Olumlu tavır devletlerden değil, belediyelerden geliyor

Çevre sorunları söz konusu olunca uluslararası toplantılar düzenleniyor.  Bunlarda devlet adamları nutuklar atıp ortak kararlar alıyorlar.  Hatta bunları ulusal meclislerde bile onaylattırıyorlar.  Ama konu daha sonra unutuluyor.  Gereken eylemler ortalıkta kalıyor.  Sera gazı pompalayan yaklaşımlar, petrolcü, kömürcü girişimler devam edip duruyor.  Tek sözle, bir çıkmaz.  Bu durumda yerel yönetimler ve belediyeler görevi yüklenmek zorunda kaldılar.

Niye diyeceksiniz?  Çünkü binlerce bilim insanının yıllardır bangır bangır bağırdığı gibi sera gazı salımını azaltmaya, enerji üretim ve kullanımını başka türlü yapmaya, yaşam tarzımızı köklü biçimde değiştirmeye mecburuz.  Bu değişimleri yapmadığımız için orman yangınları, kuraklıklar, tarımda verim düşüklüğü, denizlerin yükselmesi, hastalıklar, binlerce insanın göçü ve benzeri felaketler sürüp gidiyor.  Bütün bunların faturası da kentlerin halkına çıkıyor.

Sonuçta yerel yönetimler devreye girmeye ve çevreciliğin bayrağını ellerine almaya mecbur kaldılar.  Dünya çapında örgütlendiler; bir araya gelip ortak çalışma platformu oluşturdular.  Artık çoğu yerde yerel yönetimler kolları sıvamış durumda.  Planları var, somut girişimleri var.  Yavaş yavaş sonuç almaya da başlıyorlar.  Paris bunlardan biri.  Buranın yaklaşımına bir göz atalım.

Paris Belediyesi kapsamlı bir İklim Planı geliştirdi.  Plan 2030 ve 2050 yıllarını hedefliyor.  Bu hedeflerin bazıları aşağıdaki tabloda.

Bunların boş laf olarak kalmaması gerekiyor tabii.  Paris belediyesi 500 maddeli bir eylem planı oluşturdu.  Bunda hem kendi sorumluluğundaki girişimler var; hem de halka tavsiye ettiği, yol gösterdiği, cesaretlendirdiği uygulamalar.  Bireylerin katılımına çok önem veriliyor.  Kişi, sırtüstü yatıp, “Devlet yapsın!  Belediye yapsın!” dememeli, deniyor.  Kolları sıvamalı ve yaşam tarzını değiştirmeli.  Belediye ve halk girişimlerde elbirliği yapmalı.  Planlanan girişimlerden bazıları şöyle:

  • Kentteki binaların %20’sinin damının güneş panelleriyle kaplanması.
  • Eksik kalacak enerjiyi sağlayacak büyük girişimler için diğer yerel yönetimlerle ortaklıklar oluşturulması.
  • Kent arazisinin %20’sini yeşillendirme. (Ek yarar: sera gazı emmeyi arttırma.)
  • Kentin içinde ve çevresinde tarım yapılıp ürün elde etmeyi cesaretlendirme.
  • On yıl sonra dizelli ve benzinli araçların kent içinde dolaşmasını yasaklama.
  • Kent içinde bisiklete ayrılmış yol şeritlerinin 700 kilometreye ulaşması.
  • Tramvay hatlarının uzatılması, yenilerinin açılması.
  • Kent merkezine araç girişinin büyük ölçüde sınırlandırılması.
  • Belediyeye ait 240 okulda ve 36.000 meskende yenileme yapılarak ısı kaybının azaltılması.
  • Bir milyon kadar meskenin ekolojik yenileme geçirmesini cesaretlendirme.
  • Hava kirliliğinin hızla azaltılması ve Paris’in havası en temiz kentlerden biri olması.
  • Fosil yakıtlarla ısınmayı önce azaltıp, sonra da ortadan kaldıracak girişimleri planlama.
  • Gittikçe artan hava ısınmasını dengeleyecek yeşil alanlar ve gezi ortamları oluşturma.
  • Yüzme havuzları açma.
  • Semt halkının örgütlenip çevresel girişimler yapmasını özendirme.
  • Çevre bilincini geliştirmek amacıyla okullarla, işyerleriyle, derneklerle işbirliği yapma.
  • Mağazaların plastik torba kullanımını durdurma.
  • Halkın alışverişe, kendine ait ve hep bu amaçla kullandığı özel torbalarla gitmesini sağlama.
  • Halkı ve lokantaları beslenmede daha az et kullanmaya yönlendirme.
  • Yiyecek atıklarını toplayıp gübreleştirme.
  • Diğer kentsel atıkların tamamını değerlendirip yeniden kullanıma alma.
  • Bu amaçla kent içinde 1.000 adet atık istasyonu (Trilib’) oluşturma. (Trilib’ halkın cam, plastik, kâğıt ve tekstil atıklarını ayrı hücrelere depoladığı bir sistem.  Bunun bir örneği aşağıda görülüyor.)

Benzeri uygulama Milano, Buenos Aires gibi kentlerde, Almanya’nın sayısız yerleşmesinde başarıyla iş görüyor.  Paris’te, ne yazık ki, atıkları geri kazanma oranı şimdilerde hayli düşük; %18 kadar.  Belediye bunu 30 yıl içine %100’e çıkarmak istiyor.

Acaba bizim buralarda durum nedir?  Üstelik önümüzdeki aylarda belediye seçimleri var.  Acaba adaylar benzeri konularda öneriler sunacaklar mı seçmenlerine?  Yerel yönetime özenenler bu tür politikaları, planları akıl edecekler mi?  Kentsel çevre ve ekoloji meseleleri gündeme oturacak mı?  Göreceğiz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Plan Climat de Paris, Paris Belediyesi, 4.11.2018 – Laetitia Van Eeckhout, Le Monde, 7.12.2016

Reklamlar
Atıklar, Ekoloji Politikası, Enerji, Genel Konular, Kentler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cehennem hayatına dönüşen bir evlilik

Le Monde gazetesinin böylesi bir başlıkla gündeme getirdiği evliliğin bir tarafında ünlü Bayer ilaç firması var.  Öbür yanda da ünlü Monsanto.  Diyeceksiniz ki “Monsanto sözünden bıktık!”  Haklısınız.  Çevre konuları konuşulunca hep gündeme gelen bir firma.  “İdi!  Eskiden!”  Çünkü büyük tartışmalara, davalara söz konusu olan bu firmayı geçtiğimiz Haziran’da Bayer firması satın aldı.  Niye?  Kimse anlamıyor.

Bayer satın aldı, ama başına da bela aldı.  Alım satım imzalarının atıldığı günlerin hemen peşinden Bayer’in hisse senetleri borsada baş döndürücü ölçüde değer kaybetti.  Kaybın 10 milyar avro dolaylarında olduğu söyleniyor.  Bu gelişmenin çok somut bir nedeni var.  Çünkü Monsanto’yu suçlayan bir dava 9 Ağustos’ta ABD’de sonuçlanmıştı.  Unutmamak gerekir ki, belki binlerce dava açılmayı bekliyor sırada; ya da açılmak üzere.  Ancak söz konusu dava sonuçlanan ilk dava niteliği taşıyor.

Monsanto’nun ürünü olan Roundup’ı kullanan bir bahçıvan kısa zamanda kanser olur, tedavi altına alınır, çabalar sonuç vermez ve doktorlar umudu kesip onun, ne yazık ki, ölüme mahkûm olduğunu ifade ederler.  Adı Dewayne Johnson olan bahçıvan Monsanto’ya karşı dava açar.  Jüri de, yargıç da Monsanto’yu suçlu bulurlar.  Ortaya çok ağır bir para cezası çıkar: 289 milyon dolar.

Ekogazete bu gelişmeyi 3 ay önce anlatmıştı.  Okuyucular büyük ilgi göstermişlerdi bu gelişmeye.  Yazı binlerce tıklama almıştı.

Daha sonraki gelişmeler şöyle oldu:

  • Bayer borsada büyük bir değer düşüşü yaşadı.
  • Bayer / Monsanto karara itiraz etti.
  • Yeniden ele alınan davada yargıç (22 Ekim’de) firmayı gene suçlu buldu, ama cezayı 78,5 milyon dolara indirdi.
  • Borsada daha da fazla değer kaybı oldu.

İşin başında Monsanto – Bayer alışverişine “yüzyılın evliliği” deniyordu.  Sonunda olay bir skandala dönüştü.  Bayer satın alma sırasında 63 milyar dolar ödemişti.  Oysa şimdi hem bu cezayı karşılayacak, hem de yeni açılacak davalarla uğraşacak.  Yalnızca ABD’de işlem görmeyi bekleyen 7.800 dava dosyası olduğu söyleniyor.

Bayer’in hissedarları şaşkınlık içinde; niye bu satın alma yapıldı diye.  Ayrıca büyük endişe de duyuyorlar: çünkü firmanın bazı önemli ilaçlarının patent süresi doluyor.  Bu da ek gelir kaybına neden olabilir.  Firmanın şu anda bazı çalışmaları dondurmayı, bazı ilaçları üretmeyi durdurmayı düşündüğü söyleniyor.  Çalışanlar da endişeli.

Firma ortalığı yatıştırma çabası içinde.  Ancak işin ilginç tarafı, Roundup’ı temize çıkarma yaklaşımı ağır basıyor.  Bayer’in patronu Werner Baumann önemli bir Alman gazetesiyle yaptığı söyleşide sıkıntıyı gülerek karşıladı ve şöyle dedi: “Elimizde sayısız bilimsel araştırma var.  Bunun zararsız olduğunu kolayca kanıtlayabiliriz.  Ayrıca bu kimyasalımız tarıma destek oluyor ve milyonlarca kişinin beslenmesine katkı yapıyor.”

Firmanın başka bir sorumlusu (Liam Condon) ise daha değişik bir yöntem kullanıyor.  Örneğin Yeşiller hareketiyle diyaloğa girip meseleleri dostça görüşmeye çalışarak, ya da başka teknolojileri gündeme getirerek.  “Evet, ciddi sorunlarla karşı karşıyayız!” diyerek.  Nüfusu hızla artan dünyamızda milyarlarca kişiyi nasıl besleyeceğiz?  Tarımsal verimi nasıl arttıracağız?  İklim değişiminin sonucu olarak ortaya çıkan denizlerin yükselmesi, kuraklık gibi olayların tarım üzerindeki olumsuz etkisine karşı ne gibi önlemler alacağız?  Condon “Acaba Rounup’ı daha az zararlı hale getirilebilir miyiz?” diyor.

Bu arada kimyasal kullanmayacak üç yeni teknolojiyi de deneyip geliştirmeyi gündeme getiriyor.  Bunlardan biri bitkilerin DNA’sını değiştirip onları kuraklığa, tuzlu sulara daha dayanıklı yapıp daha bol üremelerini sağlamak.  İkincisi özel tarım robotları oluşturup bunların tarlaları sürekli gezip kontrol altında tutmasını ve saptadıkları zararlı maddeleri yok etmesini sağlamak.  Üçüncüsü ise, toprakları ve bunlardaki küçük organizmaları daha iyi tanıyıp organik tarımı geliştirecek çözümler geliştirmek.

Haydi bakalım!

Atila Alpöge, Ekogazete, 4.11.2018 / Yararlanılan kaynak: Cécile Boutelet, Le Monde, 3.11.2018

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuzlama buzlama! Afiyet ola, sağlık ola!

Onu yiyoruz, bunu yiyoruz…  İyi güzel de, bir de plastik yiyoruz.  Onun bunun içindeki plastiği farkında olmadan yutup duruyoruz.  Tabağımızın hemen kenarındaki tuzluğu kullanınca farkında olmadan plastikleniyoruz.  Güney Kore üniversitelerinden birinde yürütülen bir araştırma 21 ülkeden getirtilen (Türkiye, ne yazık, bu listede yok) 39 anlı şanlı masa tuzunu analiz etmiş.  İçlerinde acaba ne var diye.

Araştırma tuzun kaynağına da eğilmiş.  Örneğin, tuz denizden mi geliyor, gölden mi?  Yani suyu buharlaştırıp elde edilen bir tuz mu söz konusu?  Bu tarz üretimin plastik de verdiği aslında biliniyordu.  Çünkü plastiğin her çeşidi durmadan denizlere atılıyor, ırmaklara yollanıyor.  Hani, işi biten plastiği oraya buraya atıyoruz ya, bunlar çeşitli yollardan kendilerini ırmaklarda buluyorlar, denizlere, göllere ulaşıyorlar.  Sonra da gelip midelerimize misafir oluyorlar.

Eh, ne de olsa bizler, hepimiz elbirliğiyle, yılda 13 milyon ton plastiği denizlere yolluyoruz.  Bunlar parçalanıp ufalanıyor ve (5 milimetreden küçük) mikroplastiğe dönüşüyorlar.  Diş macunlarına, yüz kremlerine bile bulaşarak.

Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmada incelenen tuzların 28’i deniz kaynaklı imiş.  2’si göl kaynaklı.  Ancak ve yalnızca 9 tuz kaya tuzu imiş.

Araştırmacılar her birimizin yılda (beş aşağı, beş yukarı) 2.000 kadar mikroplastiği yuttuğumuzu tahmin ediyorlar.  Yalnızca tuz kullanımından dolayı.  Başka nedenler bir kenara.

Başka araştırmalar ise buna içtiğimiz sudaki, yediğimiz deniz mahsullerindeki ve evlerde ya da sokakta içimize çektiğimiz mikroplatikleri de ekliyor.  O zaman 32.000 rakamına ulaşıyoruz.

Balık yemekten gelen plastiği biliyoruz da, bazı araştırmalar bira da bile plastik parçacıkları saptamışlar.

Bu bilgiler bana sevgili bir dostumun, Münir Hamamcıoğlu’nun geçen gün yolladığı bir iletiyi hatırlattı.  Anlattıkları aşağıda.

“Bu sabah evdeki yardımcımız kardeşinin zeytinleri tuzlamak için aldığı rafine olmayan kütle tuzlardan plastik parçaları çıktığından şikâyet ediyordu.

Öte yandan, BBC’de aynı konuyu sağlayıp doğrulayan tüyler ürperten bilgiler çıktı.  İnsan saçından daha ince plastik parçalarının PET şişelerde satılan (Evian, Perrier, San Pellegrino) sularında da mebzul miktarda olduğunu mikroskobik çekimler ile sergilediler.

Daha başka bir izlenimimi örnek olarak vereyim.  Bizim Seher Hanım “Size artık evde ekmek yapayım; fırın ekmeklerine güvenim yok.” dedi.  İki haftadır yapıyor ve de tümen doyuracak ebatta güzel netice veriyor.

Ama son zamanlarda ekmekte bir deterjan tadı olmaya başladı.  Ben şikâyet ediyorum, Seher Hanım yemin billah içine bir şey koymadım diyor.  Sonra birden aklıma geldi ki, aşağıdaki resimde de görülen ve ekmeği sardığımız peşkir yıkanırken son suya yumuşatıcı konuyormuş.  Hali ile ekmek de onu içine çekiyor.  Al sana organik ekmek ve anorganik etken!”

Sözünü ettiğimiz araştırma burada yayımlandı.  Bir diğer kaynağa da buradan ulaşabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 1.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Zoë Schlanger, Quartz, 19.10.2018 – Akshat Rathi, Quartz, 9.5.2017

Atıklar, Denizler - Irmaklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Kanser tehlikesiyle organik beslenme arasındaki ilişki

70.000 kişinin 7 yıl boyunca nasıl beslendiği incelenmiş.  Araştırmacılar Fransa’nın sağlık kuruluşlarından ve üniversitelerinden uzmanlar.  Kullandıkları kaynak devletin oluşturduğu bir veri tabanı (NutriNet-Santé).  Bunda 500.000 kişinin beslenme düzeni sürekli ve ayrıntılı olarak kaydediliyor.  Maksat beslenmeyle sağlık arasındaki ilişkileri izlemek.  Bu yeni araştırma çarpıcı bir sonuç sunuyor: Organik olarak beslenenler %25 oranında daha az kanser oluyor.

Araştırmanın raporu 22 Ekimde JAMA Internal Medicine adlı güvenilir tıp dergisinde yayımlanmış.

Çalışmada kişiler dört grup olarak ele alınmış.  Bir uçta beslenmelerinin en azından %50’sini organik besinlere dayandıranlar var; öteki uçta ise bunlara hiç itibar etmeyenler.  7 yıllık inceleme süresinde 1.340 kanser olayı belirmiş.  Bu hastaların beslenme sistemleri incelenince organikçi olmayanların, organikçilere göre %25 daha fazla kanser oldukları görülmüş.

Ancak bu, değerlendirmenin genel boyutu.  Olaya kanser türleri açısından bakınca daha farklı sonuçlar çıkıyor.  Menopoz sonrası meme kanserlerindeki artış %34.  Bir çeşit kan kanseri olan lenf kanserinde ise %76.  Bu araştırmaya katılmamış uzmanlar sonuçların tutarlı olduğunu söylüyorlar; ‘örneğin, diyorlar, tarım ilacı kullanan çiftçilerde de lenf kanseri hayli yüksektir.’

Gözlemciler yürütülmüş olan çalışmanın sigara kullanma, spor yapma, meslek, gelir düzeyi ve benzeri yan etkenleri de dikkate almış olduğuna işaret ediyorlar.  Bu yüzden araştırmanın hassas ve güvenilir bir nitelik taşıdığını belirtiyorlar.

Bu arada başka bir araştırma da gündemde.  Yukarıdaki çalışmanın yayımlandığı gün Viyana’da toplanmış olan mide-bağırsak hastalıkları uluslararası kongresine başka bir araştırma raporu sunulmuş.  Bunu yürüten uzmanlar çok farklı sekiz ülkede, hayli farklı ortamlarda yaşayan kişilerin dışkılarını incelemişler.  Bunlarda çok küçük plastik parçacıkları saptamışlar.  Ortalama olarak 10 gram dışkıda 20 plastik parçacığı bulmuşlar; bazılarında ise bu miktarın 176 parçacığa bile çıktığını görmüşler.  Üstelik bunların birbirinden hayli farklı türden plastik olduğunu söylüyorlar.

Nispeten sınırlı bir çalışma olduğu için (boyutları 50 mikrondan yarım milimetreye kadar giden) bu plastik parçacıklarının nereden, ne tür besinlerden nasıl geldiğini belirleme olanağı yok.  Daha önce yürütülmüş olan başka çalışmalardan biliniyor ki, balların içinde bile plastik parçacığı görülebiliyor.  Öte yandan balıkların ve diğer deniz yaratıklarının önemli oranda plastik taşıdığı biliniyor.

Bu arada, şimdilik bilinmeyen bir husus bunların kana karışıp karışmadığı.  Bu husus, üzerinde durulmaya başlanan bir konu; çünkü bazı hayvanların üzerinde yürütülmüş olan araştırmalar onların kanında plastik parçacığı saptamış durumda.

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.10.2018 / Yararlanılan kaynak: Stéphane Foucart, Pascale Santi, Le Monde, 24.10.2018

Atıklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünyanın en eski varlığı, ne yazık ki can çekişiyor

Akıl almaz bir olgu!  Amerika’nın Utah eyaletinde 80.000 yıldır yaşayan ve dimdik ayakta duran bir canlı varlık var.  Bir bitki.  Adı PANDO.  Bu sözcük Latinceden geliyor, ‘etrafa yayılıyorum’ anlamını taşıyor.  ‘Bitki’ dedik, ama yanlış oldu; çünkü bu bir orman.  Binlerce ağaç.  Ama bunların hepsinin bir tek kökü var.  Bu bakımdan bir adet tohumdan hayat buluyorlar.

Ve ağaçların tamamı hâlâ aynı tohumdan kaynaklanıyor.  Öyle ki, bölgede zamanla orman yangınları olmuş; çevredeki bitkilerin hepsi toz olup gitmiş.  Pando’nun toprak üstündeki uzantıları da yanmış tabii; ama derinlerdeki ortak kök “Ben buradayım!” diyerek yaşam salmaya devam etmiş.  Orman kısa zamanda gene ayağa kalkarak, kupkuru ve cansız kalmış çevreye selam vermeye devam etmiş.  Benzeri olmayan bir canlı varlık.

Bu kök sisteminin 47.000 uzantısı var ve 43 hektara yayılıyor.  Uzmanlar Pando’ya “Ağaç mı demeli, orman mı demeli?” diye sorup duruyorlar.  Belki de en doğrusu “Orman-Ağaç” diye adlandırmak.

Utah Üniversitesi’nin uzmanları bu orman-ağacı gözlem altına almaya karar vermişler.  Eski yıllara ait hava fotoğraflarına eğilerek bölgeyi incelemişler.  Ortaya rahatsız edici bir olgu çıkmış: sistemde bozulma, çözülme var.  35 yıl kadar önce başlamış bu olay.  Yaşlanan ağaçlar olması gerektiği kadar tazelenmiyor.  Bunu engelleyen de çevrede yaşanan gelişmeler.  Özellikle buraları mesken tutmaya başlamış olan geyikler.  Bunların özellikle yeni yeşeren pandoları yedikleri saptanmış.  Bu gidişi durdurmak amacıyla ormanın çevresini koruyan önlemler oluşturulmuş.  Bunlar bir hayli yüksek olduğu halde bazı geyiklerin sıçrayıp bunları aştığı görülmüş.  Orman-ağacın geleceğinin tehlikede olduğu düşünülüyor.

Yeryüzünün eşi bulunmaz derecede değerli bu olgusunun (ve Utah’ın 2014’te yerel değer ilan ettiği bu varlığın) tam koruma altına alınmasını istiyor uzmanlar.  Ama bunun yalnızca tel örgü örüp ormanı adeta bir “hayvanat bahçesine çevirmekle” sağlanamayacağını belirtiyorlar.  Geniş kapsamlı bir çevre politikası gerekiyor, diyorlar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 18.10.2018 / Yararlanılan kaynak: Clémentine Thiberge, Le Monde, 18.10.2018

Doğal kaynaklar, Ormanlar içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünyayı kurtarmak istiyorsak nüfus kontrolü gerekiyor

Le Monde gazetesinin bugün öğleden sonra satışa sunulan 10 Ekim tarihli sayısında değişik dallarda uzman bilim insanlarının imzasını taşıyan ortak bir bildiri yayımlandı.  Bunda ekolojik felaketi önleme yolunda çeşitli önlemlerden söz edildiği, ancak çok önemli bir unsurun devre dışı bırakıldığı belirtiliyor: nüfus patlaması.  Sanki insan sayısının katlana katlana artmasını görmezden gelerek sonuç almak mümkün olacak.

Kirli enerji kullanımını azaltmak…  Atıkları sınırlayıp kontrol altına almak…  Üretim tarzını değiştirmek…  Sınırsız ve sorumsuz tüketim alışkanlıklarını değiştirmek…  Bunlar iyi güzel de, bu oluşumlarda rol alan insan sayısındaki baş döndürücü gelişmeyi kenara itip unutmak, yok saymak marifet mi?

Bu olgunun öteki önemli hedeflerle yakından ilgili olduğunu unutmaya, görmezden gelmeye olanak var mı?  Kavramamız gerekiyor ki, dünya hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olanlarda hudut tanımaz bir nüfus artışı yaşıyor.  Üstelik ekonomilerdeki iyileşme sonucu kişi başına tüketim de artıyor.  Ve hızla artmaya devam edecek.

Bu durumda biyoçeşitlilik daha fazla tahrip edilecek, su kaynakları daha fazla tüketilecek, buzullar daha fazla eriyip denizler daha fazla yükselecek, tarım alanları daha fazla tahrip olacak.  Bu ve benzeri nedenlerden milyonlarca kişi yaşam alanlarını değiştirmek için göç edecek.

Not etmek gerekiyor ki, şu anda bile sayısız ülkede kitlesel göç olayları aşırı gerginlikler yaratıyor ve kimi zaman ‘milliyetçi’, kimi zaman da ‘aşırı sağcı’ diye adlandırılan rejimler ortaya çıkıyor.  Bunların oluşmasında hep göç olayları etken oluyor.  Yani ileri yıllarda bu gelişme baş döndürücü boyutlar kazanacak.

İçinde olduğumuz yüzyılın sonunda, yani 80 yıl sonra dünya nüfusunun 11 milyar kişiye ulaşacağı tahmin ediliyor.  Hızlı artışın daha çok ekonomisi zayıf ülkelerde görüleceği de biliniyor.  Başka bir deyişle, bu olgu milyonların göçünü kamçılayacak.  Allak bullak olmuş bir dünya ortamında.

Göz göre göre bir felaketin eşiğindeyiz.  Daha geçen yıl Bonn’da düzenlenen Birleşmiş Milletler çevre konferansında 15.000 bilgin çığlık çığlığa bu durumun altını çizmiş ve dünyanın yaşanamaz bir konuma itildiğini duyurmuştu.  Demek ki, doğum kontrolünü etkili biçimde getirme ve ‘Durmadan doğurun’ saçmalıklarına son verme zamanı artık geldi.

Çünkü konu büyük boyutlu bir felaket.  Ve ev değiştirir gibi gidilecek başka bir dünya yok.

Atila Alpöge, Ekogazete, 9.10.2018 / Yararlanılan kaynak: Le Monde, 9.10.2018

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hükumetler imzaladıkları antlaşmanın gereğini yapmıyor

OECD, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ortak bir rapor hazırlayıp geçen hafta dünya kamuoyuna sundular.  Bunda ülke yönetimlerini suçluyorlar.  2015’teki Paris Çevre Konferansında 180 ülke yaşamakta olduğumuz çevre krizine karşı bir antlaşma imzalamışlardı.  Bunun ilk adımı, etken strateji planı hazırlayıp hızla ilan etmekti.  Bu yükümlülüğü şimdiye kadar yalnızca 9 ülke yerine getirmiş.

Bu strateji planlarının ülkelerin, kendi sınırları içinde, sera gazı salımını nasıl, hangi yöntemlerle ve ne zaman azaltacaklarını yansıtması gerekiyordu.  Planlar kısa süre içinde hazırlanıp Birleşmiş Milletlere sunulacaktı.

Gözlemciler, raporun ortaya serdiği genel umursamazlığı eski Yunan trajedisi seyretmeye benzetiyorlar: “Sahnede sergilenecek ağır dramı önceden çok iyi biliyoruz; ama gelip, oturup sakin sakin izliyoruz.  Aslında sahnede olan ve trajediyi yaşayan bizleriz.”

Rapor umursamazlığın başka bir boyutunu da sergiliyor: Ülkeler her yıl toplamı 500 milyar dolara varan bir parasal kaynağı petrolü, kömürü ve gazı desteklemeye harcıyorlar.  Ayrıca fosil kaynaklı enerjinin sağladığı gelirleri azaltmaya çoğu ülke yanaşmıyor.  Dolayısıyla düşük karbon üretecek bir topluma yönelme görülmüyor.  OECD’nin genel sekreteri Angel Gurria, “Bu gidişle küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlama hedefini gerçekleştirmek mümkün olamayacak.” diyor.

Şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde inşa edilmeye devam edilen ya da planlanan enerji tesisleri karbon salımını neredeyse iki katına çıkarma durumunda.  Buna karşılık yeşil yatırımlara yönelik güçlü bir çaba da fazla görülmüyor.  Oysa bu yeni politika ekonomik sıkıntı yaratma yerine, gelişmeyi açık biçimde pompalayacak nitelik taşıyor.  Öte yandan iklim değişiminin neden olduğu deniz yükselmesi, fırtınalar, kuraklık, orman yangınları, su baskınları, alışılmadık iklim koşulları gibi olayların yaratmakta olduğu ekonomik zararların aşırı yükünü de unutmamak gerekiyor.

Bu rapor geçtiğimiz hafta sonu Güney Kore’de toplanan IPCC (Uluslararası İklim Değişimi Paneli) için hazırlanmıştı.  Bu panel belli sürelerde oluşan çok önemli bir çalışmadır.  İklim değişimi ve küresel ısınma konusunda politikalar oluşturmaya yetkiyle destek veren, yol gösteren temel oluşum.

Bu seferki 5 günlük dev toplantıdaki çalışmaları 44 ülkeden 94 uzman yönetti ve son özet raporu hazırladı.  Bilimsel veriler ise 133 bilginden geldi.  Bunlar katkılarında 6.000 araştırmaya gönderme yaptılar.

Panel çalışmaları sonunda IPCC’nin dünya kamuoyuna ve ülke yönetimlerine sunduğu nihai rapor alarm zillerini daha da kuvvetle çalıyor.  Bunda küresel ısınmayı mutlaka 1,5 dereceyle sınırlamak gerektiğine vurgu yapılıyor.  Daha ötesinin ağır yükü üzerinde ısrarla duruluyor.  Bu hedefe varabilmek için daha hâlâ zaman olduğu da belirtiliyor.  Ancak zaman hayli sınırlıdır.

Ancak bazı ülkelerde Paris antlaşmasının öngördüğü hedefleri elinin tersiyle iten ve tam anlamıyla ters bir yönde ilerlemeyi tercih eden politikacılar işbaşında görülüyor.  ABD’de Trump gibi.  Ya da Brezilya’da başkanlığı kazanacağı kesinleşen aşırı sağcı politikacının Amazon ormanlarını endüstriye açma niyeti gibi.

Paris antlaşması ısınmayı 2 dereceyle sınırlama hedefini saptamıştı.  Bununla birlikte 1,5 derece yolunda çaba gösterilmesinden de bir iyi niyet olarak söz etmişti.  IPCC, ilk bakışta çok ufak bir fark taşıyor gibi duran bu iki hedefin arasında yaşamsal bakımdan çarpıcı farklılık olduğunu saptamış.  Örneğin, 1,5 derecenin aşılması halinde milyonlarca kişinin arazisini sulamak bir yana, içme suyu bile bulamayacağını belirtiyor.  Böyle bir gelişmenin iç savaşlara, ülkeler arası kanlı çatışmalara, milyonlarca kişinin bir yerden başkasına göç etmesine neden olacağı aşikâr.

IPCC beklemeden, gecikmeden yapılması gerekenlere de işaret ediyor.  Dev ağaçlandırma projeleri gibi…  Elektrik temelli ulaşıma geçmek gibi…  Karbon yakalama ve yok etme teknolojilerine ciddi yatırım yapmak gibi…

Uzmanlar bilimsel açıdan yapılması gerekenleri uygulamaya koymanın tamamen mümkün olduğunu, bilimin bu olanağı eksiksiz sunduğunu belirtiyorlar.  Ancak, ekliyorlar, bundan sonrası politik sisteme, o yapının isteğine ve tercihine kalmıştır.

İşaret etmek gerekir ki, binlerce bilim insanının çizdiği tabloya göre, şu andaki rahat ve umursamaz gidiş insanlığı 3 dereceye doğru sürüklemektedir.  Bu bakımdan ciddi ve ivedi bir atılım söz konusudur.

OECD’nin raporuna buradan ulaşılabilir.  IPCC raporu ise şurada.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.10.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Jonathan Watts, The Guardian, 8.10.2018 – Frédéric Joignot, Le Monde, 6.10.2018

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın