Paris’te otomobilsiz bir gün yaşanıyor

Paris’in göbeği, 25 Eylül Pazar günü trafiğe kapatıldı.  Çok geniş bir alana (saat 11 ile 18 arasında) otomobil giremiyor.  Bu yasağın uygulandığı bölgede tamamı 650 kilometre tutan sokak ve cadde yayalara, bisikletlilere bırakıldı.  Bu arada şehir otobüsleri (ve tabii metro) normal olarak çalışıyor bu alanda.  Bir de taksiler girebiliyor.  Ancak hız sınırı var:  20 km/saat.paris-1

Yukarıda koyu yeşille gösterilmiş olan bölge trafikten arındırılmış alan.  Burada motosikletler de dolaşamıyor.  Hatta belediyenin sorumlu olup işlettiği “autolib” bile.  (Bu, kentin sayısız köşesine binlerce dağıtılmış olan, elektrikle çalışan ve saatliğine elektronik olarak kiralanan başarılı bir otomobil sistemi.)

paris-2Diğer günlerin gürültülü, kazalara neden olan, hava kirliliği yaratan otomobil trafiği bugün kentin yarısında yerini sokakta oynayan çocukların sesine, kaydırak yapan gençlerin neşesine, binlerce bisikletlinin tur atmasına ve yaşlıların sakin sakin, keyifle dolaşmasına bırakıyor.

Belediyenin bu girişiminin temelinde iki ana hedef var.  Birincisi, motorlu taşıt trafiği nedeniyle gittikçe artmakta olan hava kirliliğini azaltmak.  Gerçekten de, Paris bu konuda sıkıntılı.  İkincisi de, kentin üzerine çökmüş olan otomobil imparatorluğunun belini bir ölçüde kırarak Paris’i zevkle yaşanır bir ortama dönüştürmek.

Aslında bu girişim çok eskilere dayanıyor ve gelişe gelişe büyüyüp sayısız kente yayılıyor.  Şu sıralarda dünyada 1.500’ü aşkın kent Paris’tekine benzer “otomobilsiz gün” düzenliyor.  Geçtiğimiz yıl Ekogazete bu konuyu kapsamlı bir yazıyla sunmuştu.  (Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.)

Atila Alpöge, Ekogazete, 25.9.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Olivier Ramezon, Le Monde, 24.9.2016

Kentler, Ulaşım içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Firmalarla politikacılar “sol göster sağ vur” oyunu oynuyorlar

Sera gazı salan firmalar sıkışmış durumda.  Onların bu rezilliğini bilenlerin, buna kızanların sayısı artıyor.  Yeni politikalar oluşuyor.  Yani firmaların geleceği kararıyor.  Bu durumda ne yapılır?  Çok basit.  Ekoloji dostu numarasına girilir, ama bu gidişe karşı çıkan politikacılara da gizlice, bol kepçe para aktarılır.  Bu soytarılığın sayısız örneği ortalıkta.  Zaten politikacı da bu sahtekârlığa dünden razı.

Reuters haber ajansının yepyeni bir raporu bu durumu açıkça ortaya koydu.  (Rapora buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.)

Kamuoyuna sunulmuş olan bilgilere göre sayısız firma iklim değişimine karşı olduklarını ve gereken önlemleri alacaklarını açıklamışlar geçmiş aylarda.  Ve başkan Obama’nın bu konudaki girişimlerini desteklediklerini bildirmişler.  Ortak olarak imzaladıkları bir bildiriyle.  154 firma.  (Bu konudaki White House açıklaması şurada.)

Ancak Reuters yürüttüğü araştırmada bu firmaların en büyüklerinden neredeyse tamamının iklim değişimini önleme girişimlerine şiddetle karşı çıkan politikacıları büyük oranda beslediklerini saptamış.  Örneğin bunlar Amerikan Kongresinde iklim değişimine karşı çıkan, bu olayın insan yapısı olmadığını savunan, ekoloji düşüncesine azimle saldıran 182 parlamentere ısrarla, büyük oranda bağış yapmış.  Örneğin Pepsi Cola’nın bu tür bağışları 56.500 doları bulmuş.  Dupont’unki ise 40.000 dolara ulaşmış.  Başka bir kuruluşun yaptığı saptamaya göre kongre üyelerinin %63’ü bu oyunun içindeki ‘karşı çıkıcılar’.  Firmaların bunlara yaptığı bağışlar 80 milyon dolara varıyor.  (Ayrıntılı bilgi burada.)

Böylesi “sol gösterip sağ vurma” cambazlığına “yemyeşil yıkama” deniliyor.  Yani ekoloji dostu görünüyorsunuz, sözde çevreci oluyorsunuz, ama el altından ona buna para dağıtarak iklim değişimi çabalarını durdurmaya çalışıyorsunuz.

Yemyeşil yıkayanların son numarası ekoloji düşmanı kuruluşlardan ayrılıp uzaklaşmış görünmek.  “Bunları artık desteklemiyoruz!” diyorlar.  Bu neredeyse bir moda oldu.  Google, Facebook, Microsoft ve Shell böyle bir tavrın içinde.

Peki, firmaların bu sahtekârlığı politikacılara nasıl yansıyor?  Bugünlerde ABD ve Fransa gibi seçim girdabına girmiş iki ülkeye göz atalım.

Fransa’da bir dönem başkanlık yaptıktan sonra tekrar seçilemeyen Sarkozy yeni seçimlere katılma telaşı ve ihtirası içinde.  Orada burada, özellikle büyük şirketlerin patronlarının karşısında yaptığı konuşmalarda iklim değişiminden söz edenleri küstahlıkla suçluyor.  İklimin milyarlarca yıldan beri kendiliğinden, doğal olarak değiştiğini söylüyor.  Buna insanların ekonomik etkinliklerinin neden olduğunu ileri sürmenin mümkün olmadığını ekliyor.  “Ne yani, Afrika’nın göbeğindeki Büyük Sahra’yı çöl haline endüstri mi getirdi?” diyor.  Yeryüzünde çevre sorunları yaşanıyorsa, bunun tek nedeninin dünya nüfusundaki patlama olduğunu iddia ediyor.

Bu ifadeleri kendi kampında olanları bile şaşırttı ve sinirlendirdi.  9 yıl önce başkan seçildiği ilk günlerde düzenlediği ekoloji konulu büyük toplantı anımsatıldı.  Buna yüzlerce kuruluş, uzman ve politikacı katılmıştı.  Onu aşan sayıda çalışma grubu oluşturulmuştu.  Değişik konular günler boyu tartışılmış ve kapsamlı bir yol haritası hazırlanmıştı.  Bir bakıma bu toplantı Fransa için bir dönüm noktası olmuştu.  Sarkozy şimdi bunun tam tersini söylüyor.  Çünkü bazı güçlü kesimler iklim değişimini durdurma atılımlarını artık pek hoş karşılamıyor.

Öte yandan ABD’deki durum da farklı değil.  Hatta daha aşırı ve sıra dışı.  Üstelik mantık dışı.  Başkanlık adayı olan ve şimdilerde ciddi şansı varmış gibi duran Trump bir konuşmasında “İklim değişimi, sera gazı laflarını Çinliler uydurdu.  Bizim ekonomimize baskı getirerek üretimimizi yavaşlatmak, durdurmak için.” dedi.  Çok yakında resmiyet kazanacak olan Paris İklim Antlaşmasını başkan olduğu zaman geçersiz sayacağını ekledi.  Yeraltındaki fosil yakıtların son damlaya kadar çıkartılmasını cesaretlendireceğini, kömüre dayalı enerjiye hız vereceğini belirtti.  Trump güneş enerjisinin aşırı pahalı olduğunu söylüyor.  Rüzgâr enerjisini ise çirkin ve gürültülü buluyor.  Bu son yargısının kaynağında herhalde kendinin İskoçya’da deniz kıyısında kurduğu dev golf sahasının hemen kıyısına İngilizlerin büyük bir rüzgâr santrali kurma projesine olan tepkisi var.

Ancak hemen ekleyelim ki, onun bu densiz çıkışlarına büyük bir tepki geldi.  Amerika’nın Ulusal Bilim Akademisi’nin 375 üyesi (aralarında 30 Nobel ödüllüler olmak üzere) bilginler sert bir bildiri yayımladılar.  Bildiri metnine ve imzacıların listesine buradan ulaşabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 23.9.2016  /  Yararlanılan kaynaklar:  Stéphane Foucart, Le Monde, 17.9.2016 – Gilles Paris, Le Monde, 17.9.2016 – Natasha Geiling, ThinkProgress, 6.9.2016

Ekoloji Politikası, İklim içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

El ele verelim ve elbirliğiyle ortalıktaki pisliği temizleyelim

“Her yer çok pis!  Sokaklar, bahçeler, parklar, ormanlar…  Halk çöpünü atıyor ortalığa.  Umursamadan.”  Böyle söylendiğimiz çok oluyor.  Belediyeden şikâyet ediyoruz.  “Temizlemiyorlar!” diye.  Oysa çözüm var:  Suçlamak yerine kendi kollarımızı sıvamak.  “Let’s Do It” adını taşıyan uluslararası bir girişim bunu gerçekleştiriyor.  2008 yılında Estonya’da başlamış.  Oradan sayısız ülkeye sıçrayıp kök salmış.  Bir ara Türkiye’ye bile uğramış.

Türkiye ilişkisini en sona bırakıp olup bitene bir göz atalım.  Aslında bu oluşumun haberini Ekogazete 4,5 yıl önce vermişti.  Merak ederseniz, buraya tıklayarak habere ulaşabilirsiniz.  Orada 83 ülkenin kol sıvamasından söz etmiştik.  Bu ülkelerdeki 300 milyon kişinin 100 milyon ton çöp toplamasından.

Bu girişimin bugün vardığı noktada “barış ve dostluk duyguları” da var.  Örneğin Balkanlar’da.  Bildiğimiz gibi, allak bullak olmuş, dengesi bozulmuş bir yöre burası.  Milliyet ve din ayrılıkları nedeniyle birbiriyle savaşmış, birbirini öldürmüş, evini yurdunu yitirmiş halkların dünyası.  Bulgaristan’ı, Romanya’sı, Kosova’sı, Bosna’sı, Arnavutluk’u ile.  Bizlerin bile, çoğumuzun, oralardan aile ve göçmenlik öykülerimiz var.  Ama şimdi sınır komşusu halklar bir araya geliyorlar ve elbirliğiyle, güler yüzle, dostça ortalığı temizliyorlar.  Onları çöpler, atıklar birleştiriyor.

Yepyeni örnekler:  Slovenya’da 14 milyon kişi elbirliği yapıp atık topladı.  1990’larda toptan ayaklanıp Çavuşesku’yu devirmiş olan Romanya halkı gene benzeri büyük bir olay yarattı.  Bosna’da ayrık, parçalanmış milliyetler bir araya geldi.  Arnavutluk’ta temizleme eylemi o kadar keyifli oldu ki, millet altı ayda bir toplanıp bir daha temizleme yapıyor.  Hırvatistan’da dört ay önce 55 bin öğrenci seferber oldu ve 37 bin ton atık topladı ormanlardan, ırmaklardan, dağlardan, denizden.  Bu arada, bir ormanın köşesinde unutulmuş bir ceset bile buldular.  En ilginci de Sırbistan;  hükümet bu halk hareketini o kadar beğendi ki, “Sizler çekilin ortalıktan.  Temizliği biz devletçe yapacağız.” dedi.

İşin bambaşka bir boyutu da var.  Bazı gruplar ormanlara yiyecek de bırakıyorlar.  Aç ayılar ve vahşi hayvanlar için.  Onlara yaşam ortamı sağlamak amacıyla.  Örneğin marketlerden tarihi geçmiş yiyecek malzemelerini, lokantaların attığı yiyecekleri toplayıp götürerek.  Her yıl birkaç ton malzemeyi oraya buraya bırakarak.

Sıra geldi (Türkiye boyutundan önce) birkaç fotoğrafa.  Romanya’dan başlayalım.

ROMANYA'DA TEMİZLİKBir de Hırvatistan’dan.

HIRVATİSTAN'DA TEMİZLİKAnlaşılan bu hareketi yürütenler yüze yakın ülkenin arasında ‘önemli ülkedir, ağırlığı vardır’ diye Türkiye’ye de önem vermişler, bize de ulaşmak istemişler.  Anlaşılan birkaç belediyemiz (ama bir kez ve “şan olsun” diye) katılmış bu çabaya.  Biri Üsküdar.  İşte oradaki gençlerimiz.

ÜSKÜDARİşte Antalyalı kardeşlerimiz.

ANTALYA

Bu güzel çocukların keyfine de göz atalım.

ANTALYACI KEYFİAnladığımız kadarıyla Bursa da bu güzel olguya bir ara katılmış.

HAYDİ YAPALIMAncak “Let’s Do It” girişimi böylesine bir kezlik katılım hevesinin ötesinde sürekli çaba gösterecek, kalıcı nitelikli örgütler arıyor.  Devlet, belediye düzeninin dışında.  Örgütlü toplum kuruluşları.  Acaba ülkemizdeki güzelim bazı kuruluşlar böyle bir girişime ilgi duyar mı?

“Let’s Do It” oluşumuna ulaşmak istiyorsanız buraya tıklayabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.9.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Arthur Neslen, The Guardian, 24.8.2016

Atıklar içinde yayınlandı | Tagged | 1 Yorum

51 ülke “Madenciler denizi kirletmesin” demiş, Türkiye karşı çıkmış

Haber saygın gazete The Guardian’dan.  53 ülkenin resmen katıldığı, binlerce katılımcının yer aldığı dev bir toplantı.  Çevre sorunlarının çeşitli boyutları konuşuluyor ve ortak görüş oluşturuluyor.  Bunlardan biri maden işletmelerinin atıklarını, zehirlerini denize boşaltması.  Çin, Rusya gibi büyük maden işleticisi ülkeler dahil 51 ülke bunun yasaklanmasını istiyor.  İki ülke karşı çıkıyor.  Biri Norveç.  Öteki ise…  Türkiye.

Ülkemizi kim temsil etmiş, bizlerin adına kim “Hayır!” demiş?  Bilinmiyor.  Eldeki kayıtlarda birçok ülkenin çevre ile ilgili bakanlarının, bakan yardımcılarının ya da baş danışmanlarının, daire başkanlarının adı var.  Ayrıca devlet dışı örgütlü kuruluşlardan katılanlar…  Uzmanlar…  Binlerce kişi arasında Türkiye’den kim varmış, kim hırsla ayağa kalkıp “İstemezük” diye kafa tutmuş?  Orası karanlık.

Gelelim toplantının ayrıntılarına.  Toplantının yeri Hawaii.  Toplantı tarihi 1-10 Eylül 2016.  Toplantıyı düzenleyen ise Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN).  Bu kuruluş dört yılda bir sayısız (binlerce, sorumlu, saygın) katılımcıyı bir araya getirip politika oluşturma buluşmaları düzenliyor.

Toplantının çalışma grupları 50’yi aşkın ortak karar oluşturmuş.  Bunlardan biri de maden işletmelerinden ortaya çıkan zararlı, zehirli, pis döküntü ve atıkların denizlere, su yollarına umursamazca salıverilmesi.  Denizlerdeki yaşamı allak bulak etme pahasına.  Bu konuda İran, Çek Cumhuriyeti, Filipinler başta olmak üzere çeşitli ülkeler öneri sunmuşlar toplantıya.  Daha önce dediğimiz gibi Çin ve Rusya gibi ülkeler bile destek vermiş öneriye ve onaylamışlar.  Ama Norveç ve Türkiye karşı çıkmış.

“Maden pisliğini sal gitsin” olgusu Norveç’te çok tartışılan, büyük gürültü koparan bir konu.  Ülkenin çarpıcı özellik ve güzelliklerinden biri fiyortlar.  Ama bu canım doğa parçalarının burnunun dibinde maden ocakları var.  İşlemden sonra biriken pislikler doğruca denize boşalıyor.  Olayın çarpıcı tarafı şu ki, ekoloji endişesi alanında çok olumlu yaklaşımları başarıyla göstermiş olan Norveç, resmi ağızlarıyla, bu karara karşı çıkıyor.  “Biz gereken önlemleri alıyoruz zaten” gibisinden.  Nasıl yapıyorlarsa?

Türkiye?

Hawaii kararının metni şurada:  tıklayın.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.9.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Tone Sutterud ve Elisabeth Ulven, The Guardian, 14.9.2016

Atıklar, Denizler - Irmaklar, Ekoloji Politikası, Teknoloji içinde yayınlandı | Tagged , | 1 Yorum

Alzheimer olgusunu ciddiye alıyor muyuz?

Galiba alıyoruz.  Yaşlıların da, gençlerin de endişeyle sözünü ettiği, hatta bazen şakalarına bile kattığı bir hastalık bu.  Yeryüzünde 40-50 milyon Alzheimerli olduğu söyleniyor;  bunun giderek arttığı düşünülüyor.  Tabii katlana katlana büyüyen bir toplumsal maliyet de söz konusu.  Kaynağında ne olduğu daha hâlâ pek bilinmeyen bir olgu.  Büyük ölçüde aileden geldiği söyleniyor.  Yani kader mi?  Acaba?

Bazı yeni bilimsel çalışmalar şaşırtıcı ve beklenmedik açıklamalar getirmeye başladı.  Son bir araştırma ünlü PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences of the USA) dergisinde yayımlandı.  6 Eylül 2016’da.  (Buradan ulaşabilirsiniz.)  Bilginler Alzheimer hastalarının beyinlerinde yaptıkları incelemelerde hava kirliliğinden gelme, yani dışarıdan sızma zararlı parçacıklar saptamışlar.  Aşırı oranda.

Bilim dünyasında, özellikle tıp alanında çarpıcı yankı yaratan bu araştırmaya yakından bakmaya çalışalım.

İngiltere Lancaster Üniversitesinden (Prof. Barbara Maher’in başkanlığındaki) 9 bilim insanı yürütmüş bu çalışmayı.  Meksika’nın ve İngiltere’nin hava kirliliği yoğun olan iki kentinde yaşamış ve yeni ölmüş (kimi 3 yaşında, kimi 92 yaşında) 39 kişinin (ailelerin özel izniyle) beyinlerinden parça almışlar ve incelemişler.  Bunların arasında, özellikle yaşlılarda beyin rahatsızlıkları, değişik oranda bunama eğilimleri ve Alzheimer sıkıntıları olmuş, yaşamlarının son zamanlarında.

beyinİnceledikleri örneklerde yoğun miktarda ‘manyetit’ bulmuşlar.  Nedir manyetit?  Bir demir oksit türü.  Manyetik özelliği çok güçlü olan bir madde.  Örneğin mıknatıs yapımında kullanılıyor.  “Manyetitin beyinde ne işi var?” diyeceksiniz.  Öyle anlaşılıyor ki, bu madde az oranda beyinde normal oranda hep yer alıyor ve olumlu bir işlev de görüyor.

Ancak araştırmayı yürüten ekip, büyük şaşkınlık içinde, beyinlerde akıl almayacak ölçüde aşırı miktarda manyetit saptamış.  Prof. Maher bir gram beyinde adetleri milyonu aşan manyetik parçacıklar bulduklarını söylüyor.  Bunların normal manyetitlerden tamamen farklı oldukları da anlaşılmış.  Biçim, tür, nitelik olarak da otomobillerin egzozlarından, fabrika ve elektrik santrallarının bacalarından salınan manyetitle tamamen aynı oldukları görülmüş.  Yani fosil yakıt ürünü.  Ve örnek beyin sahiplerinin yaşadığı yörelerde yoğun olarak saptanan manyetit.

Ek bir bilgi:  İncelenen beyinlerde platin, kobalt, nikel parçacıkları bile bulunmuş.  Prof. Maher “Bunların beyinde ne işi var?  Kaynak tamamen fosil yakıtlar.” diyor.

Öyle anlaşılıyor ki, yoğun manyetit (yani oksit) saldırısı beynin temel özelliğini oluşturan ve milyonlarca nöronun birbiriyle haberleşmesini sağlayan sistemi etkiliyor.  Ve nöronların birleşme noktalarındaki işlevi oksitleşmeyle aksatıyor, bozuyor.  Sonrası bunama ve daha da ötesi Alzheimer.

Araştırmacılara göre, hava kirliliğinin taşıdığı zararlı maddelerden bazıları burundan bedene girdikten sonra koruma mekanizmalarını, süzgeçleri aşıp ciğerlere gidebiliyor.  Oradan da kana karışıp kalbe bile ulaşıyor.  Ancak manyetitin bu mekanizmaları aşabilme özelliği var.  Bunun sonucu olarak da beynin yapısına doğrudan doğruya bulaşıyor.

Sözünü ettiğimiz araştırmanın çok önemli bir kapı açtığı söyleniyor.  Ancak bilinmeyen ve tam kavranamayan hususlar mevcut.  Bu nedenle yepyeni çalışmalarla bu çizgide ilerlemek gerekiyor.

Bununla birlikte, belki sizleri ilgilendirir diye, bazı eski araştırmalara da gönderme yapalım.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.9.2016  /  Yararlanılan kaynaklar:  Damian Carrington, The Guardian, 5.9.2016 – David Shukman, BBCNews, 5.9.2016

Kentler, Sağlık - Beslenme, İklim içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Beklenen olay bu sabah gerçekleşti ve tarihi adım atıldı

Bir önceki haberimizde bir beklentiyi vurgulamıştık.  “En büyük iki sera gazı salıcısı bir araya gelip COP21 kararına imza basacak.” demiştik.  Bu, gerçekleşti.  Bu sabah.  3 Eylül’de Çin’de.  G20 toplantısından hemen önce.  Çin’in ve ABD’nin başkanları bir araya gelip iklim değişimine karşı etken tavır alacaklarını ifade edip COP21’e imza bastılar.  Artık önemli bir çağ başlıyor önümüzde.

COP21 konusunda sıkıntı vardı.  Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi.  Sayısız ülke (örneğin Türkiye) sorumluluklarına düşeni yapmadıkları için geçtiğimiz Aralık ayındaki büyük toplantının bir fiyasko olduğu düşünülüyordu.  Ama %24’lik sera gazından sorumlu olan Çin ile %14’ten sorumlu olan ABD’nin elbirliği yapması olayı tam tersine dönüştürdü.  Şimdi ötekiler (örneğin Türkiye) kuzu kuzu bu kervana katılmak zorunda kalacaklar.

Başka konularda çekişme yaşayan bu iki ülkenin dünyamızın geleceği konusunda elbirliği yapmış olması tarihi bir olgu olarak selamlanıyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.9.2016  /  Yararlanılan kaynaklar:  Saygın yabancı basının tamamı.

Ekoloji Politikası, Genel Konular, İklim içinde yayınlandı | Tagged , , | 1 Yorum

Geçen yılın “COP”u şimdi “çöp” mü oluyor?

“COP21” den söz ediyoruz.  Hani 2015’in Aralığında Paris’te dev bir toplantı olmuştu.  İklim değişimini kontrol altına alıp yaşamı korumayı amaçlayan toplantı.  195 ülke, binlerce kişi bir araya gelmişti.  Ekogazete olup biteni günü gününe duyurmuştu.  Ve ortaya iddialı bir karar metni çıkmıştı.  Ne oldu?  Şimdi neredeyiz?  Toplantı yalnızca gevezelik mi üretti?  Yoksa bir soytarılık gösterisi miydi?

Olup biteni izleyen gözlemciler ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyor.  Niye diyeceksiniz?  Şöyle açıklayalım.

195 ülkenin en üst düzeydeki temsilcileri günlerce süren toplantıda bir metin oluşturmuşlardı.  Aslında bunun taslağını yüzlerce seçkin uzman, kan ter içinde aylar süren buluşmalarda ortaya çıkarmıştı ve ileri yıllarda insanlığı bekleyen ölümcül tehlikeleri uzaklaştıracak önlemler ve sistemler geliştirmişlerdi.  Paris toplantısında devletler önlerine konulan bu olgun çalışmayı biçimlendirdiler, sonuçlandırdılar.  Bayağı zor tartışmalar ve çekişmeler yaşayarak.

Bu metin o noktada bir ilk adım metniydi ve karar metnine dönüşmesi gerekiyordu.  Bunun süreci ise şöyleydi:  Devletler Birleşmiş Milletlerde bir araya gelecekler ve bunu resmen imzalayacaklardı.  (Bu işlem 22 Nisan 2016’da gerçekleşti ve 195 ülkeden 180’i imzayı bastı.)  Bu ilk adımdan sonra da kararı kendi parlamentolarına götürecekler ve onaylattıracaklardı.

Mesele burada bitmiyor.  Karar metninin uluslararası “antlaşma” olabilmesi için çok önemli iki ölçüt (kıstas) var.  Birincisi:  İmza atmış olan ülkelerin %55’i (yani 99 ülke) parlamento onayı almış olacak.  İkincisi:  Bu 99 ülke havaya salınan sera gazlarının %55’ini üretmekte olacak.

İşte bu iki ölçüt yerine geldiği zaman ülkeleri bağlayan, eyleme geçirilebilecek politikalar, programlar ve eylemler devreye resmen giriyor olacak.

Peki, bugün dört ay sonra neredeyiz?  Birinci ölçütü yerine getiren ülke sayısı yalnızca 25.  Bunların saldıkları toplam sera gazı miktarı ise yalnızca %1,08.  (Bu bilgilerin ayrıntısına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.)

Gelin de bu ortamda karamsar olmayın ve COP21’i ciddiye alın.  Soytarılık diye tanımlamak yerine.

22 Nisan’da imzayı bile basmamış ülkeler arasında bakın nereleri var?  Irak ve Suriye.  (Anlaşılır nedenlerden!)  Suudi Arabistan.  Şili.  Nijerya.  Zambiya.  Yemen.  Ermenistan.  Türkmenistan.  Kırgızistan.  Özbekistan.

Konuyu parlamentoya sunma konusunda bazı ülkeler ciddi davranmıyor.  (Türkiye gibi.)  Bazıları da ciddi zorluklarla karşı karşıya.  Örneğin toplam sera gazının %15,5’ini salan ABD.  Cumhuriyetçi Partinin direnmesi ve aday Trump’ın ileri geri konuşmaları nedeniyle.

Bu arada Çin’den gelen iyi bir haber var.  Dünya sera gazlarının %24’ünü salan bu ülkenin hemen bugünlerde açıklama yapması bekleniyor.  Belki de bu satırları okuduğunuz sırada Çin’de toplanacak olan G20 toplantısında.  Gözlemciler bu girişimin sera gazcı bütün diğer ülkeleri de harekete geçmeye mecbur kılacağını düşünüyor.  Umuyor!

Bakalım yıl sonuna kadar COP21 çöpe atılmaktan kurtulacak mı?

Atila Alpöge, Ekogazete, 31.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Simon Roger, Julien Bouissou, Gilles Paris, Brice Pedroletti, Le Monde, 31.8.2016.

Ekoloji Politikası, İklim içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın