Küresel ısınma artık mahkemelik bir konu haline geldi

İklim değişiminin yarattığı doğal tahribat mahkeme koridorlarında durmadan boy gösteriyor.  İki yıl önce Amerikalı çocuklar Başkan Obama’ya karşı dava açmışlardı.  “Bizim geleceğimizi korumuyor.” diye.  Portekizli çocuklar yaşadıkları orman yangınları yüzünden Avrupa ülkelerini suçlamışlardı.  ‘Jenosit’ benzeri ‘Ekosit’ insanlık suçu olma yolunda.  Şimdi “Gerekeni yapmıyor, geleceğimizi yok ediyor!” diye haykıran bir avuç insan Avrupa Birliği’ni mahkemeye verdi.

Ama, bu seferki hayli farklı; çünkü mahkemeye verilenler kişiler, politikacılar ya da ülkeler değil, Avrupa Birliği’nin kendi.  Bugün (24 Mayıs 2018) kişisel olarak ağır zarar gördüklerini ileri süren değişik ülkelerden insanlar birlikte hazırladıkları bir dosyayla AB’nin Lüksemburg’daki Genel Mahkemesi’ne (General Court) avukatları kanalıyla başvurdular.  Aşağı yukarı aynı anda kendi ülkelerinde basın toplantıları düzenleyerek ve suçlamaları sert biçimde ifade ederek.

Dedikleri şu: “Avrupa Birliği Parlamentosu ve Komisyonu 2015 Paris iklim antlaşmasını onaylayıp imzaladıkları halde iklim değişimi konusunda yapılması gerekenleri yapmıyorlar, önlem almayı geciktiriyorlar ve bizlerin temel yaşam, sağlık ve mülkiyet haklarımızı ayaklar altına alıyorlar.”  Davacılar AB’nin sera gazı salımını 2030’a kadar (1990’a kıyasla) %40 azaltma hedefinin yeterli olmadığını ileri sürüyorlar.  Avukatların ve bu girişimi destekleyen değişik kuruluşların ortak çalışmayla oluşturdukları dava dosyasının AB kuruluş anlaşmasının ana maddelerine dayandığı söyleniyor.

Daha önce, 2015’te Hollanda’da bir mahkeme hükümetin sera gazı salımlarını 2020’ye kadar %25 azaltma yolunda önlem almasına karar vermişti.  Oysa yönetim hedefini %14-17 ile sınırlamıştı.  Hükümetin yaptığı itiraz önümüzdeki günlerde yüksek mahkemede bir esasa bağlanacak.

Davacılar Portekiz’den, Almanya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan, Romanya’dan, İsveç’ten, Kenya’dan ve Fiji’den.  Tezlerinin temeli küçümsenecek düzeyde değil.  Örneğin lavanta yetiştiricisi bir Fransız çiftçi son altı yıl içinde %44 oranında ürün kaybına uğradığını söylüyor.  Nedeni iklim değişimi.  Portekiz’den bir çiftçi iklim koşullarındaki dengesizliklerin üretimi vurduğundan yakınıyor; “Önce uzun bir süre aşırı kuraklık yaşadık; daha sonra görülmedik derecede şiddetli yağmurlar tarlaları vurdu, geçti.” diyor.  İsveçli ren geyiği yetiştiricileri küresel ısınmanın onları da kötü vurduğundan yakınıyorlar.

Romanyalı davacı gittikçe artan kuraklık yüzünden hayvanlarını su ve ot bulmak için her gün çok uzaklara götürmek zorunda kaldığını belirtiyor.  Alman bir otelci deniz durmadan yükseldiği için tesisinin yakında su içinde kalacağını söylüyor.

Hepsinin söyleminde önemli bir ortak nokta var.  Kendi çocuklarının geleceğinden ciddi ürküntü duyuyorlar.  Gelişmeler böyle giderse ve bu konuda lider rol oynaması gereken AB vurdumduymaz davranmaya devam ederse evlatlarına yaşanması çok zor bir dünya bırakacaklar.

Davacılar bu girişimlerinde yalnız değiller.  Üniversitelerden hukukçular, deneyimli avukatlar ve bilim insanları yol, yöntem göstererek, bilgilendirerek, dosya hazırlayarak onları destekliyor.  Öte yandan bazı örgütlü toplum kuruluşları da yanlarında yer alıyor.  Climate Analytics, Protect the Planet, Climate Action Network, Greenpeace, Care International, Friends of the Earth gibi kuruluşlar.

Avrupa Birliği kurumlarının ekoloji ve iklim değişimi konusunda tavizci davrandığı biliniyor.  Bakalım Genel Mahkeme nasıl davranacak?

Atila Alpöge, Ekogazete, 25.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Daniel Boffey, The Guardian, 24.5.2018 – Simon Roger, Le Monde, 25.2018

Reklamlar
Ekoloji Politikası, Genel Konular, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaşayan varlıkların arasında “insan”ın yeri ne?

Bu soruya keyif kaçırıcı bir yanıt geldi birkaç gün önce.  İlk olma niteliği taşıdığı belirtilen bilimsel bir araştırma sağlam verilere dayanarak bizleri, “insanlar”ı hoşa gitmeyecek bir konuma oturttu.  Günlük yaşamda sık sık kullandığımız “insanlık” kavramı değerler ve saygınlık içeren bir kapsam taşıyor.  Ancak araştırmanın sergilediği veriler tahripkâr bir canavara işaret ediyor.  Tarih boyu böyle olmuşuz.

Araştırmacılar şu bulguları seriyor önümüze:

  • İnsanların bir ağırlığı var gibi görünüyor dünya tarihinde ve şimdiki dünyada.
  • Ama yaşayan, var olan canlıların içinde sayısal olarak ufacık, minnacık bir yerleri var.
  • Bununla birlikte neden oldukları olumsuz etki akıl almaz boyutlara ulaşmış.
  • İnsanlar dünyada hakimiyet kurduklarından beri memeli hayvanların %83’ünü, bitkilerin %50’sini ve balıkların %15’ini canavarca yok etmişler, yaşamdan silip atmışlar.
  • Sözü edilen kırımın çok büyük bölümü son 50 yıl içinde oluşmuş.

Araştırma daha da ilginç veriler sergiliyor:

  • Şu anda yeryüzünde var olan canlı varlıkların %82’si bitkiler.
  • %13’ü bakteriler.
  • Geriye kalan %5 ise hayvanlar, böcekler, balıklar ve mantarlar.
  • Şu anda yeryüzünde yaşayan 7,6 milyar insan ise canlı varlıkların yalnızca milyonda biri.
  • Canlı varlıkların %86’sı karada yaşıyor. %1’i denizlerde.  %13’i ise toprak içinde; bunlar bakteriler.
  • Hayvanların büyük çoğunluğu evcilleştirilmiş. Örneğin, kuşların %70’i tavuklar ve diğer çiftlik hayvanları.  Yalnızca %30 yabani diyebileceğimiz kuş.
  • Memelilerin arasında vahşi diyebileceğimiz hayvanlar ise yalnızca %6 kadar.

Canlılara toplam ağırlıkları, kütleleri açısından bakınca da şaşırtıcı rakamlar çıkıyor ortaya.  İnsanların toplam kütlesine “1” dersek,

  • Virüslerin kütlesi 3 misli fazla,
  • Solucanlarınki 3 misli,
  • Balıklarınki 12 misli,
  • Böceklerinki 17 misli,
  • Mantarlarınki 200 misli,
  • Bakterilerinki 1.200 misli,
  • Bitkilerinki 7.500 misli.

Bu durumu “katliam” diye adlandırmak çok mu aşırı?  Konu üzerinde çalışan çoğu bilgin böyle bir yakıştırmanın etik dışı olmayacağı, gerçeği yansıttığı görüşünde.  Vahşi diyebileceğimiz doğal yaşam acımasızca ve göz göre göre yok ediliyor, diyorlar.  Sayısız etkiye gönderme yapıyorlar.  Farklı türlerin yer değiştirerek oluşturdukları baskının, iklim değişiminin, gözü kara avlanmanın yanında kimyasal kirlenmeye, nüfus patlamasına, aşırı tüketime değiniyorlar.

Sözünü ettiğimiz araştırma raporu saygın “Proceedings of the National Academy of Sciences” adlı dergide yayımlandı.

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Damian Carrington, The Guardian, 21.5.2018 – Damian Carrington, The Guardian, 10.7.2017 – Damian Carrington, The Guardian, 29.9.2014

Doğal kaynaklar içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

“Bu durumdan utanıyorum” diyor Bakan

“Durum acı vermenin, kızdırmanın ötesinde utandırıyor beni.  İnsanlığımdan utanıyorum.”  Bunu söyleyen bir bakan.  Fransa’nın Ekoloji Bakanı Nicolas Hulot.  Yıllardan beri inançlı, samimi çabasıyla dikkat çekmiş bir çevreci.  Dünya çapında yaşanan biyoçeşitlilik felakatine gönderme yapıyor.  İnsanların doğayı tahrip etmede korkunç bir imha gücüne dönüştüğünü vurguluyor.  “Alarm zillerini çalmanın zamanı geldi” diyor.  “Seferberlik ilan etme günüdür bugün.”

Nitekim Hulot’nun konuşmasından iki gün önce yayımlanan büyük çaplı bir bilimsel araştırma çarpıcı bir biçimde aynı manzarayı çizdi.  Yeryüzündeki hayvanlardan, bitkilerden oluşan biyoçeşitlilik gerçek bir katliam tehlikesiyle karşı karşıya.  Science dergisinde 18 Mayıs 2018’de yayımlanan rapor İngiliz ve Avustralyalı araştırmacıların imzasını taşıyor.

Araştırmacılar biyoçeşitliliği şaşırtıcı bir biçimde didik didik etmişler.  115.000 hayvan ve bitki türüne eğilmişler.  Örneğin 31.000 böcek, 8.000 kuş, 1.700 memeli hayvan, 1.800 sürüngen ve 73.000 bitki cinsini ele almışlar.  Daha da ötesinde, bunların her birini yaşayıp var oldukları bölge ve alanlarda incelemişler.  Değişik iklim koşullarının ve küresel ısınma düzeylerinin bunların yaşam ve varlıklarını nasıl etkileyeceğini araştırmışlar.  Sonuç korkutucu ve bakan Hulot’nun altını çizdiği gibi, utanç verici.

Şöyle diyelim.  Küresel ısınmanın sonuçlarına (hayvan ve bitkilerde yapabileceği kırıma, toplu öldürmelere) dört açıdan bakmak olası.  Bunlar bilim dünyasının yıllardan beri yürüttüğü binlerce araştırma, model uygulama, deney yürütme çabalarından kaynaklanan ve artık tartışması bilimsel boyutlarda bitmiş olan olgulara dayanıyor.  (Bir anımsatma yapalım; aşağıda sözü edilen küresel ısınma miktarları endüstri devrimi öncesine, yani 1850’ye göre olabilecek artışları belirtiyor.)

  • İddialı senaryo” – Son uluslararası toplantıda büyük, aşırı çaba gösterip küresel ısınma miktarını olabilecek en düşük düzeyde tutma isteği belirtilmişti. Buna göre ısınmayı içinde olduğumuz yüzyılın sonunda 1,5°C ile sınırlama olanağı belirecekti.
  • Ilımlı senaryo” – Bununla birlikte aynı toplantıda ılımlı denebilecek bir senaryoyu hedeflemenin belki daha gerçekçi olacağı düşünülmüştü. Bu senaryoda (gene yüzyıl sonunda) 2°C’lik bir ısınma söz konusu olurdu.
  • Mevcut gidiş” – Şu anda ülkelerin fazla çaba göstermeden uyguladıkları politikalar dünyayı yüzyıl sonunda 3,2°C’lık bir ısınmaya götürecekti.
  • Boşverci gidiş” – İklim değişimi ve küresel ısınma (bazı politikacıların yapmakta olduğu gibi) zerrece ciddiye alınmazsa ve olay kendi haline bırakılırsa varılacak sonuç 4,5°C olacaktı.

Bu dört yaklaşımın biyoçeşitlilik üzerindeki muhtemel etkileri şöyle: (Aşağıdaki değerler şu anda dünya yüzeyinde mevcut biyoçeşitliğin yüzyılın sonunda ne ölçüde yok olup gideceğini veriyor.)

  • Böcekler– İddialı senaryoda kayıp %6 / Ilımlı senaryoda kayıp %18 / Mevcut gidişte kayıp %49 / Boşverci gidişte %67.
  • Bitkiler– İddialı senaryoda kayıp %8 / Ilımlı senaryoda kayıp %16 / Mevcut gidişte kayıp %44 / Boşverci gidişte %67.
  • Memeliler– İddialı senaryoda kayıp %4 / Ilımlı senaryoda kayıp %8 / Mevcut gidişte kayıp %23 / Boşverci gidişte %41.
  • Kuşlar– İddialı senaryoda kayıp %2 / Ilımlı senaryoda kayıp %6 / Mevcut gidişte kayıp %22 / Boşverci gidişte %40.

Bu çalışmanın altını çizdiği başka bir olgu daha var.  Memeli hayvanlarla kuşların hareket yeteneği olduğu için bunların (hiç olmazsa bazılarının) değişen iklim koşullarına ayak uydurarak zaman içinde başka yerlere, daha ılımlı iklimlere ve daha uygun yörelere göç etme şansı olabilir.  Ancak bitkilerle böceklerin bu şansı yok.  Onlar oldukları topraklarda kalıp kötüleşen koşulları mecburen yaşama durumunda.  Bu bakımdan kayıpları daha yüksek çıkıyor.

Bilginler böceklerin yaşayabileceği kırıma özellikle dikkat çekiyorlar.  “Ekosistemlerin işleyişinde böceklerin ne kadar önemli rol oynadığını, polinasyona, toprağın üretkenliğine, suyu temizlemeye olan katkılarını asla unutmamak gerekir.” diyorlar.  Bu bakımdan gelişmenin bizim beslenmemizi de doğrudan doğruya etkileyeceğini vurguluyorlar.

Science dergisinin aynı sayısında yayımlanan başka bir araştırma da konuya değişik bir boyut getiriyor.  Öyle anlaşılıyor ki, 1992’de Rio’da Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması imzalanmış.  O günden bugüne anlaşmanın desteğiyle biyolojik açıdan koruma altına alınmış alan miktarı iki misli artmış.  Şu anda 19 milyon kilometrekare alan (yeryüzünün toprak alanlarının %15’i) koruma altında.  Ancak günümüzde görülüyor ki, bu alanların üçte biri insanlığın menfaat amaçlı aşırı baskısı altında.  Buralarda yollar yapılıyor…  Kentler kuruluyor…  Kentler buralara genişletiliyor…  Uygunsuz tarıma bırakılıyor…  Ormanlar kesime uğruyor…  Bu saldırının da ekosistem üzerinde uzun vadeli etkisi elbette olacak.

6 ay önce 15.264 bilim insanı ortak bir bildiri imzalayıp adeta bir felaket çığlığı atmışlardı.  Bunda insanlığın, dünyanın ve yaşamın içine düşmekte olduğu durumu açıkça vurgulamışlardı.  Uyarmışlardı politikacıları.  (Ekogazete’de bu gelişmeyi okudunuz.)  Acaba bu yaşamsal uyarıları ciddiye alacak yöneticiler çıkacak mı?

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Pierre Le Hir, Le Monde, 20.5.2018 – Pierre Le Hir, Le Monde, 19.5.2018 – Damian Carrington, The Guardian, 17.5.2018

Doğal kaynaklar, Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Rüzgâr kaynaklı enerji nükleerin önüne geçmiş

Söz konusu yer İngiltere.  2018’in ilk dört ayında rüzgâr burada nükleerden daha fazla enerji üretmiş.  Hem de 8 adet nükleer santral devrede olduğu halde.  Dahası da var.  Geçtiğimiz dokuz yıl içinde, hizmete sunulan rüzgâr kaynaklı elektrik 8 misli artarken nükleer olduğu yerde kalmış; hiç artmamış.  Hatta, 17 Mart’ta İngiltere’de devreye giren elektriğin yarısını rüzgârlar sağlamış.

Başka bir gelişme de İskoçya ile ilgili.  Anlaşılan burada rüzgâr kaynaklı enerji üretiminde fazlalık var.  O kadar ki, kimi zaman üretim kullanımın çok ötesine çıktığı için ülkenin ana elektrik şirketi İskoçya’daki rüzgâr çiftliklerini işleten kişilere ve küçük firmalara üretimi durdurmalarını isteme durumunda kalıyor.  Tabii, böyle bir talebin sonucu olarak “tazminat” ödeme mecburiyetiyle karşılaşıyor.  Ancak geçtiğimiz aylarda İskoçya ile Galler arasında oluşturulan yepyeni bir enerji hattı çoğu rüzgâr çiftliğinin kesintisiz çalışmasını sağlamış.  Bu gelişme elektrik şirketini her yıl 100 milyon sterline ulaşan tazminattan büyük ölçüde kurtarmış.

Yalnız, rüzgâr enerjisine dikkati çeken bu gelişmenin başka bir boyutu daha var.  Bundan birkaç ay önce Nature Geoscience’da dergisinde yayımlanmış olan bilimsel bir araştırma önemli bir uyarı getiriyor.  Buna göre, küresel ısınma rüzgârın enerji kaynağı olarak kullanılmasında çelişkili roller oynayacak.  Isınma şimdiki hızıyla devam ederse bazı bölgelerde rüzgâr hızlarında azalma görülecek.  Başka yerlerde ise tam tersine şiddetlenme yaşanacak.  Bu durumun ana nedeni karaların denizlerden daha çabuk ve daha fazla ısınması.  Bu da daha şiddetli rüzgârları tetikleyebiliyor.  Ama böylesine bir farklılaşma olamayan yerlerde rüzgârların oluşması duraksıyor, ya da hızları azalıyor.

Araştırma uluslararası iklim çalışmalarında kullanılan kabullerden, değerlerden ve modellerden hareket etmiş.  Sonuçta ortaya çıkan ipuçlarına göre Japonya’nın rüzgâr enerjisinde %10 dolaylarında bir kayıp görülmesi olası.  ABD ile İngiltere’de ise bu kayıp %17’e yükselebilecek.  Rusya ile Akdeniz çevresi de kayıp yaşanabilecek bölgeler olarak görülüyor.  Buna karşılık Afrika kıyılarında rüzgârın %45 şiddetlenmesi mümkün.  Tahminlere göre Brezilya %35, Avustralya %23 kazançlı çıkıyor.

Başka bir deyişle, iklim değişimini görmezliğe gelip tek boyutlu düşünerek rüzgâra yönelme çok da verimli bir politika değil.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Adam Vaughan, The Guardian, 16.5.2018 – Damian Carrington, The Guardian, 11.12.2017

Enerji, Nükleer, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Islak bezler, ıslak mendiller ortalığı sırıl sıklam ediyor

Eskiden elimizi özenle yıkamak yeterdi.  Ya da bir şeyi sildiğimiz bezi çitiler, yıkar ve yeniden kullanırdık.  Ama daha sonra “kullan-at”çılık çıktı ortaya.  Yani her şey (öyle diyorlar) kolaylaştı.  Islak mendil paketini açıver…  Çek, çıkar bir mendili…  Şöyle bir siliniver…  At elindekini bir tuvalete…  Oldu bitti!  Ama, şimdilerde yönetimler “Bunlarla ne yapacağız?” diye saç baş yoluyor.

Bebeler de bu ıslak mendillerle büyüdü.  Mendilin ıslağı temizlemeye yetiyordu.  Gerisi, at gitsin!

Yıl 1958.  Büyük savaş sonrası.  Amerika’da bir lokanta dizisi yavaş yavaş gelişip büyümekte: “Kentucky Fried Chicken”.  Müşterilerine kızarmış tavuk sunuyor.  (Bugün dünyanın her bir köşesinde 200.000 bağlantılı lokantası var.)  Sahibinin bir arkadaşı ona öneri getiriyor.  “İyi güzel de müşterin eliyle yiyor tavuğu.  Eli yağlı kalıyor.  Çoğu kişi bundan hoşlanmıyor.  Gel, ben sana eli silip atılacak mendil yapayım.  Müşterin artsın.”  Gelişmenin başlangıç noktası böyle olmuş.

Bugün araştırmacılar dünyanın tümünde HER SANİYEDE 14.000 ıslak mendil ve bez kullanıldığını söylüyorlar.  60 yıl içinde olay böylesine patlamış.  Çok kişi hoşnut bu kullanımdan.  Örneğin anneler bebek altı temizlemenin çok basite indiğini düşünüyor.  Örneğin hastanelerde hemşireler görevleri sırasında mikrop kapmamak için durmadan ıslak mendil kullanıyorlar.

Islak mendil, ıslak bez dediğimiz zaman bunların çok şeyi kapsayıp içerdiğini unutmamak gerekiyor.  Bunlar değişik biçimlerde ve yerlerde karşımıza çıkabiliyorlar.  Bizler farkında bile olmadan.  Kâğıttan ya da kumaşımsı maddelerden yapılmış olabiliyorlar.  Plastikten de.  Daha da önemlisi bunlardaki “ıslaklığın” neyi içerdiğini de pek bilmiyoruz.  Çoğunda kimyasal madde var.

Kullanıcıların çoğu, ne yazık ki, bunları tuvalete atıyorlar.  Yapılarının özelliğinden bunlar kolay kolay parçalanmıyor ve yok olmuyor.  Sonuçta pis su yollarında, kanalizasyonlarda birikiyor ve buraları tıkıyor.  Londra’nın yaşadığı böylesine bir sıkıntının haberini beş yıl önce Ekogazete’de okumuştunuz.  Zamanla kentin başındaki bela o kadar artmış ki, önde gelen bir müze atıkların neden olduğu bu pislik yığınını özel olarak düzenlediği bir sergide halka sundu.  Şimdi öğreniyoruz ki, Londra’da her yıl 300.000 kanalizasyon tıkanması yaşanıyor ve bunların %93’ünün belli başlı nedeni atılmış ıslak bez ve mendiller.  Belfast, Denver, Melbourne ve Baltimore da aynı derdi yaşıyor.

Avrupa Birliği konuyu ele almış durumda; ıslak mendil ve ıslak bez üreticileriyle işbirliği yaparak çok çabuk parçalara ayrılan malzeme yapımı olanaklarını araştırıyor.  Öte yandan her yıl binlerce ıslak mendil kullanan hastaneler eğitim programları oluşturarak doktor ve hemşirelerini bilinçlendirmeye çalışıyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Jonathan Watts ve Rebecca Smithers, The Guardian, 11.5.2018 – Audrey Chauvet, L’Express, 10.8.2017

Atıklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

İlginç bir karar: Yeni binalarda enerji güneşten gelecek

Şaşırtıcı bir girişim.  ABD’de Kaliforniya Eyaleti Enerji Komisyonu dün inşaat sektörüne yepyeni bir hedef verdi: “2020’den itibaren inşaatına başlanacak binalarda ısınma ve klima hizmetlerinin enerji kaynağı güneş panoları olacak.”  İşin daha da şaşırtıcı tarafı inşaat şirketlerinin bu politikayı desteklemesi.  Bunun inşaat maliyetini arttıracağı biliniyor; ama kullanıcıların bu sayede çok düşük maliyetli bir hizmete kavuşacağı belirtiliyor.

Politikanın yürürlüğe gireceği 2020’de bu eyalette 150.000 inşaatın gerçekleşeceği tahmin ediliyor.  Sonuçta bu binalarda yaşayanların hepsi de iklim değişimini frenlemeye katkı sağlamış olacaklar.

Petrolcülerin ve kömürcülerin has adamı Trump’ın Amerika’sında Kaliforniya aykırı bir bölge.  Ötekiler için adeta bir çıban başı.  Ekoloji hareketinin önderliğini yürütüyor Kaliforniya.  Örneğin elektrikli otomobil kullanımında liderliğe oynuyor.  Dahası da var.  4 Mart 2018’de eyaletin toplam elektrik gereksiniminin %50’si güneşten sağlandı.  Kısacası Trump ve adamları istedikleri kadar Paris iklim değişimi antlaşmasını inkâr etsinler, dünya yepyeni ve sağlıklı bir çizgide yoluna devam ediyor.

Örneğin İngiltere.  Endüstri devriminin başladığı ülke.  Özellikle kömürden elektrik üretiminin şampiyonu olmuş bir yer.  Geçtiğimiz günlerde kömür kaynaklı santralların çalıştırılması gerekmedi; çünkü rüzgârdı, güneşti, hidrolik santrallardı, biokütle enerjiydi, giderek nükleer santrallardı, bütün bu alternatif yaklaşımlar 55 saat boyunca kömüre gereksinim yaratmadı.  Oysa İngiltere kömür destekli enerjiye 133 yıl önce sırtını dayamıştı.

Başka bir haber de Portekiz’den geldi.  Gene Mart 2018 içinde ve bütün ay boyunca ülke tükettiğinden %5 daha fazla elektrik üretti.  Temiz kaynaklı enerji sayesinde.  O kadar ki, fosil kaynaklı santralların 70 saat boyunca durdurulması gerekti.

Bir de Çin’e gönderme yapmak gerekiyor.  Kömürün yarattığı hava kirliliğinden büyük şehirlerdeki milyonlarca kişinin azap çektiği bu ülkede yönetim güneş enerjisine saldırmış durumda.  Geçtiğimiz yıl içinde Çin dünyanın tümünde yapılan bu tür yatırımların yarısından fazlasını gerçekleştirdi.  Önümüzdeki iki yıl içinde ise güneş enerjisi yatırımlarını 4 katına çıkarmaya kararlı.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) yeni yayımladığı bir açıklamada, bu tür üretimde çalışan sayısının (dünya toplamında) 10 milyonu geçmiş olduğunu duyurdu.  Yalnızca geçtiğimiz yılda 500 bin kişi bu sektörde çalışmaya başlamış.  Bu gelişmede güneş enerjisi büyük bir yer alıyormuş.  155 ülkenin üyesi olduğu IRENA 2050’ye kadar bu sektörün 28 milyon iş yaratacağını belirtiyor ve o tarihte dünya toplam enerjinin %66’sının temiz kaynaklı olacağını tahmin ediyor.  Bu konuda bugün ancak %18 düzeyinde olduğumuzu not etmekte yarar var.  Bu hızlı gelişmenin açıklaması olarak temiz kaynaklı enerjilerde gerçekleşen büyük maliyet düşüşleri gösteriliyor.

Başka bir deyişle, bu tür enerji almış başını gidiyor.  Olup biteni anlamamakta direnenler ya da karışık çıkar ilişkileri nedeniyle bu gelişmeden uzak kalmayı tercih edenler ileride önemli bir bedel ödeyecekler.

Atila Alpöge, Ekogazete, 10.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: The Guardian, 9.5.2018 – IRENA, 8.5.2018 – Pierre Le Hir, Le Monde, 8.5.2018 – Natasha Geiling, ThinkProgress, 22.4.2018 – Tom Embury-Dennis, The Independant, 19.4.2018 – Kyle Field, Cleantechnica, 19.4.2018

Ekoloji Politikası, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

7 milyon kişiyi vurduğu gibi hepimizi de perişan edebilir

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yayımladığı bir raporda dünyada her yıl 7 milyon kişinin hava kirliliği yüzünden öldüğünü söylüyor.  Resmi sayısal veriler bu durumun zengin ülkeleri daha az etkilediğini, orta gelirli ve fakir ülkeleri ise fena vurduğunu gösteriyor.  Dahası da var.  WHO’nun elindeki ülkelerden elde edilmiş bilgilere göre Avrupa’nın en kirli kentleri Türkiye’de.  Ayrıntılı liste aşağıda.

Türkiye kentlerindeki durumu listelemeden önce birkaç genel bilgiyi aktaralım.  Hava kirliliğinin neden olduğu kırım başka tür ölümlerin toplamından daha fazla.  İşte yıllık rakamlar: AIDS- 1,1 milyon.  Verem-1,4 milyon.  Diyabet- 1,6 milyon.  Trafik kazaları- 1,3 milyon.  Bunların toplamı 7 milyonluk tahribatı aşmıyor.

Ötesi de var.  Nefes aldığımız havadaki bu kirlilik akciğer kanserlerinin %29’unu, beyin damarı sorunlarının %25’ini, enfarktüsün %24’ünü, astım gibi nefes alma sorunlarının %43’ünü tetikliyor.  WHO 5 yaşından küçüklerin büyüklerden çok daha fazla etkilenip zarar gördüğünü vurguluyor.

Öyle anlaşılıyor ki, dünyada 4.300 kent sistemli, düzenli ve günlük olarak hava kirliliğini ölçüyor ve Dünya Sağlık Örgütü’ne bildiriyor.  Kurumun sağlık açısından saptadığı limitler var.  Belli bir ortamın havasındaki küçük parçacıkların (partiküllerin) bu sınırları aşmaması gerekiyor.  Bunların üstüne çıkıldığı zaman rahatsızlıklar, hastalıklar ve giderek ölümler beliriyor.  WHO dünya nüfusunun %91’inin bu kriterlerin üstündeki ortamlarda yaşadığını belirtiyor ve ülkeleri gereken önlemleri almaya davet ediyor.

Son 6 yıl içinde Kuzey Amerika ve Avrupa kentlerinin çoğunluğunda olumlu gelişme olmuş ve havadaki partikül miktarları azalmış.  Ancak diğer bölgelerde (bazıları ciddi) yükselmeler saptanmış.  Özellikle güney ve güney-doğu Asya’da.  Bu arada Akdeniz bölgesinde önemli hava kirliliği artışı söz konusu.

Dünyanın en kalabalık kentlerinin şampiyonlar listesi şöyle: (Parantez içindeki değerler 1 metreküp hava içindeki mikrogram cinsinden PM10 partikül miktarını yıllık ortalama olarak veriyor.  WHO’nun bu konudaki üst sınırı yalnızca 20 mikrogram.  Not: PM10 büyüklüğü 10 mikrometrenin altındaki partikül demek.)

  • Delhi (292)  /   Kahire (284)   /   Dhaka (104)   /   Mumbai (104)
  • Beijing (92) /   Şangay (59)   /   İstanbul (53)   /   Mexico City (39)

Bu sefer meseleye Avrupa kentleri açısından bakarsak şampiyonlar şöyle sıralanıyor: (Bu listede PM2,5 partiküllerinin değerleri var.  Yani büyüklüğü 2,5 mikrometre altındaki partiküller.  WHO’nun üst sınırı ise 10 mikrogram.)

  • Tetovo- Makedonya (81) /   Batman (67)   /   Hakkâri (67)
  • Gaziantep (66) /   Tuzla- Bosna (65)   /   Siirt (61)
  • Afyon (60) /   Karaman (57)   /   Iğdır (54)   /   Isparta (52)

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna buradan ulaşabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 4.5.2018 / Yararlanılan kaynakLAR: Stéphane Mandard, Le Monde, 2.5.2018 – Jonathan Watts, The Guardian, 1.5.2018 – Nick Van Mead, The Guardian, 13.2.2018

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın