Geçen yılın “COP”u şimdi “çöp” mü oluyor?

“COP21” den söz ediyoruz.  Hani 2015’in Aralığında Paris’te dev bir toplantı olmuştu.  İklim değişimini kontrol altına alıp yaşamı korumayı amaçlayan toplantı.  195 ülke, binlerce kişi bir araya gelmişti.  Ekogazete olup biteni günü gününe duyurmuştu.  Ve ortaya iddialı bir karar metni çıkmıştı.  Ne oldu?  Şimdi neredeyiz?  Toplantı yalnızca gevezelik mi üretti?  Yoksa bir soytarılık gösterisi miydi?

Olup biteni izleyen gözlemciler ciddi bir hayal kırıklığı yaşıyor.  Niye diyeceksiniz?  Şöyle açıklayalım.

195 ülkenin en üst düzeydeki temsilcileri günlerce süren toplantıda bir metin oluşturmuşlardı.  Aslında bunun taslağını yüzlerce seçkin uzman, kan ter içinde aylar süren buluşmalarda ortaya çıkarmıştı ve ileri yıllarda insanlığı bekleyen ölümcül tehlikeleri uzaklaştıracak önlemler ve sistemler geliştirmişlerdi.  Paris toplantısında devletler önlerine konulan bu olgun çalışmayı biçimlendirdiler, sonuçlandırdılar.  Bayağı zor tartışmalar ve çekişmeler yaşayarak.

Bu metin o noktada bir ilk adım metniydi ve karar metnine dönüşmesi gerekiyordu.  Bunun süreci ise şöyleydi:  Devletler Birleşmiş Milletlerde bir araya gelecekler ve bunu resmen imzalayacaklardı.  (Bu işlem 22 Nisan 2016’da gerçekleşti ve 195 ülkeden 180’i imzayı bastı.)  Bu ilk adımdan sonra da kararı kendi parlamentolarına götürecekler ve onaylattıracaklardı.

Mesele burada bitmiyor.  Karar metninin uluslararası “antlaşma” olabilmesi için çok önemli iki ölçüt (kıstas) var.  Birincisi:  İmza atmış olan ülkelerin %55’i (yani 99 ülke) parlamento onayı almış olacak.  İkincisi:  Bu 99 ülke havaya salınan sera gazlarının %55’ini üretmekte olacak.

İşte bu iki ölçüt yerine geldiği zaman ülkeleri bağlayan, eyleme geçirilebilecek politikalar, programlar ve eylemler devreye resmen giriyor olacak.

Peki, bugün dört ay sonra neredeyiz?  Birinci ölçütü yerine getiren ülke sayısı yalnızca 25.  Bunların saldıkları toplam sera gazı miktarı ise yalnızca %1,08.  (Bu bilgilerin ayrıntısına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.)

Gelin de bu ortamda karamsar olmayın ve COP21’i ciddiye alın.  Soytarılık diye tanımlamak yerine.

22 Nisan’da imzayı bile basmamış ülkeler arasında bakın nereleri var?  Irak ve Suriye.  (Anlaşılır nedenlerden!)  Suudi Arabistan.  Şili.  Nijerya.  Zambiya.  Yemen.  Ermenistan.  Türkmenistan.  Kırgızistan.  Özbekistan.

Konuyu parlamentoya sunma konusunda bazı ülkeler ciddi davranmıyor.  (Türkiye gibi.)  Bazıları da ciddi zorluklarla karşı karşıya.  Örneğin toplam sera gazının %15,5’ini salan ABD.  Cumhuriyetçi Partinin direnmesi ve aday Trump’ın ileri geri konuşmaları nedeniyle.

Bu arada Çin’den gelen iyi bir haber var.  Dünya sera gazlarının %24’ünü salan bu ülkenin hemen bugünlerde açıklama yapması bekleniyor.  Belki de bu satırları okuduğunuz sırada Çin’de toplanacak olan G20 toplantısında.  Gözlemciler bu girişimin sera gazcı bütün diğer ülkeleri de harekete geçmeye mecbur kılacağını düşünüyor.  Umuyor!

Bakalım yıl sonuna kadar COP21 çöpe atılmaktan kurtulacak mı?

Atila Alpöge, Ekogazete, 31.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Simon Roger, Julien Bouissou, Gilles Paris, Brice Pedroletti, Le Monde, 31.8.2016.

Ekoloji Politikası, İklim içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Metro istasyonu mu, yoksa yeraltı müzesi mi?

Metro dediğimiz zaman aklımıza ne geliyor acaba?  Kımıldama olanağı bulamadığımız, sırtımıza onun bunun dirseğini yediğimiz, yanımızda dikilenlerin öksürüğünden tıksırığından rahatsız olduğumuz, ‘çabuk gidiyoruz’ diye katlandığımız bir yer mi?  Ama bambaşka bir ortam yaratmaya özenen kentler de var.  İstiyorlar ki, halk burada çekici, keyif verici bir çevre bulsun.  Metroya mecbur kaldığı için çaresiz değil, severek gelsin.

Giderek sanki bir müze oluşturuyorlar yeraltında.  İstasyonları biçimlendirmeye sanatçıları davet ederek…  Onlara “Buyurun, buraya sanatsal bir yaşam verin!” diyerek…

Haklı değiller mi?  “Ana hedefimiz otomobillere hizmet etmektir.  Onlar için yol yaparız, tünel kazarız, köprü inşa ederiz, çok katlı otoparklar yaparız.  Geriye kalanları da, ayakaltından çekilsinler diye koyun sürüsü gibi metrolarla taşırız!” diye düşünen yöneticiler var.  Onların bu çağdışı tavrını bir kenara itip metrolarda keyifli yaşam ortamı yaratmak isteyenler haklı değiller mi?

40 yıldan beri gezi rehberi üreten başarılı bir yayımcı, ‘Petit Futé’ bu anlayışı ciddiye almış ve sitesinde (sayısı çok fazla) keyifli metro istasyonuna yer vermiş.  Gelin, bunlara bir göz atalım.

Napoli’deyiz, Toledo istasyonunda.  Aşağıdaki istasyon 2012’de açılmış.  Tasarım Salvador Dali’nin yakın dostu Oscar Tusquets’nin imzasını taşıyor.  Küçücük mavi ve beyaz mozaikler, bir bakıma yeraltından göğe yükselişi simgeliyor.

İSTASYON01Stockholm.  Kentin ana tren istasyonunun 34 metre aşağısı.  Kaya kazılarak oyulmuş, sonra da olduğu gibi bırakılıp betonla desteklenmiş.  Renkli bir mağara gibi duruyor.

İSTASYON02Moskova.  Ünlü şair Mayakovski’nin adını taşıyan 1938 yapımlı ünlü istasyon.

İSTASYON03Münih.  Kentin ana tren istasyonu olan Marienplatz’dayız.  Aşağıdakinin metro istasyonu koridoru olduğunu düşünmek hayli zor.

İSTASYON04Tayvan’da Formosa Boulevard istasyonu ve “Işık Kubbesi”.  İmza sahibi ünlü İtalyan sanatçı Narcissus Quagliata.  Ortam 4.500 cam panodan oluşuyor ve insan yaşamının öyküsünü anlatıyor: toprak – su – ışık ve ateş.

İSTASYON05Geldik Şangay’a.  “Bund” adlı tünelde bizi bir sürpriz bekliyor.  Gene yeraltındayız, gene bir tür tren söz konusu.  Ama amaç yalnızca ırmağın karşı kıyısına geçmek.  4 dakikalık bir yolculuk.  Ayakta, 5-10 kişilik bir kabinde.  Ama müzik eşliğindeki şaşırtıcı ışık oyunları içinde geçiyor yolculuk.  Kuklalar bile var.  Tünelin duvarlarında videolar sergileniyor.  Geçiş ücreti fazla olduğu halde özellikle turistler akın akın geliyor bu olayı yaşamaya.  İsterseniz buraya tıklayın ve siz de katılın yolculuğa.

İSTASYON06Saint-Petersbourg’un Avtovo istasyonu.  Özenilmiş, bezenilmiş, ışıl ışıl bir ortam.  Seçkin bir şatodayız gibi duruyor.  Göz kamaştıran avizeleriyle.

İSTASYON07Lizbon.  Olaias istasyonu.  Bir renk cümbüşü.  Portekizli sanatçılar her köşeye can katmışlar, yaşam vermişler.

İSTASYON08Kiev.  Zoloti Vorota istasyonu.  Yer granit döşeli.  Ötesi mermer.  Gösterişli avizeler.  Özenilmiş süslemeler.

İSTASYON09Son durağımız Barcelona.  Drassanes durağı.  Kent belediyesi istasyon tasarımını alışılmış dışı, öncü projeler oluşturan ON-A Arquitectura mimarlık bürosuna bırakmış.  Ortaya beyazlıklara sarılmış fütürist bir ortam çıkmış.

İSTASYON10Demek ki, otomobil kullanımını durmadan pompalamayı hedef almış, bunda ısrar eden politikaların ötesinde bambaşka bir dünya mümkün.

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Petit Futé.

Kentler, Ulaşım içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Hangi şirket ne kadar temiz? Bunun listesi yayımlandı.

Yukarıdaki sorunun hedefinde karanlık işler, kirli paralar, çeteler yok.  Gönderme yapılan ‘temizlik’ kavramı ekoloji endişesiyle ilişkili.  İklim değişimine duyarlılık gösteren, temiz ortam yaratmaya çalışan, doğaya saygılı şirketleri içeriyor bu soru.  Aslında şirket dediniz mi, akla kısa yoldan para yapmaya çalışan, her türlü istismarı ayarlayan, doğanın canına okuyan kuruluşlar geliyor.  Ama burada tam tersi söz konusu.

Listeyi BusinessGreen adlı bir kuruluş geçen hafta yayımladı.  Bu kuruluş ekonomik etkinliklerin çerçevesinde ekoloji endişesine eğilen ciddi ve etken çabaları olan saygın bir oluşum.  Yürütmüş olduğu geniş kapsamlı bir araştırmayı sunuyor bu rapor:  ‘Clean 200’.  Rapor temiz enerjiye öncelik veren 200 büyük firmayı listeliyor.  Büyük firma olmanın yanında, kullanılan kıstas gelirlerin en az %10’unun ‘temiz’ kaynaklardan sağlanmış olması.

Bakın, listede tepeden aşağıya hangi firmalar var.  Toyota Motor en tepede yer alıyor.  Hemen peşinden Siemens geliyor.  Schneider Electric dördüncü sırada.  Hemen peşinde Panasonic var.  Vastas Wind yedinci. Philips Lighting sekizinci.  Daha sonra 23. sırada Samsung’u görüyoruz.

Tabii, petrol ve doğalgaz şirketleri listede yer almıyor.  Kömürcüler de öyle.  Bu arada iklim değişimine karşı kampanyalar oluşturan şirketler ya da tropik ormanları kesip biçenler, silah imalatçıları ve çocuk çalıştırmada adı çıkmış olan firmalar bu listede görülmüyor.

Listede adı geçen 200 firmadan 66’sı Çin kaynaklı.  40 şirket ABD’li.  Japonya 20.  Almanya 8, Hindistan 7 ve Kanada 5.  (Görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’nin adı geçmiyor.)

Bu rapor çok ilginç bir olguyu da vurguluyor.  Listede onurla yer alan firmaları ötekilerle, yani çevre kirliliğine çanak tutanlarla kıyaslayınca görüyoruz ki, ‘çevreciler’in yıllık kârı son 10 yılda %22 artmış.  Ötekilerin kârı ise %8’de kalmış.  Başka bir deyişle, ekoloji tasası taşımak artık daha fazla geri ödeme yapmaya başlamış durumda.

Demek ki daha sağlıklı bir dünyaya yavaş yavaş açılmakta olan bir kapının eşiğindeyiz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Michael Holder, The Guardian, 15.8.2016

Ekoloji Politikası, Genel Konular içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

“Bisiklet başkanı” seçtiler; “cennetimiz cehennem olmasın” diye

Söz konusu yer Amsterdam.  Kent nüfusu 1,1 milyon.  Bisiklet sayısı 1 milyon.  Üstelik halk yürümeyi çok seviyor.  Böyle olunca da her köşeden yayalar, bisikletler, mopedler fışkırıyor.  Herkes iç içe girmiş hareket halinde.  Bu karmaşayı yaşayan turistler şaşkın.  Kent ahalisi, gittikçe hızlanan bu gelişmeyi kontrol altına almak niyetiyle bir “Bisiklet Başkanı” seçmiş.  Belediye başkanı seçer gibi.

Bu dediğimiz, abartı gibi durabilir.  Böyle düşünüyorsanız buraya bir tıklayın ve durumu gözleyin.  Karşınıza bir belge gelecek.  Bunun biraz aşağısına inin.  Orada bir video göreceksiniz.  3 dakikalık.  İzleyin.

Bunu kent belediyesi oluşturmuş.  Bir araştırma gereği.  “Kentin bazı yerlerini yalnızca yayalara, bisikletlere ve bir de hafif mopedlere açık yapsak nasıl olur?” diye.  Bu video, sabahın kalabalık saatlerinde yüzbinlerce kişinin kullandığı ana tren istasyonuna bakıyor.  Belediye “Bunlar birbirine girer mi?  Tatsız kazalar olur mu?” demiş.  Sonuç meydanda.  Videoda.  (“Tren istasyonunda bisikletin ne işi var” demeyin.  Bunları treninize alabiliyorsunuz.)

Video 3 dakikalık, ama zaman içinde aralıklarla kaydedilmiş olduğu için 15-20 dakikalık bir gerçeği yansıtıyor.  Bu gerçeğin adı da “bisiklet-yaya birlikteliği”.  İç içe yaşamasını biliyorlar.  Kentte büyüyen çocuklar bu kültürü okul çağlarında ediniyorlar;  çünkü evden okula çoğunlukla bisikletle gidiyorlar.  (Servis minibüsleriyle değil.)  Bizlere şaşırtıcı gelen bu birliktelik halk için doğal bir alışkanlık.

Ama turistler ya da kente sonradan gelenler çoğaldıkça ve kentin hareketli yoğunluğu arttıkça bu düzende aksamalar başlıyor, tatsız bir kargaşaya kapı açılıyor.  Giderek bir sorun demeti çıkıyor ortaya.  Ne yapmalı acaba?  Bu konuyu dert edinecek, çözümler geliştirecek, belediye sistemine öneriler götürüp tavır alacak bir sorumluluk yaratmalı öyleyse.  CycleSpace adlı örgütlü toplum kuruluşu bir öneri geliştirip ahaliye sunmuş.  Fikir kabul görmüş ve Temmuz ayı içinde kent boyutunda genel oylama yapılmış.  Böylece halk “Bisiklet Başkanı”nı seçmiş:  Anna Luten.

ANNA LUTENAnna 28 yaşında.  Halkoylamasıyla seçilmiş, ama bir uzmanlar konseyi de bu tercihi değerlendirip onaylamış.  Anna belediye örgütünün dışında yer alıyor, bağımsız çalışıyor.  Kentsel bisiklet sorunlarına eğiliyor;  bunları belediyeye aktarıyor, çözüm yaratmaya çalışıyor.

Sorunlardan biri bisiklet parkları.  Kentin merkezindeki yolculukların %68’i bisikletle yapılıyor;  ama bunlara ayrılan park yeri yalnızca %11.  Otomobillerinki ise %44.  Öte yandan, bisiklet yollarını kullanan, ama çok hızlı hareket eden mopedlerin yarattığı tehlike söz konusu.  Bir de, (30 km/saatlik hıza ulaşan) elektrikli bisiklet türü devreye girmekte.  Bu da kazalara neden olabiliyor.

Tehlike kaynaklı bu gelişmeler devam ederse bisiklet kullanımı azalır deniyor.  Öyleyse bisikletlilerin sesini idareye duyuracak, önlemler geliştirip belediyeyle pazarlık yapacak bir düzene gerek var.  İşte bu sorumluluklar paketi yeni seçilen başkanın omuzlarına yükleniyor.

Yapılması gereken başka çabalara da değinelim.  Alışveriş sokaklarındaki mağaza sahiplerini otomobili kısıtlayıp ulaşımı bisiklete kaydırmanın onların çıkarları açısından daha iyi olduğu konusunda ikna etmek…  Bisikletlinin kentin karşı kıyısına geçmesini vapura bırakmak yerine sualtı tüneli seçeneğini pazarlamak…  Tren istasyonunun hemen yakınında 30.000 birimlik yeraltı bisiklet parkı oluşturmak…  Kentin banliyösüne ve bölgeye yeni yerleşen yabancılara ve göçmenlere bisiklet kültürünü vermek ve bu alışkanlığı sağlamak…

Anna Luten “Sorunların nasıl çözüleceğini ben bilemem.” diyor.  “Ama halk dert ve düşüncesini anlatmak için kime geleceğini, sözcüsünün kim olduğunu artık biliyor.  Mesele iletişim kurmak, konuları sorumlulara anlatmak ve çözüm yollarını tartışıp geliştirmek.  Bağımsız başkanlığın yeniliği burada.”

Öyle anlaşılıyor ki, başka kentler de bu uygulamaya ilgi duyuyor.  CycleSpace devreye girmekte, toplantılar düzenlemekte, fikir alışverişi yapmakta.  Bu hareketin başka yerlere de sıçrayacağı konuşuluyor.  Demek ki, zamanla birçok kentte “Bisiklet Belediye Başkanı” göreceğiz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 17.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Nick Van Mead, The Guardain, 11.8.2016.

Kentler, Ulaşım içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Yediklerimizin sağlık özelliklerini bilmek iyi olmaz mı?

Sağlık çevreleri ve beslenme uzmanları “Ne yediğinizin bilincinde olun!” diyorlar.  Yani ağzımıza attıklarımız çok mu tuzlu… çok mu yağlı… şekerli mi… diye sorgulayalım istiyorlar.  Ama galiba çoğumuz böylesi bir duyarlılığı pek göstermiyoruz.  “Boş ver, keyfini kaçırma!  Salla gitsin, boğazında yok olsun!” diyoruz.  Zaten yediklerimizde katkı maddesi olarak ne var ne yok hiç mi hiç bilemiyoruz.

Tabii bunun sonrası, bitmek bilmez sağlık sorunları:  Diyabetti, oboziteydi, kanserdi, yüksek tansiyondu!

Konunun başka bir boyutu daha var.  Birileri, daha fazla kâr amacıyla, ürettikleri yiyecek maddelerine şöyle böyle maddeler katıyorsa, bunlarla ağız tadımızı gizli gizli kurcalıyorsa ne olacak?  Bu durumda devletin konuya sahip çıkması, bu istismara sınır koyması beklenmez mi?  Üstelik ulusal sağlık harcamaları katlana katlana büyüyor.

Devlet yapacağını yapmış zaten, denebilir.  Marketten aldığımız ambalajlı şeylere bakın.  Örneğin ‘besin değeri’ falan gibi bir ibare yok mu bunlarda?  ‘Enerji… protein… yağ… karbonhidrat…’ miktarları verilmemiş mi?  Evet ama, okuması zor, ufacık yazılarla.  Hangimiz bunun farkında?  Hangimiz bunları inceliyor?  Bu bilgileri kıstas seçiyor muyuz?  Değerlendiriyor muyuz?

Sağlık sorunlarına öncelik veren bazı ülkelerde bilgi verme girişimleri daha ciddi boyutta devreye giriyor.  Bilgileri bir takım ayırmaçlarla özetliyorlar.  Bunlar bir bakışta anlaşılsın diye sunulmuş basit uyarılar.  İngiltere’den örnek verelim.

İNGİLTERE

Fransa ise aşağıdaki gibi bir sistemi devreye almak için uğraşıyor.  Adeta trafik ışıklarına gönderme yaparak.  “A tamamdır, kullan.  E ise aman sakın ha!” demeye getirerek.FRANSA

Fransa’da besin maddesi üreten firmalar bu yaklaşıma şiddetle karşı koyuyor.  En büyük sorun, değerlendirmenin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı.  Endüstrinin en büyük korkulardan biri kırmızılı besinlere yüksek vergi gelmesi.  Bu konudaki kavga, hem de Avrupa Birliği boyutunda, yıllardan beri sürüyor.  Bir örnek daha verelim.  Diyelim, yoğurt alacaksınız marketten.  Karşınızda aşağıdaki gibi üç seçenek var.  Hangisini tercih edersiniz?

YOĞURTTabii böyle bir konu gündeme gelince beslenme endüstrisi derhal saldırıya geçiyor.  Büyük paralar harcayarak.  Bilim komitelerinde kendilerinin adamı olmayan profesörleri lekelemeye çalışarak.  Onları istifaya zorlayarak.

Atila Alpöge, Ekogazete, 11.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Stéphane Horel ve Pascale Santi, Le Monde, 9.7.2016

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Bisikletten otomobile sıçradılar. Şimdi metro yolcusu oldular.

Hem hızlı, hem de ilginç bir gelişme.  Çin’den söz ediyoruz.  Bu ülkede 20-30 yıl içinde baş döndürücü bir dönüşüm yaşanmış.  Eskiden, Çinli dediğimiz zaman, aklımıza hep sokaklarda durmadan bisiklet pedallayan binlerce kişi gelirdi.  Sonra bir de baktık, otomobil kullanımı patlamış.  Ağır bir hava kirliliği yaratarak.  Ama şimdi bunun sonu yok diye metro çağı gelmiş gündeme.

Dönüşüm şu noktadan başlamış.

ÇİN01Sonra rejim Sonra rejim devletin tam kontrolündeki kapitalist sisteme ve tüketim toplumuna kaymış.  Bu politika da yabancı otomobil firmalarına kapıyı açmış.  Sonuçta aşağıdaki gibi yürüyenler, bisikletliler, motosikletliler ve araç direksiyonunda oturanlar yolları paylaşmaya başlamış.

ÇİN02

Kısa bir zamanda ise bu noktaya varılmış.

ÇİN03Ama dank etmiş ki, bu işin sonu yok.  Bazı yerlerde yapıldığı gibi yorulmadan, bıkmadan otomobili tezgâhlama çözüm değil.  Ekonomik model köyü, kasabayı devre dışı bırakıyor ve milyonları kentlere sürüklüyor.  Ve kentler patlıyor.  Bu nedenle toplutaşın politikası oluşturmak gerekiyor.  Öyleyse buyurun bizim metroya.

ÇİN04Ve halk metroyu kullanmaya başlıyor.  Koştura koştura.

ÇİN05Bunun anlamı basit.Her kentte metro inşa etmek gerekiyor.  Akıl almaz boyutta.  Yıllık yatırım 175 milyar avroyu bulmuş durumda.  Ülkede her yıl 25 metro hattı hizmete açılıyor.  35 kentte.  Bu program hızla devam edecek.  Dünya ulaşım tarihinin görmediği bir yatırım.  Örneğin Şangay’da 540 kilometreyi aşan metro hattı var.  Bu oluşum son yirmi yılda gerçekleştirilmiş.  Oysa Paris’in çok gururlandığı metro hatlarının toplamı bunun yarısı.  Ve oluşma süresi de 100 yıl.

Bir örnek daha verelim.  Bilinen eski adıyla Kanton’da, şimdiki adıyla 13 milyon nüfuslu Guangzhou’daki metro şebekesinin kontrol salonu görülmeye değer.  Sistemin çalışması 22 metre genişliğindeki ve 5 metre yüksekliğindeki dev bir ekrandan takip ediliyor.

Demek ki, otomobil kullanımını ekonominin göbeğine oturtmadan da akılcı bir yaşam ortamı geliştirmek mümkün.

Atila Alpöge, Ekogazete, 9.8.2016  /  Yararlanılan kaynak:  Éric Béziat, Le Monde, 9.8.2016.

Kentler, Ulaşım içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Temeldeki denklem: “Bir” ay -> “Bir” saat -> “Bir” saniye

Yukarıda “denklem” diye biçimlendirdiğimiz kavramlar dizisi tuhaf, hatta gülünç durabilir.  Ama bunda hepimizin varlığıyla ilgili bir tanım var.  Hoşlanmasak da.  Denklem şunu diyor:  Dünyanın, yer kürenin var oluş süresini “BİR AY” ile gösterirsek, bunun içinde insan dediğimiz varlık yalnızca “BİR SAATLİK” bir sürede yer alıyor.  Bizlerse, bireyler olarak bunun içinde yalnızca “BİR SANİYE” kadar varız.

Yukarıda belirttiğimiz süreleri bilim insanlarının çalışmaları veriyor.  Bu çerçeve içinde, evet, bir saniyeliğiz.  Zırt diye geliyoruz ve zırt diye gidiyoruz.  Ama “BİR AY”ın efendisi gibi tavırlar takınıyoruz.  “BİR AY”lık ortama müdahale ediyoruz.  Keyfimizce…  Umursamazca…  Küstahça…

Hatta “çevre”den (ya da yabancı dillerdeki gibi “environment”tan) söz ediyoruz.  Yani bizlerin çevresindeki oluşumlardan.  Merkeze kendimizi koyarak.  Başka bir deyişle, bizler her şeyin efendisiyiz ve çevremizde bazı şeyler var.  Oysa dünyanın çevresinde ufacık bir nokta gibi olan bizleriz.

Çevrede olduğumuz halde işin gerçek efendisi olan dünyaya müdahale edip duruyoruz.  Yeryüzünün dengelerini allak bullak etme pahasına.  64 ülkeden 450 bilginin ortak çalışmayla yeni yayımladıkları iklim raporu müdahalemizin bilançosunu veriyor.

Geçtiğimiz yılda, 2015’te, yaptıklarımızla bütün verilerin üstüne çıkmışız.

  • 150 yıldan beri en sıcak dönemi yaşamışız.  Örneğin Kuzey Kutbundaki sıcaklık bu dönemde 2,8 C artmış.
  • Atmosferdeki sera gazı yoğunlaşması tepe noktasına varmış.
  • Denizler yükselmiş.  Bu, son 20 yılda 7 santimi bulmuş.  Kutuplardaki buzul erimesi kıyı yerleşmelerini tehdit etmeye başlamış.  Yağışların da şiddetlendiği gözlenmiş.
  • Değişik yerlerde şiddetlenen kuraklıklar gözlenmiş.  Kuraklık çeken alanlar son 4-5 yılda iki katına çıkmış.
  • Büyük çaplı orman yangınları daha da şiddetlenmiş.
  • Denizlerdeki yosunlaşma hızlanmış.  Bu gelişme de denizlerdeki yaşamı ve kıyı halkının geçim kaynaklarını etkilemeye başlamış.
  • Öte yandan denizlerin oksitleşmesi hızlanmış.

Çalışma bu gelişmelerin 2016’da giderek güçleneceğini öngörüyor.  Nitekim ilk altı ayda böyle bir olgunun yaşanmakta olduğu gözleniyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.8.2016  /  Yararlanılan kaynaklar:  Martine Valo, Le Monde, 4.8.2016 ve diğer kaynaklar.

 

Genel Konular, Uncategorized, İklim içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın