550 kömür projesinden vaz geçme kararı aldı.

Bu gelişmelerin ışığında yepyeni bir enerji politikası oluşuyor Hindistan’da.  Yetkililerin söylemi de ilginç:

  • “Biz endüstri devrimini kaçırdık.  Ama sayısal devrimi, elektronik devrimi yakaladık.  Şimdi ise temiz ve yenilenir enerjide liderliğe oynuyoruz.”

Acaba kömür santralları yapmakta ısrar edenler bu gidişe ne diyor?

Atila Alpöge, Ekogazete, 4.7.2018 / Yararlanılan kaynak: Michael Safi, The Guardian, 30.6.2018.

Ekoloji Politikası, Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünyada 1.200 adet özel çevre ihtisas mahkemesi var

“Bu lafı da kim uydurmuş” deme şansımız yok.  Kaynak Birleşmiş Milletler.  Resmi kayıtlara göre birçok yerde konu ciddiye alınıp ihtisas mahkemeleri kurulmuş.  Bizdeki özel terörizm mahkemeleri gibi.  Bu ihtisas mahkemeleri önlerine düşen çevre konularını bilgiyle, yetkiyle değerlendirme yeteneğine sahip.  Yani bir boşanma davasından hemen sonra yargıçlar “Bu da neymiş?” diye şaşkınlıkla bir çevre meselesine eğilmiyorlar.

Genelde, ihtisas mahkemeleri özel, dar kapsamlı ve uzmanlık isteyen konularla uğraşıyor.  Ülkemizde de bu tür mahkemelere bir hayli örnek var.  Örneğin, boşanma ve benzeri konulara eğilen aile mahkemeleri… Kadastro mahkemeleri… Fikrî-sınaî haklar mahkemeleri… Çocuk mahkemeleri… Denizcilik mahkemeleri… Ve benzerleri.

Birleşmiş Milletlerin sözünü edip sayısını verdiği ihtisas mahkemesi ise yalnızca çevre konularına sahip çıkıyor.  Çevre koruma, çevreye sahip çıkma, çevreye zarar verme gibi meseleleri yargılıyor.  Aşağıdaki harita oluşumun ne kadar yaygın olduğu hakkında fikir veriyor.  Bunda yalnızca çevreyle ilgili konulara eğilen mahkemelerin olduğu ülkeler görülüyor.

On yıl önce yalnızca 350 özel mahkeme varmış dünyada.  Şimdi 44’e yakın ülkeye yayılmışlar ya da yayılmak üzereler.  Sayı da 1.200 dolaylarına varmış.  Tabii değişik düzeylerde olabiliyor bunlar.  Merkezi devlete bağlı oldukları gibi, eyaletlerle yerel yönetimlerin de oluşturduğu sistemler söz konusu.

El Salvador’dan bir örnek.  Büyük bir inşaat sırasında atık sular oraya buraya gelişi güzel saçılıyor.  O mahallede oturan halkın suyunu kirleterek, kullanılmaz hale getirerek.  İlk şikayetler bir işe yaramıyor.  Sonunda bu özel yargı devreye girince inşaat derhal ıdurduruluyor.  Bu ülkede eskiden bu tür meselelere genel mahkemeler bakarmış; ama davaların hep büyük girişimcilerden yana sonuçlandığı görülünce 2014’te ihtisas mahkemeleri kurulmuş.  Sonuç ortada.  Davalar (normal mahkemelerde olduğu gibi) zamana yayılıp laçkalaşmıyor artık.  Daha bilinçli ve dengeli kararlar çıkıyor.  Özellikle hem idarelere, hem de şikayetçilere daha ucuza mal oluyor.

İlginç bir boyuta daha işaret ediyor El Salvador uygulaması.  Eskiden halk çaresiz kaldığı ve yıllarca uğraşmaktan korktuğu için çevre meselelerini yargıya getirmezmiş.  Şimdi bu tavır değişmiş.  Halk için de, çevresel sorun yaratabilecek firmalar için de çevre hassasiyeti hayli gelişmiş.

Bu gelişmenin temelinde iklim değişimi olgusunun ne kadar ciddi olduğunun kavranması yatıyor.  Bir de dünyanın içine yuvarlanmakta olduğu çöküntünün insanın yaşamsal haklarını (özellikle gelecek kuşakların haklarını) şiddetle zedelediğinin anlaşılması.  Ayrıca genel yargı sisteminin büyük ölçüde yetersiz kaldığının görülmesi.  Politikacı açısından da çevre yasaları çıkarıp ‘görevim bitti’ diye rahatlamanın yetersizliği söz konusu.  Özel yargı sistemi yasa yapmaya bir anlam kazandırıyor.

Gerek suları, gerekse havası yıllardan beri aşırı kirlenen Hindistan 2012’de Ulusal Yeşil Mahkemeler oluşturmuş.  Bunlarda çevre konularında özel yetişmiş yargıçlar görev alıyor.  Seçkin uzmanlar da bu çabayı sürekli olarak destekliyor.  Ancak, daha da ilginç bir yanı var bu girişimin.  Yargılamanın sonunda yargıç şöyle ya da böyle bir karar verip kestirip atmıyor.  Sistem tarafları bir araya getirip anlaşmaya, ortak çözümler oluşturmaya da çalışıyor.  Ve yargıç davayı 6 ayda bitirmek zorunda.

Avustralya ise benzeri bir oluşumu 1980’de gerçekleştirmiş.

Bu anlamda önemli bir gelişme de Fransa’da gözleniyor şimdi.  Geçen hafta hükumet, Fransa’nın çevre bilincine sahip çıkma hedefini anayasanın ilk maddesine ekleyeceğini açıkladı.  Mevcut kısa madde temel yapıyı belirliyor ve ülkenin bölünemez, laik, demokratik, toplumcu ve eşitlikçi olduğunu vurguluyor.  Yeni eklentiyle çevre, iklim ve biyoçeşitlilik ana hedeflerden biri olacak.  Politik yapı, yönetim kademesi ve yargı sistemi bunlara sahip çıkma zorunluluğuyla karşı karşıya kalacak.

Bu noktada belirtelim ki, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2016’da yayımladığı bir rehber var: “Environmental Courts and Tribunals: Guide for Policy Makers”.  142 sayfalık bu kitap çevre mahkemeleri kavramını açıklıyor ve dünyada görülen değişik modelleri inceleyip irdeliyor.  Rehberin sonunda verilen listeye bir göz atalım.  Bunda bu tür yargı sistemini uygulayan ülkeler sıralanıyor.

  • ABD, Antigua ve Barbuda, Avustralya, Avusturya,
  • Bangladeş, Belçika, Bolivya, Brezilya,
  • Çin, Danimarka, El Salvador, Finlandiya, Filipinler,
  • Gambiya, Guatemala, Güney Kore, Hindistan,
  • İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç,
  • Jamaika, Japonya, Kanada, Kenya, Kosta Rika,
  • Malta, Malezya, Mauritius, Nikaragua, Nijerya,
  • Pakistan, Paraguay, Peru, Samoa, Sri Lanka, Şili,
  • Tayland, Trinidad ve Tobago, Yeni Zelanda, Yunanistan

Atila Alpöge, Ekogazete, 23.6.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Anna-Catherine Brigida, Ensia, 24.4.2018 – Simon Roger, Le Monde, 23.6.2018

 

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Su! Su! Bir yudum su!” çığlıkları kapıya dayanmak üzere

Bu çığlık bir korku filminin rahatsız edici sahnesinden değil.  Uluslararası kuruluşların ve araştırmacıların gözlemleyip saptadıkları, daha da ötesi, üzerinde anlaştıkları bir olgu.  Ciddi boyutlu bir su krizine doğru adım adım ilerliyoruz.  15-20 yıl içinde içecek su bulmakta sıkıntı çeker olacağız.  Hatta oradan buradan gelen haberlere göre daha şimdiden bu çıkmazın içinde bocalayan sayısız toplum var.

“Su”dan söz ediyoruz diye, bu saptamayı “Boş ver!  Bunlar sudan laflar!” diye geçiştirmemek gerekiyor.  Aşağıda ünlü bir süpermarket zincirinde çekilmiş bir fotoğrafı görüyorsunuz.  Bu, Avustralya asıllı 90 yıllık Woolworths adlı şirket.  900’e yakın mağazası var ve 100.000 kişi çalıştırıyor.  Burası bile zaman zaman satacak su bulamıyor.

Aslına bakarsanız dünyamızda gerçek anlamda su bolluğu var.  Yeryüzünün dörtte üçü denizlerle kaplı ve durmadan yağmur yağıyor.  Ama bu zenginliğe ulaşıp ondan yararlanmak hiç de kolay değil.  Deniz suyunu içemiyoruz.  Öte yandan bazı yerler su zengini iken diğer yerler aşırı kurak.  Ve suyu taşıyarak uzaklara götürmek hayli zor ve yüksek maliyetli.

Daha da beteri, çok değişik biçimlerde kullanıyoruz: beslenmede, temizlikte, tarımda, endüstride, inşaatlarda.  Bu kullanımlar kişi başına durmadan artıyor.  Aynı zamanda, yeryüzündeki nüfus da hızla büyüyor.  Bugün 7,5 milyar olan dünya nüfusunun 30 yıl sonra 10 milyara ulaşacağı biliniyor.  Demek ki su talebi katlanarak büyüyecek.

Günümüzde 844 milyon kişi hemen yakınında su olmadığı için aşağı yukarı yarım saat uzaklıktaki su kaynaklarına gitmek zorunda.  Resmi istatistikler, her yıl 300.000 çocuğun temiz su bulamadığı için ishal olup öldüğünü duyuruyor.  Ekonomik etkinliklerin ürettiği atıklar mevcut su kaynaklarını durmadan kirletiyor; içmede, tarımda kullanılamaz yapıyor.

Bu arada, su kullanımıyla ilgili birkaç çarpıcı rakam da verelim.  (Aşağıdakiler gelişi güzel, uyduruk değerler değil; yürütülmüş ciddi araştırmaların sağladığı veriler.)

  • Çok iyi kapatmadığımız musluğumuz tıp tıp damlıyorsa, her yıl 300 litre suyu boşa akıtmış oluyoruz.
  • İçtiğimiz bir fincan kahvenin üretimi için 130 litre su harcanıyor.
  • Giydiğimiz tişörtün yapım süreci (malzemesi dahil) 2.500 litre su gerektiriyor.
  • Blucinimiz ise 10.000 litre suya mal oluyor.
  • Yeryüzündeki suyun %70’ini tarım çekip alıyor.

NASA’nın 14 yıl boyunca uzaydan yürüttüğü gözlemlere dayalı bir rapor geçenlerde (16.5.2018) Nature dergisinde yayımlandı.  Bunda 19 bölgenin giderek ve hızla su krizine doğru ilerlediği saptanmış.  Bunların arasında Kaliforniya, kuzey-batı Çin, kuzey-doğu Hindistan ve Orta Doğu var.  Örneğin koca Aral gölünün adım adım yok olduğuna 4 yıl önceki bir Ekogazete yazısında değinmiştik.  Aşağıdaki resme benzer bir dünya mı bekliyor insanlığı?

Araştırmacılar böyle bir geleceğin çaresiz bir kader olmadığında anlaşıyorlar.  Ancak devletlerin ve politikacıların günlük, noktasal, kısa süreli çıkarlar çerçevesinde düşünmeyi bırakıp uzun vadeli, geniş kapsamlı ve sistemli bir yaklaşıma geçmeleri gerektiğini vurguluyorlar.  Başka bir deyişle, çareler hâlâ mevcut; daha hâlâ önlem alma vakti ve şansı var.  Örneğin, Dünya Bankası geleceği karanlık duran su krizine karşı yapılabilecek girişimler olduğunu belirtiyor.  “Her yıl toplamda ve dünya çapında 25 milyar avroluk yatırım yapılabilse, bu politika kısa sürede yıl başına 70 milyar avroluk ekonomik yarar sağlar.” diyor banka.

Atila Alpöge, Ekogazete, 20.6.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Fiona Harvey, The Guardian, 18.6.2018 – Fiona Harvey, The Guardian, 16.5.2018 – Joan Vidal, The Guardian, 31.8.2016

Doğal kaynaklar, Su içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bol övgü alıyor, ama ağır yergi de geliyor: Bisiklet

Övgüler Kopenhag’dan geliyor.  Yergiler ise Çin’den.  Birinde eşi görülmemiş başarı var.  Ötekinde ise akıl almaz bir rezillik.  Hem de başka ülkelere bile yayılıp duran tatsız bir durum.  Bisiklet hep daha sağlıklı, daha çevre dostu diye bilinirdi.  Şimdi kötü kullanımları, zararlı yönleri, hatta çevre düşmanı hali ortaya çıkmaya başladı.  Övgülere de, yergilere de bir göz atalım.

Kopenhag.  Bisiklet cenneti.

Geçenlerde bu kentte yapılan bir araştırmadan ilginç sonuçlar elde edilmiş.  Bunlardan biri, kent içi ulaşımda yıllar boyu yaşanan değişimi yansıtıyor.  Aşağıdaki grafik Kopenhaglıların son 45 yıl içinde bir yerden bir yere neyle, nasıl gittiklerini yansıtıyor.  Burada kent merkezine giren otomobil ve bisiklet sayıları veriliyor.

Bir de yollar nasıl kullanılıyor, ona bakalım.

Peki, bisikleti niye tercih ediyorlar?  Bunun belirgin bir nedeni var mı?  Yürütülmüş kamuoyu araştırmaları şöyle bir sonuç vermiş.

Bu yaklaşımın mantıklı olduğu anlaşılıyor.  Çünkü kent merkezinin bir ucundan öteki ucuna otomobille ya da bisikletle gitmek arasında önemli bir fark var.  Bu yolculuk otomobille 37 dakika sürüyor.  Bisikletle 13 dakika.

Çin.  Bir zamanlar bisikletin baş tacı edildiği ülkeydi.  Sonra birden otomobil bastırdı ve yolları tıklım tıkış doldurdu.  Hava kirliliğini de, ulaşılmazlığı da getirerek.  Bu kez bisiklet yeniden gündeme gelmeye başladı.  Ülke bisiklete dönüş dönemine girdi.

Ama bu kez bisiklet sahibi olmanız gerekmiyor.  Büyük, dev bisiklet şirketlerine üye oluyorsunuz.  Onların hemen her köşe başında bulduğunuz bisikletleriyle elektronik haberleşme yoluyla temas kuruyorsunuz.  Bunlara atlıyor, istediğiniz yere gidip bisikleti oralarda, gelişi güzel bir yerde bırakıyorsunuz.  Şirket kullanma sürenize bağlı bir ücreti banka kartı hesabınızdan çekip alıyor.  Sistem Çin’de çok yaygın.  Ama Batı Avrupa kentleri ile Kuzey Amerika’ya da sıçrayıp yerleşti.

Ama ne var ki sahiplik duygusunun olmaması bisikletin hor kullanılmasına yol açıyor.  Bunların orası burası kırılıyor.  Kazaya uğrayıp parçalanıyorlar; ya da uygunsuz yerlere bırakılıyorlar.  Halka da, belediyelere de büyük zorluklar yaratarak.  Bitmek tükenmek bilmeyen bir çabayla işe yaramaz bu atıklar toplanıp bir araya konuluyor ve kocaman bisiklet çöplükleri oluşuyor.  İşte bir bisiklet yığını.

Ya da atılmış, kırık dökük bisikletler otoparkları işgal edivermiş.

Yol kenarlarına, ormanlık araziye sere serpe yayılmışlar.

Ya da nerede boş alan varsa orası bisiklet çöplüğü olmuş.

Bu tür bisiklet olgusunun elbette ki çevrecilikle, doğaseverlikle, atıklara sahip çıkma duygusuyla, tüketim çılgınlığına karşı olmakla hiçbir ilgisi yok.

Atila Alpöge, Ekogazete, 14.6.2018 / Yararlanılan kaynaklar: The Guardian, 11.6.2018 – The Guardian, 1.5.2018

Kentler, Ulaşım içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Otomobile alternatif dendi, ama benzeri dertler bitmedi

Gelişmiş ülkeler gibi Çin’de de, Türkiye’de de caddeleri gidilemez hale getiren otomobil kullanımına karşı çıkılıyor; hava kirliliğinden ve getirdiği sağlık sıkıntılarından şikâyet ediliyor.  Otobüslere, metrolara öncelik verilmeye çalışılıyor.  Kabul!  Ama bu yaklaşımlar gene de yeterli olmuyor.  Bu ortamda bisiklet kullanımı girdi sahneye, “Alternatif olacak” dendi.  Bir de kaykaylar ve scooterler göründü sokaklarda.  Ama dertler bitmedi.

Önce ‘scooter’ ne, ona bakalım.  (Türkçede ‘skuter’ diye bir karşılık söz konusu.  Fransızcada ise ‘trottinette’ ya da ‘patinette’.)  Bunlarda yalnızca tek ayağın basıldığı madeni bir levhanın önünde ve arkasında tekerlek var.  Bir de önde tutunmaya yarayan bir çubuk.  Öteki ayakla itilip gidiliyor.  Hız bile yapılabiliyor, istenirse.  Ancak bunu motor skuterle karıştırmamak gerek.  Yalnızca ad benzerliği var.  Öteki motorlu; neredeyse bisiklet ile motosiklet arası.  Oturma yeri bile var. Skuter daha basit, daha sade.

Şimdi de ‘kaykay’a göz atalım.  Bu bir bakıma skuterin tutunulmaz olanı.  Yalnızca arkalı, önlü tekerleği olan levha.  Ama gene de öteki ayakla itilerek gidiyor ve üstündekini taşıyıp duruyor.  Ama kaykay bu yazımızın kapsamı dışında.

Dönelim skutere.  Şu anda dünyada birçok kentte (altını çizerek söyleyelim) bir ulaşım aracı olarak devreye girmekte.  Yani bazı kişiler (özellikle gençler) bir skuter ediniyorlar ve gitmek istedikleri yere bununla ulaşıyorlar.  Otomobile, otobüse, metroya binmek yerine.  Daha ucuza, daha çabuk.  İşin fazlası da söz konusu; çünkü bununla ilgili ticari sistemler gelişiyor.

“Ticari sistemler” dediğimiz olgu önce bisiklet kullanımı için ortaya çıktı.  Bisiklet sahipliği yerine kısa süreli kiralama biçiminde.  Şu anda yüzlerce kentte bisiklet bir ulaşım aracı olarak kiralanıyor.  Elektronik sistemlerin kontrolü altında.  Olay bir patlama yaşıyor.  Dünyanın orasında burasında yüzbinlerce (hatta belki de milyonlarca bisiklet) hizmete hazır.  Cep telefonuyla abonelik şifrenizi girerek bir kenarda boş duran bisiklete biniyorsunuz.  İşiniz bitince onu bir yerde bırakıyorsunuz ve kiralama ücretini elektronik yolla girişimci şirkete ödüyorsunuz.

Aynı sistem skuterler için de başlamış.  Şirketler çıkmış ortaya; skuter satın alıp sokaklara bırakmışlar.  Siz de bunlara üye olup hesap açıyorsunuz; bir de kullanım ve ödeme şifresi alıyorsunuz.  Sonra da keyfinizce kullanıyorsunuz.  İşiniz bitince bunu oraya buraya gelişi güzel bırakıyorsunuz.  Başka bir üye bunu terk ettiğiniz yerde görünce alıp kullanıyor.  Bunun ücreti ise şöyle: kullanmaya başlama 1 dolar, kullanımın dakikası 15 sent.

Bunların başka bir özelliği daha var.  Öndeki çubuğu ikiye katlayabiliyorsunuz.  O zaman taşıması çok kolay oluyor.  Ulaşım aracınızı katlayın, toplayın, istediğiniz yere keyfinizce götürün.

Ama “oraya buraya bırakma” eyleminde ciddi bir mesele çıkıyor ortaya.  Şirketlerin bir ölçüde bunlara sahip çıkması gerekiyor.  Örneğin zaman zaman sokaklardan toplanıp belli servis noktalarına getirilmesi.  Bu noktada gençleri devreye alıyorlar.  Çoğunlukla lise öğrencilerini.  Bunlar geceleri sokaklarda tur atıyorlar.  Terk edilmişleri bulunca katlayıp bir araca depoluyorlar.  Sonra da sabah erken saatte, okula gitmeden önce şirketin servis noktasına teslim ediyorlar.  Tanesi için 5 dolar elde ederek.  Ama uzun zamandan beri kaybolmuş olanları bulmuşlarsa o zaman ücret 20 doları bile buluyor.  Bir liselinin anlattığına göre, bir seferinde gecede 600 dolar bile yapmış.

Bu ulaşım türü ABD’nin çoğu büyük kentinde hayli yaygın ve gittikçe de büyüyor.  Avrupa kentlerinde ya da Çin’de bile görülmeye başlanmış.  Ancak konunun bir “ancak”ı da var: tehlike.  Bunlar çok küçük ve insan bedeni kadar incecik oldukları için kolaylıkla kaldırımlarda boy gösteriyorlar.  Siz sakin sakin yürürken birden yanınızdan vız! diye bir skuterli geçebiliyor.  Özellikle yaşlılar çok irkiliyorlar.  Sayıları da hızla arttığı için tehlike olasılığı hayli fazla.

Bazı firmalar bunlara elektrik motoru bile yerleştiriyor.  O zaman hız saatte 24 kilometreye ulaşabiliyor.  Tabii her türlü tatsız kaza söz konusu oluyor.  Öyle ki, bazı belediyeler bunları kullananlardan başlık takmalarını istiyor.  Yoksa ciddi ceza söz konusu.

İşin başka bir yanı da kullanılıp sokaklara bırakılmış, adeta kaldırımlara gelişi güzel atılmış skuter yığınları.  Adeta birer çöplük.  Belediyeler için gerçek bir dert olmaya başlamış bir konu.

Otomobil ulaşımında hız yapanlardan, aracını gelişi güzel park edenlerden şikâyet ederdik.  Şimdi alternatif ulaşım diye karşımıza çıkan bisiklet de, skuter de aynı çerçeve içinde önümüze geliyor.  Bizim kendi kentlerimizde de pizzacıların, lokantacıların motosikletli yemek dağıtıcıları kaldırımlarda cirit atmıyor mu?

Atila Alpöge, Ekogazete, 10.6.2018 / Yararlanılan kaynak: Taylor Lorenz, The Atlantic, 20.5.2018

Kentler, Ulaşım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa bir haber: bugün bütün ülkelerde “Dünya Bisiklet Günü”

Birleşmiş Milletler örgütü 12 Nisan 2018’deki genel kurul toplantısında bir karar aldı.  Bütün ülkelerin oybirliği ile.  En ilgisiz ülkeler bile bu girişimi onayladı ve “Tamamdır!” dedi.  Böylece 3 Haziran bundan böyle “Dünya Bisiklet Günü” oldu.  Resmen kutlanacak.  Her yıl bisiklet severler, bisiklet kullananlar topluca çeşitli etkinlikler düzenleyecekler.  Yeryüzünün orasında, burasında…  Büyüklü, küçüklü yüzlerce, binlerce yerleşmede…

Bu özel günün logosu şöyle:

Birleşmiş Milletler bu girişimi kısaca şöyle tanıtıyor: “Bisiklet basit, güvenilir, temiz, çevre dostu bir ulaşım aracıdır.  Yalnızca ulaşıma yaramaz, sağlığa ve spora da destek verir.  Bisikletlinin bisikletiyle kurduğu ilişki yaratıcılığı ve çevresiyle bütünleşmeyi teşvik eder.  Çevre dostudur bisiklet.”

İşaret etmek gerekir ki, özellikle trafik sıkıntılarının yaşandığı büyük kentlerde otomobil kullananlar bisikletlilere, kimi zaman, düşmanca davranıyorlar.  Ama bisikletliler de bazı gerçekleri onlara anımsatmaktan büyük zevk alıyorlar.  Aşağıdaki gibi.  Burası Marsilya.  Tabelada şöyle yazıyor: “Bisikletle giderseniz yolunuz 12 dakika sürecek.  Otomobille 35 dakika!”

Paris için oluşturulmuş program daha da iddialı.  Kentin sınırlarında 5-6 buluşma noktası tanımlanmış.  Bisikletliler sabahın 7-8’inde buraya belirlenmiş yollardan gelerek buluşacaklar.  Sonra da kentin ana meydanlarından birinde bir araya gelecekler.  Binlercesinin akıp gelmesi bekleniyormuş.  Millet orada, meydanın ortasında, beraberinde getirdikleriyle bir de öğle yemeği yiyecek.  Piknik yapar gibi.  Büyük bir keyifle.

“Dünya Bisiklet Günü” dedik.  Bu tür (“dünya” çapındaki) “bilmem ne” günlerinin kayıtlarına bakarsak bir yılda (yani 365 gün için) ilan edilmiş 478 özel gün görüyoruz.  Bir de bisiklet için özel gün olmuş, fazla mı?

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.6.2018 / Yararlanılan kaynak: Olivier Razemon, Le Monde, 26.5.2018

Ekoloji Politikası, Sağlık - Beslenme, Ulaşım içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın