“Beş” porsiyon bile iyi, ama “on” olursa çok daha iyi

Bu yazı akıllı beslenme üzerine.  Ağzına durmadan abur cubur atmakla ilgili değil.  Daha doğrusu, dolu dolu doğal beslenmeyi selamlayan bilimsel bir çalışmadan söz ediyoruz.  Pek uygulamadığımız, uygulamaya kalksak zorlanacağımız bir rejimden.  Ama sağlıklı yaşayayım diyorsak, uzun süre ayakta kalayım istiyorsak, uygulamamız gereken bir beslenme tarzından.  Üstelik doğanın kendiliğinden ve cömertçe sunduğu nimetlere dayalı bir beslenmeden.

Evet, önümüzde kapsamlı bir bilimsel çalışma var.  Hem de çok saygın bir kurumun imzasını taşıyor: Imperial College London.  Orada, Kamu Sağlığı Okulunda yürütülmüş bu çalışma.  Kaynağında aşağı yukarı 2 milyon kişiyi taramış 95 ayrı araştırma var.  Bu incelemeler 43.000 kalp hastalığını, 47.000 kalp krizini, 81.000 damar hastalığını, 112.000 kanser olayını ve 94.000 ölümü ele almış.  Imperial College’ın bunları derleyip toparlayan son raporu ise International Journal of Epidemiology’de yayımlanmış.  İki gün önce.

Çalışmadan çıkan sonucun özetinin özeti gelip sebze ve meyveye dayanıyor.  Beslenme rejimini sebze ile meyvenin üzerine kurmaya.

sebze-meyve

Bunları günde aşağı yukarı 800 gram yemeye işaret ediyor, sözü geçen çalışma.  “Bunlardan günde mutlaka 10 porsiyon yiyin” diyor.  (1 porsiyon 80 gram hesabıyla.)  Örneğin ülkemizin ortamında “Benim yediğim etler ne olacak?” diye isyan edecek kimseleri düşünmek zor değil.  Ya da “Yahu sandviçle paşa paşa besleniyordum!” diyecekleri.

Eh, bu noktada araştırmanın bazı çarpıcı bulgularını aktaralım.  Hatta son vurgusuna gönderme yapalım.  Bu çalışma diyor ki, 10 porsiyon kuralını uygularsanız, şu rahatsızlıklar şu kadar azalır:

  • Kalp rahatsızlıkları %33
  • Kalp krizi %33
  • Damar hastalıkları %28
  • Kanser %13
  • Erken ölüm %31

Bu arada not etmek gerekiyor ki, her sebze ve meyvenin yeri ve etkisi farklı.  Örneğin elma, armut, narenciye, yeşil salata, ıspanak, marul, hindiba, brokoli, lahana, karnabahar kalbi korumaya bire bir.  Fasulye, biber, havuç, turpgiller ve benzerleri ise kanser riskine direnç yaratıyor.

Akla takılacak bir soru şu olabilir: “800 grama tamam da, nasıl bir şeydir bu?” Yanıtı basit.  Örneğin aşağıdakileri bir günde yerseniz bu hedef gerçekleşiyor:

  • 1 elma
  • 1 armut
  • 1 muz
  • 2 kivi
  • 1 domates
  • 1/2 greyfurt
  • 1 bardak portakal suyu
  • 3 kaşık bezelye
  • 8 demet karnabahar
  • 2 demet brokoli

domates

“Çiğ mi olmalı, pişmiş mi?” sorusuna araştırmayı yürütenlerin verdiği yanıt basit: “Fark etmiyor!”  Öte yandan, işlenip, başka bir şeye dönüştürülüp bir kavanoza tıkıştırılmış olmalarını fazla ciddiye almamak gerekir, diyor bilginler.  “Vitaminlere, haplara da kulak asmayın!”

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.2.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Sarah Boseley, The Guardian, 23.2.2017 – Sarah Marsh, The Guardian, 24.2.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Siz yetkili kişi olsaydınız bu görevlere kimi atardınız?

Diyelim ki, size tam yetki verdiler ve şöyle dediler: “İstediğin kişiyi istediğin görevden sorumlu yap!  Keyfin bilir.”  Böyle bir durumda, örneğin bir mafya babasını Emniyet Genel Müdürü yapar mıydınız?  Ya da vergi kaçakçılığı şampiyonu olan birini tutup Maliye Bakanlığına getirir miydiniz?  Bu örnekler abuk sabuk duruyor, değil mi? Ama geçtiğimiz günlerde böyle bir tuhaflık gerçekleşti.

Amerika’dayız.  Yeni bir Başkan var: Donald Trump.  Başkan çevre koruma konularına şiddetle karşı olan birini federal hükumetin Çevre Koruma Ajansının (EPA) başına getirdi.  Daha doğrusu önerdi ve Senato da bir acele onayladı.  Böylece çevre koruma düşmanı biri çevreyi korumaktan sorumlu oldu.

Bu kişinin adı: Scott Pruitt.  Yakın günlere kadar Oklahama Eyaletinin başsavcısı imiş.  Bu görevi sırasında EPA’nın aldığı kararlara, getirdiği uygulamalara, oluşturduğu yasalara şiddetle karşı çıkmış.  Ajansı 14 kez mahkemeye vermiş.  Önerilen uygulamalar yasal değildir, diye.  Şimdi EPA’nın başında.  Orada çalışanların durumunu düşünün.  Nitekim Ajansın eski çalışanları bu karara karşı çıkan açık mektup yayımladılar.  Şu anda kurumda görevli olanlar ise gösteri yaptılar.

Pruitt’in petrol ve gaz şirketleriyle içli dışlı olduğu biliniyor.  Başsavcılığı sırasında bu şirketlerin maaşlı koruması gibi davrandığı herkesin dilinde.  Onun adı bu yeni görev için ortalıkta dolaşmaya başlayınca bazı çevreci dernek ve vakıflar mahkemeye başvurmuşlar.  Çok ender ve özel haller hariç, resmi arşivlerin gizli olamayacağını, belli koşullarda bunların açıklanması gerektiğini emreden yasayı referans gösteren bu kurumlar Pruitt’in görevi sırasında petrol ve gaz şirketleriyle yaptığı bütün yazışmaların mahkemeye verilmesini istemişler.  Yargıç da ilgili daireden bunları talep etmiş.  Söz konusu belgelerin sayısı 3.000’e varıyor.

Gözlemciler, bu yazışmalar çevreye en büyük zararı veren ve iklim değişimini hızlandıran şirketlerin Pruitt tarafından nasıl militanca korunduğunu gösterecek, diyorlar.  Bu bakımdan Amerikan Senatosu’nun bu görevlendirmeyi onaylamakta acele etmemesi gerektiğini ifade ediyorlar.  “3.000 yazışmanın içeriği ortaya dökülmeli, Pruitt’in çevre düşmanı kuruluşlarla ne ölçüde içli dışlı olduğu görülmeli, onaylama mekanizması ondan sonra devreye girmeli” diyorlar.

Diyorlardı.  İş bitti bile.  Mahkeme kararı beklenmeden, Senato büyük bir telaşla onayını verdi ve çevre düşmanını çevre korumanın başına getirdi.  O da bir acele ajans çalışanlarını toplayıp 15 dakikalık göreve başlangıç konuşması yaptı.  Bunda havadan sudan söz etti.  Hatta kendinin ne kadar beysbol düşkünü olduğunu anlattı.  İklim değişimine hiç değinmedi bile.  Bu konudaki düşüncesi zaten biliniyor.  İklimin değişmediğine, bu konudaki bütün söylemlerin fasa fiso olduğuna inanıyor.

Demek ki, mafya şefini polis müdürü, vergi kaçakçısını da maliye müdürü yapmak mümkünmüş.

Atila Alpöge, Ekogazete, 22.2.2017 / Yararlanılan kaynaklar:  Natasha Geiling, ThinkProgress, 20.2.2017 – Samantha Page, ThinkProgress, 18.2.2017 – Samantha Page, ThinkProgress, 17.2.2017

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Durmadan ağaç kesmek yerine kentleri ormanlaştırmak

Gazetelerde okuyoruz, televizyonlarda izliyoruz…  Orada, burada birileri kentlerin içindeki ağaçları kesiyor, bahçeleri bozuyor, parkları tarumar ediyor, yeşilliklerin yerine kuleler dikiyor.  Niye?  Dediklerine göre, “modernleşiyoruz, kalkınıyoruz, güzel kentler yaratıyoruz.”  Ne pahasına?  Tıkış tıkış yerleşerek…  Bir yerden diğerine gitmede azap yaşayarak…  Hava kirliliğini ciğerlerimize çekerek…  Bu rezalete tepki olarak yepyeni bir yaklaşım çıktı ortaya: “Orman Kentler yaratmak.”

Ekogazete iki yıl önce bu yaklaşımın ilk örneğini sunmuştu: Bosco Verticale.”  Milano’nun göbeğinde yükselen yeni iki bina.  Biri 26 katlı, öteki 17 katlı.  Ama yeşillikler içinde.  Çünkü balkonlarda ve çatılarda 800 ağaç, 5.000 funda, binlerce sarmaşık ve çeşitli yeşillik var.

2014’te kullanıma açılmış olan bu proje Stefano Bœri’n imzasını taşıyor.  İtalyan bir mimar olan Bœri bu uygulamayı “Düşey Orman” diye tanımlamıştı.  (Mimarın sitesine göz atabilirsiniz.)

Bœri beş yıl önce Çin’de büro açmış ve bir düşey orman projesi oluşturmuş.  4 milyonluk Nanjing kentinde.  Yapımı bitmek üzere olan bu proje, yeşillendirilmiş iki kuleden oluşuyor.  23 değişik ağaç türü sarmış binaları; 2.500 funda da bunları destekliyor.  Binalarda bürolar yer alacak.  Ayrıca 247 odalı lüks bir otel ve bir müze açılacak.  Bir de “yeşil mimarlık okulu”.  Bu iki binanın her yıl 25 ton karbon dioksit emip, ayni miktar oksijen salacağı hesaplanıyor.

orman-kent-1

Bœri şimdi yeni bir kavramı ileri sürmekte: “Orman kentler”.  Bu da itibar görmüş Çin’de ve uygulama kararı alınmış.  İlk çalışma “Liuzhou Orman Kenti” adıyla 1,5 milyonluk bir yerleşmede başlamak üzere.  Bunda düşey orman yaklaşımı, kuleleri, 2-3 katlı binaları, değişik biçimli birimleri ve iş merkezleriyle bütün bir kenti kucaklıyor.  Bu yepyeni yerleşmenin 3 yıl içinde yaşanır ve çalışır olması hedefleniyor.  Bundan sonra da 10 milyonluk bir endüstri kentinde, en berbat hava kirliliği olan yerleşmelerden biri olarak bilinen Shijiazhuang’da benzeri uygulamaya geçilecek.

orman-kent-2

Çin yönetiminin bu politikayı kabullenip sahiplenmesinin ve hızla yaygınlaştırmaya kararlı olmasının çok doğal bir mantığı var.  Çin kentleri hızlı ekonomik gelişmenin ve aşırı kentleşip büyümenin sonucu yaşanamaz bir hava kirliliğinin baskısı altında.  Sırf bu koşulların neden olduğu ölümlerin yanında okulların, işyerlerinin zaman zaman, bazen günlerce, tatil edilmesi gerekiyor.

Bœri Çin’de de, başka ülkelerde de kentleşme politikasının azmanlaşan kentler yaratmaya yöneldiğini ya da en azından göz yumduğunu, mevcut kentlere durmadan yepyeni mahalleler kattığını, böylece ucubeler, kabuslar geliştirdiğini ileri sürüyor.  Bu tür yaklaşımın insani boyutu olmayan, sağlıksız yerleşmeleri tetiklediğini belirtiyor.  Varılmış olan bu noktada daha küçük çaplı ve yeşille sarılıp sarmalanmış orman kentlere yönelmek gerektiğini belirtiyor.

orman-kent-3

Atila Alpöge, Ekogazete, 18.2.2017 / Yararlanılan kaynak:  Tom Phillips, The Guardian, 17.2.2017

Kentler, Ormanlar içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Güneş de aldı başını gidiyor, rüzgâr da…

Başlıktaki bu garip ifadenin arkasında son derecede somut bir gelişme var.  Avrupa Birliği ülkelerinde enerji kaynağı olarak güneş de, rüzgâr da baş köşeye oturmuş durumda.  Bu iki olgu kömürdü, petroldü, nükleerdi gibi fasa fisoya nanik çekiyor artık.  Yepyeni bir çağın bayrağını taşıyorlar.  Ötekileri büyük bir çabayla pazarlamaya çalışan çevreleri neredeyse gülünç duruma düşürerek.  Tabii anlayana.

2016’da Avrupa ülkelerindeki enerji yatırımlarının getirdiği yeni katkının %90’ı tükenmez kaynaklı enerji türünde olmuş.  Resmi rakamlar ortada.  2016’da, Avrupa Birliği’nde 24,5GW’lık yeni kapasite yaratılmış; bunun %86’sı güneşten, rüzgârdan, barajlardan.  Bir yıl önce bu oran %79 imiş.

2016’da Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Finlandiya’da, İrlanda’da, Litvanya’da geniş kapasiteli “rüzgâr çiftlikleri” kurulup işletmeye açılmış.  Bazıları karadan uzakta, denizin ortasında.  Çoğu dev gibi; 600MW’a yaklaşan üretim kapasiteleri var.

Ancak bu gelişmeyi çelmeleyen bir olgu da söz konusu.  AB ülkelerinin dörtte biri bu tür yatırımlara saldırmış durumda.  Bir öteki dörtte bir (İspanya, İtalya, Yunanistan ve Portekiz) şimdilik ağırdan alıyor tükenmez enerji yatırımlarında.  Öteki ülkeler hemen hiç umursamıyor.  Örneğin Polonya “ille de kömür kaynaklı elektrik” diye tutturuyor.

Genel enerji politikasındaki bu çelişki yüzünden AB’de şu anda, elektriğin yalnızca %15î tükenmez kaynaklı.  Ancak 13 yıl içinde bunun %30’a ulaşacağı tahmin ediliyor.

3888

Bu arada ilginç bir olayın öyküsü düştü basına.  Geçenlerde Portekiz’in ayrıntılı enerji dağıtımı verilerini inceleyen bir uzman şaşkınlık içinde kalmış, ama çok da sevinmiş.  Anlaşılan elindeki raporlar neredeyse gün ve saat bazında tüketimi veriyormuş ve bunun ne ölçüde hangi kaynaklardan geldiğini gösteriyormuş.  Uzman saptamış ki, geçtiğimiz Mayıs ayında 4,5 gün boyunca yalnızca tükenmez kaynaklı santraller çalışmış ve bütün Portekiz’in elektriği bunlardan gelmiş.  Bunlar talebi bütünüyle karşılamaya yetmiş.  Kömürlü, petrollü santrallerin çalışması gerekmemiş.

Bu olayı küçümsemeye çalışanlar “Canım, bu bir rastlantı!” demeye kalkmışlar.  Uzmanın yanıtı çok güzel: “Cristiano Ronaldo gol attığı zaman ‘rastlantı oldu, şansı vardı’ demiyorsunuz.  Bu golün arkasında hudutsuz bir hazırlık ve kan ter içindeki emek var.  Bizim yaşadığımız olayda da.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 10.2.2017 /  Yararlanılan kaynaklar: Adam Vaughan, The Guardian, 9.2.2017 – Sam Jones, The Guardian, 26.12.2016

Yenilenir enerji içinde yayınlandı | Tagged , | 1 Yorum

Ağaçlara sahip çıkıp ağaç sevgisini ayakta tutmak

Bugünün kentsel yaşamı bizleri nasıl da uzak tutuyor ağaçlardan!  Yerleşik olduğumuz yerler durmadan azmanlaşıyor.  Hem genişleyip büyüyerek, hem de kuleleşen binalarla boy atarak.  Bir takım açgözlü girişimciler bir karış parka bile göz dikiyor.  El koyup bina yapmak için.  Olan ağaçlarımıza oluyor.  Haşır huşur ağaç kesilmesini görmezden geliyoruz.  Çocuklarımız ağaca tırmanmanın hudutsuz zevkini yaşamadan büyüyorlar.

Bu gelişmenin yarattığı sıkıntı ve üzüntü hayli yaygın olsa gerek.  Çünkü altı Avrupa ülkesinden sayısız çevre severin yıllar önce kurduğu bir birlik ağaca sahip çıkma duygusunu güçlendirecek bir girişim düzenliyor.  Bu altı ülke şunlar: Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Slovakya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti.  Birlik Çevre İşbirliği Derneği (Environmental Partnership Association – EPA) adını taşıyor.  Avrupa Birliği bu kuruluşun çalışmalarını fonlar aktararak destekliyor.

Bu çalışmalardan biri de Avrupa Yılın Ağacı Yarışması.  Amaç insan yerleşmeleriyle bütünleşmiş, öykülere girmiş, efsaneleşmiş, simgeleşmiş, dört bir köşede kişilik kazanmış ağaçları vurgulamak.  Başka bir deyişle, ağaç kültürünün altını çizmek, ağaçlara sahip çıkma duygusunu ayakta tutmak.  Ağaç koruma bilincini geliştirmek.  Bu yüzden de yarışmada ağacın güzelliği, boyu posu, eskiliği aranmıyor.  Doğal ve kültürel miras niteliği ön planda geliyor.

Bu yıl, içinde bulunduğumuz günlerde, yarışmanın yedincisi devreye girdi.  Avrupa ülkelerinden bazı kurumlar fotoğraf göndermişler EPA’ya.  Öyküleriyle birlikte.  EPA da bunları internet sitesinde sergilemiş.  Şubat sonuna kadar isteyen bu siteye girip oy kullanabiliyor.  Yani siz de isterseniz şu adrese girip tercihinizi belirtebilirsiniz.  Ayın sonunda yılın ağacı ilan edilecek.

Gelin, birkaç ağaca birlikte göz atalım.

Galler’den bir meşe.  500 yıllık.  Bir aile arazilerinin ortasındaki bu ağaca yıllar önce sahip çıkmış.  Bakmış, beslemiş.  Yaşantılarının  en güzel anlarını bunun altında fotoğraflamış.  Sonra birileri gelmiş, “Buradan yol geçireceğiz” demişler.  Aile ayaklanmış; çevredeki aileleri harekete geçirmiş.  İmza toplamaya başlamışlar.  Hareket büyümüş, başka yerlerden de katılım olmuş ve “yol”cular projeden vaz geçmişler.

agac-1

Polonya’dan bir meşe.  650 yıllık.  Özel adı bile var: Józef. Gene bir aile vurulmuş bu ağaca yıllar önce.  Öyle ki, arazıyi satın almışlar ve buraya yerleşmişler.  Nazi işgali sırasında bu ağacı çevresi bir Yahudi ailesinin sığınak yeri bile olmuş.  Şimdilerde burası bir kültür merkezi gibi işlev görüyor ve bu sevgili ağacın resmi Polonya banknotlarından birini de süslüyor.

agac-2

Gene bir meşe.  Kuzey İrlanda’dan.  200 yıllık.  Bir hayli eğilmiş, biraz bükülmüş gibi duruyor.  Desteğe gereksinimi var mı acaba?  Ama olsun, ünlü yazarlarla tanışmış, hatta İngiltere kraliçesi bile gençlik yıllarında bunu selamlamış.

agac-3

Litvanya.  Yaşı 1.000 yılı geçmiş bir meşe.  Litvanyalılar iri, yarı ve de güçlü birinden söz etmek istedikleri zaman bu ağaca gönderme yaparlar.  Turistler özel olarak gelir buraya, bir “Merhaba” demek için bu ağaca.  Vaktiyle yapraklarının altında birtakım ayinler yapılmış.  Hatta bir ara, kovuğunun içinde buralara kadar uzanmış olan Napolyon’un bir askerinin silahı bile bulunmuş.

agac-4

Bu kez Almanya’dan bir kayın.  175 yıllık.  Hemen yanı başında bir okul var.  Bu yüzden de bu güzelim ağaç adeta bir dershane.  Bazı dersler yaprakları altında yapılıyor.  Öğrenciler doğal yaşamın sırlarını onu gözleyerek öğreniyorlar.  Okul yönetimi için bu kayın güçlü olmayı, canlılığı, yaşamı, beraberliği, inançlı olmayı ve bilgi akışını simgeliyor.

agac-5

Fransa’nın Karayipler’deki Martinique adasından bir “yağmur ağacı”.  300 yaşında.  Açılmış, saçılmış, geniş bir alanı kontrolü altına almış, ama gücü yerinde.  En şiddetli fırtınalara bile dayanmış.  Hemen yakındaki yanardağın patlamalarından etkilenmemiş.

agac-6

Bu yarışmanın geçmişini merak ediyorsanız 2015’teki Ekogazete yazısına göz atabilirsiniz.  O yılın yarışma sonucu da bu yazıda.

Atila Alpöge, Ekogazete, 5.2.2017 / Yararlanılan kaynak: The Guardian, 2.2.2017

Ormanlar içinde yayınlandı | Tagged | Yorum bırakın

Önce kadınlar direndi, şimdi sıra bilim insanlarında

Keyif kaçırıcı bir olasılığı aşağı yukarı bir yıl önce vurgulamıştık.  [5 Mart 2016 tarihli bir yazıda.]  Bu, gerçek oldu ve Amerikalılar Trump’ı Beyaz Saray’a oturttular.  Adam koltuğuna oturur oturmaz ipsiz sapsız, ama popülist imzalar atmaya başladı.  Müslümanların ülkeye girmesine yasak…  Meksika duvarı…  Petrol hattı yapımına izin…  İlk başkaldıranlar kadınlar oldu.  Şimdi sırada bilim dünyası var.

Daha bir hafta önce yüzbinlerce kadın “kadını yalnızca seks oyuncağı” gibi gören bu kişinin seviyesizliğine direndiklerini ifade ettiler.  Yalnız Washington’da değil.  Amerika’nın tamamında.

trump2

Üstelik, dünyanın sayısız kentinde.

trump3

Şimdi, öyle anlaşılıyor ki, bilim dünyası başkaldırmaya hazırlanıyor.  Bu seferki karşı çıkışın nedeni bizim konumuz: ekoloji ve dünyanın geleceği.  Bakın şu anda neler dönüyor Washington’da!  Bakarsınız, binlerce bilgin de sokaklara dökülür.

Tam bir hafta önce, sosyal medya sitelerinden birinde beş on genç kendi aralarında yazışıyorlar, “Nedir bu rezalet!” diye.  Bir hafta içinde olay patlıyor ve onlara 230.000 kişi katılıyor.  Hepsinin de gündeminde bilim dünyası var.  Böylece ortaya bir hareket çıkıyor.  Hedefleri Washington’daki yeni rezalete direnmek.

Ne oluyor?  Nedir kafa tutmanın nedeni? Aklı başında olanların hayretle gözlediği gelişmeler yaşanıyor Washington’da.

Bir örnek: Federal Hükümet’in Çevre Koruma Ajansı (EPA) var.  Bundan böyle EPA’nın çevre koruma konusunda araştırma kurumlarına, üniversitelere, bilginlere parasal destek vermesi, proje başlatması durduruluyor.  Buranın başına, bir acele birini getirmiş Trump.  Oklahoma’nın eski başsavcısı.  Bu adam geçmişte EPA’nın birçok kararına ve tercihine karşı çıkmış olmakla biliniyor.  Militan bir tavırla.  Adam şimdi başköşeye oturmak üzere.  Senato’nun onayını bekliyor.

Tamam da, böyle bir onayı beklemeden EPA’nın içinde bir uyarı dağıtılıyor bütün çalışanlara.  Bundan böyle kimseye hiçbir bilgi veremeyeceklerine, kimseye işlerinin konusunda kişisel mesaj atamayacaklarına, çevre konusuna tam bir ambargo konulmuş olduğuna dair.

Ötesi de var.  Ulusal Sağlık Enstitüleri’nde de benzeri bir uyarı dolaşmış.  Tarım Bakanlığı’nın araştırma birimlerinde de benzeri bir olay yaşanmış.

Böyle bir rezalet karşı tavır yaratmaz mı?  EPA’da konuşmak yasak madem ki, o zaman alternatif bir çözüm gelir.  Örneğin (@altUSEPA).  Millet meseleleri orada konuşuyor, orada açıklama yapıyor.  Abone sayısı 250.000’i bulmuş iki günde.  Ünlü NASA’ya da yasaklamalar gelmiş.  Bu saldırının yanıtı basit: (@RogueNASA).  Bir gün içinde 625.000 abone.

Saygın Washington Post gazetesine göre göre aylar önce planlanmış (uluslararası kapsamlı) bir salgın hastalıkları önleme ve korunma konferansı son dakikada iptal edilmiş.  Ama bir örgütlü toplum kuruluşu hemen devreye girmiş ve konferansı sahiplenmiş.

Çevre ve ekoloji konusunda çalışan bilim insanları son derecede endişeli.  Araştırmalarının bundan böyle finanse edilmeyeceğini düşünüyorlar.  Hatta mevcut çalışmalarıyla ilgili kayıtların yok edileceğinden endişe ediyorlar.  Öyle ki, bazı bilim insanları kurumlarında kullandıkları bilgisayarlardaki kayıtları bambaşka ortamlara aktarmaya başlamışlar.  Günün birinde birileri gelip bunlara el koyar ve silip atar diye.

Atila Alpöge, Ekogazete, 29.1.2017 / Yararlanılan kaynak: Stéphane Foucart, Le Monde, 29.1.2017

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | Tagged , | 1 Yorum

Eski alışkanlıklara geri dönmek hayli zor anlaşılan

Burada söz konusu olan Çin.  Değindiğimiz alışkanlık da bisiklet kullanımı.  Eskiden Çin dendiği zaman gözümüzün önüne hep durmadan bisiklet pedallayan, sokakları tıklım tıklım dolduran insan selleri gelirdi.  On yıl önceye kadar Çin’i böyle bilirdik.  Daha sonra, yeni bir görüntünün belirdiğini fark ettik.  “Bunlar meğerse otomobil meraklısıymış!” demeye başladık.  Bu kez geniş caddeleri otomobil selleri basmıştı.

cin01

Çin bugün ABD’nin iki katı otomobil üretiyor.  Amerika ile Japonya’nın bir yılda ürettiği araçları bir araya koysanız bile Çin’e erişemiyorsunuz.  Bu gelişmenin sonucu halk bisikleti bırakmış, otomobillere saldırmış.  Şangay’da 1980’de halkın %63’ü işine, okuluna bisikletle giderken, bugün bu oran %12’ye düşmüş.

Ama tabii, bu olgu hava kirliliğini de beraberinde getirmiş.  Şu sıralarda Çin kentlerinden söz edince akla, adına yabancı dillerde “smog” denilen pis, kirli, zehirli sis görünümleri geliyor.  Göz gözü görmez koşulların öyküsü yabancı gazetelere bile konu oluyor.

cin02

O kadar ki, sokağa çıkma yasakları konuluyor; okullar ve hatta fabrikalar tatil ediliyor.

CHINA-POLLUTION-ENVIRONMENT-HEALTHYolların tıkanması derken… hava kirliliği derken… birden bisiklete dönüş başlamış.  Ama bu kez meseleye yaklaşım biraz farklı.  Bisikletlenmek isteyen üniversite öğrencileri okula vardıklarında binlerce bisikleti bırakacak yer sorunu yaşamaya başlamışlar.  Böylesi bir çıkmaz içinde kıvranan gençler çareyi bulmuşlar ve bisiklet kiralama firması kurmuşlar.  2016 Mayıs’ında.  Paris’teki “Velib” gibi.  Ya da diğer Avrupa kentlerindeki uygulamalar gibi.  Bisikleti geçici bir süre için kiralamış oluyorsunuz; işiniz bitince de bir yerlere bırakıyorsunuz.

Şimdi Çin kentlerinde bu işi yapan 20’nin üzerinde şirket olduğu söyleniyor.  Şirketlerden biri 10 milyon abonesi olduğunu belirtiyor.  Bazı şirketlerin çok iyi para yaptığı konuşuluyor.  Bir firmanın bisikletleri yalnızca 25 kilo ve bunları üretmek sudan uçuş; yalnızca 34 avro.  Başka bir şirkette 25 yaşındaki bir genç uygulamayı Amerika’ya, Londra’ya aktarma görevini yüklenmiş şu sıralarda.

Bu kadarı iyi, güzel de, bazı sıkıntılar var.  Bisikletler çalınıyor.  Ya da işleri bitince ilgisiz köşelere bırakılıyor.  Hatta atılıyor.  Bir şirket Şangay’daki ırmaktan bisiklet toplamaya başlamış.

Bu düzensizlik öylesi bir hal almış ki, sokaklarda bazen 3 metreye varan bisiklet dağları görüyorsunuz.  Eski günlerdeki bisiklet kültürünü yaşamış olan yaşlılar bu tavırlara karşı şaşkınlık ve kızgınlık içinde.  Üstelik bazen kaldırımlarda yürümek bile zorlaşıyor; gelişi güzel atılmış bisikletler yüzünden.

Bu manzaralara bir göz atalım.

cin04

cin05

Atila Alpöge, Ekogazete, 26.1.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Simon Leplâtre, Le Monde, 22.1.2017 – The Guardian, 17.1.2017

Kentler, Sağlık - Beslenme, Ulaşım içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın