Turizm mi dedin? Yani senin keyfin, ama benim belam!

İspanya’da yerli halk “Yeter artık!” demiş.  “Başlarım turizme!  Turistler cehennemin dibine!”  Burada söz konusu olan bir sürü kişiyi önce uçağa, sonra da otobüse doldurup bir otele tıkıştırmak.  Sonra da onları otobüsle oraya buraya dolaştırmak.  Kütle turizmi!  İspanya bugünlerde binlerce kişinin “Biz turistiz” diye koştuğu ülke.  Avrupa’da bir numara.  Türkiye’den, Mısır’dan, Fas’tan kaçanların tercih ettiği yer.

Olup bitenle ilgili olarak birkaç örnek vermek yerinde olacak.  Palma de Mallorka’da bir üniversite hastanesi var.  Burası, hiç de istemediği halde, “balkonculuk” konusunda dünya çapında uzman oluvermiş.  Çünkü özellikle gençten birileri, akşam vakti otel odalarında kafayı çektikten sonra “Yallah!” deyip kendi balkonlarından yandaki balkona geçmeye özeniyorlarmış.  Ve kendilerini birkaç kat yerde, bazen havuzda buluyorlarmış.  Doğru hastaneye.  Tabii, ölenler bile olmuş.

Ya da bazı teknelere biniyorlar.  Topu topu 55 avroya.  3 saat kesintisiz müzik ve sınırsız içki hakkı veriliyor onlara.

Bu rezilliklere gittikçe büyüyen bir tepki var.  Örneğin, birkaç hafta önce Barselona’da bir turist otobüsünün önü birden maskeli dört genç tarafından kesilmiş, aracın lastikleri delinmiş ve otobüsün yanına “Turizm bizim mahalleleri öldürüyor” yazılmış.  Bunu yapan grup birkaç 5 yıldız otelin camlarını da kırmış.

Başka bir mesaj aşağıda: “Turistler.  Sizin lüks turizminiz.  Bizim günlük sefaletimiz.”

Bu da bir başkası:

Bir de böylesi: “Bu turizm değil.  Gerçek bir işgal.”

Bu tür eylemleri yürütenlerin ana mesajı şöyle: “Biz turistlere değil, bu tür turizm modelinden para yapanlara karşıyız.” diyorlar.  “Yerel çevreyi, kentimizin yaşam düzenini tahrip ediyorlar.  Her şey durmadan pahalılaşıyor.  Evlerini kiraya verenler daha berbat yerlere sığınmaya, ya da kenti terk etmeye zorlanıyorlar.” diyorlar.

Dünya güzeli Barselona bu bakımdan ilginç bir örnek.  Kentin yerleşik nüfusu 1,6 milyon.  Oysa geçen yıl 9 milyon kişi otellere gelmiş.  Başka bir 9 milyon da özel olarak kiralanan evlere.  Bir de 12 milyon kişi günübirliğine şöyle bir uğramış kente.  Belediye başkanı Ada Colau “Turistler gelecekmiş, bu da bize yarasın diye halkımızın başka yerlere kaçmasına ve kentimizin kendi yapısını, kültürünü bozmasına izin veremeyiz.” diyor.  Üstelik günlük kiraya verenlerin yarısı da bunu resmen bildirmiyormuş ve el altından vergi kaçırıyormuş.  Ada Calou “Bu tip gelişme Venedik’in suyunu çıkardı.  Bizler de aynı yanlışa düşmemeliyiz.” diyor.

Bu görüşünde haklı da.  Turistik kesimlerde yaşayan çoğu İspanyol böylesi bir gelişmeye şiddetle karşı.  Çevre durmadan bozuluyor.  Su kaynakları sorumsuz tüketiliyor.  Kıyılarda akıl almaz kötü gelişmeler yaşanıyor, birileri buralara el koyuyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 14.8.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Isabelle Piquer, Le Monde, 15.8.2017 – France24, 7.8.2017

Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bisiklet yarışı bu yıl Türkiye’de bitmedi

Gittikçe ün kazanan bir yarış.  4 yıldır sürüyor.  Adı “Kıtalararası Bisiklet Yarışı” (Transcontinental Bike Race).  Bu yılki Belçika’dan başlamış ve 3.733 kilometre ötede, Yunanistan’da bitmiş.  Aslında Çanakkale’de bitermiş eskiden.  Ama bu yıl yarışmayı nedense Yunanistan’da kesmişler.  Günün koşulları öyle gerektirmiş, anlaşılan.  283 bisikletli katılmış.  Gelin hem öyküsüne bir göz atalım, hem de bazı fotoğraflarını görelim.

Belçika’dayız.  Brüksel yakınlarındaki Geraardsbergen’da.  Ufak bir yerleşme bu.  Yarışma buradan başlıyor.  Gece saat 22.00 gibi.  Kendine güvenen inançlı bisikletçiler “Haydi!” deyip pedal çevirmeye başlıyorlar.  Kent halkı da onları ellerindeki meşalelerle yolcu ediyor.

Önlerinde 4.000 kilometre kadar bir yol var.  Yarışmanın kuralları basit.  Bildikleri gibi pedal çevirecekler, bildikleri yoldan gidecekler.  Nerede isterlerse orada durup dinlenecekler ya da birkaç saat uyuyacaklar.  Yakıcı sıcağa, yağmura, fırtınaya katlanacaklar.  Yorgunluğa direnecekler.  Kısacası kendi kapasitelerini ortaya koyup zorlayacaklar.  Gecenin ortasında pedal çevirmek gibi.

Bunun mola verip dinlenmesi de var.

Ya da birkaç saat uyumayı hoş karşılayacak bir lokantacı bulması.

Ama bazı kontrol noktaları var; oralara uğrayıp oradan geçildiğinin kaydını yaptırmak gerekiyor.  Günü ve saatiyle

Bu yılki yarışı James Hayden adlı bir bisikletçi kazanmış.  6 Ağustos’ta.  Onca yolu 8 gün, 23 saat, 14 dakikada aşarak.

Yarışmanın üzüntü veren bir boyutunu yansıtarak bitirelim bu öyküyü.  Bu fantastik çabayı başlatan Mike Hall geçtiğimiz aylarda Avustralya’daki başka bir yarışmada kaza geçirip ölmüş.  Saygı duyulan, ödüller kazanmış, 35 yaşındaki bir bisikletçiymiş.

Diğer bilgilerle resimlere buradan ulaşabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.8.2017 / Yararlanılan kaynak: Camille McMillan, James Robertson, The Guardian, 11.8.2017

Genel Konular, Ulaşım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

“Kum Krizi” yazısına kısa bir ek

İki gün önce Ekogazete’de, hızla gelişen bir “kum krizi”nden söz etmiştik.  Dünyada kum giderek tükeniyordu.  Bunu tetikleyen temel olgu da yaşanmakta olan inşaat furyasıydı.  Önümüzdeki yıllarda dünyada nüfus patlaması yaşanacağını, bununla birlikte aşırı kentleşmenin devam edeceğini, sonuçta kum talebinin büyük boyutlara varacağını vurgulamıştık.  Birleşmiş Milletlerin yeni yayınlanan bir raporu tehlikenin korkutucu boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

Raporu hazırlayan birim Birleşmiş Milletlerin Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı (UN DESA).  Burası dünyadaki nüfus gelişmelerini de sürekli olarak izliyor ve yürüttüğü analizleri sık sık yayımlıyor.

Yeni yayınlanan 2017 DESA raporunda sunulan bilgiler Afrika’nın kum krizinde çok büyük bir rol oynayacağına işaret ediyor.  Raporun öngördüğü nüfus ve kentleşme hareketlerini özetleyelim.

Bugün dünya nüfusunun %17’si Afrika’da yaşıyor.  Öngörülere göre bu pay 2050’de %25’e çıkacak.  2100’de ise %40’ı bulacak.  Bu olgu şöyle de ifade edilebilir:

Gelişme bununla da bitmiyor.  Baş döndürücü bir kentleşme dikkat çekiyor.  1950’de bütün kıtada 1 milyonun üstünde hiçbir kent yokmuş.  1960’da 3 kentin bu sınırı aştığı görülmüş.  Şimdi 40 kent var.  Bu sayının 2060’da 94’e çıkacağı düşünülüyor.

Başka bir deyişle, Afrika’da 1950’de nüfusun %14’ü kentlerde yaşıyormuş.  Şimdilerde bu oran %41’i bulmuş.  2050’de %50’ye varacağı tahmin ediliyor.

Araştırmacılar bu gidişin 2030 dolaylarında, Afrika’nın Atlas Okyanus’u kıyılarında Fildişi Sahili’nden başlayarak Gana, Togo, Benin, Nijerya yoluyla Kamerun’a kadar uzanan, 2.000 kilometre uzunluğunu kazanacak (ve neredeyse birbirine bitişik olacak) bir kentler dizisi yaratacağını düşünüyorlar.

Böylesi bir nüfus patlaması ile kentleşme ister istemez sınır tanımaz bir inşaat furyasını beraberinde getirecektir.  Bu oluşum ciddi bir kum krizinin eşiğinde olduğumuzu vurguluyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.8.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Rémi Barroux, Le Monde, 8.8.2017 – Laurence Caramel, Le Monde, 8.8.2017

Doğal kaynaklar, Kentler, Nüfus içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Kum krizi”ne doğru adım adım ilerliyoruz

“Sel gider, kum kalır.” deriz.  Bu atasözü geçici olana değil, kalıcı olana önem vermeli anlamına geliyor.  Ancak iklim değişimi ortamında bunun tam tersi doğru.  Seller durmadan oluşuyor, çok yeri basıp önüne geleni yıkıyor.  Kum ise (şaşırtıcı duruyor, ama) hızla azalıyor, tükeniyor.  Mafyaların devreye girdiği büyük paralar dönüyor kumun etrafında.  Büyük krizlere neden olacak diye korkuluyor.

“Niye kriz olsun ki!” diyeceksiniz.  Çünkü doğadaki kumu yağmalayıp duruyoruz, durmadan yok ediyoruz.  Bu kapışma günün birinde çatışmalar yaratır, deniyor.

Aslında kum insanlığın hava ve sudan sonra en çok tükettiği doğal madde.  Çevremizdeki çok şeyde “kum”un parmak izi var.  Kullandığımız sayısız maddenin ve aracın girdisinde kum yer alıyor.  Eritip cam yapılıyor.  Bileşenindeki silisyum dioksit deterjan, kâğıt, diş macunu, kozmetik, bazı yiyecekler ve benzerlerinin ana girdi maddelerinden biri.  Bilgisayarlarda, kredi kartlarında, cep telefonlarında, plastiklerde buluyoruz kumu.  Otomobil, tren, uçak, araç lastiği yapımlarında kullanılıyor.

Daha da önemlisi inşaat sektöründe büyük ağırlığı var.  Binaların betonu kumla oluşuyor.  Pencerelerin camı da.  Yolların asfaltı da.  Ve dünya nüfusu hızla artıyor; baş döndürücü bir kentleşmeyi tetikleyerek.  Dolayısıyla çılgın bir imar furyası var her yerde.  Binalar boy atıyor, kuleleşiyor.  Durmadan yeni caddeler, yollar yapılıyor.  Bu doymak bilmez talep “Kum!  Daha fazla kum!” diye haykırıyor.

Rakamlar ortada.  Sıradan bir evin inşaatı 200 ton kum gerektiriyor.  8-9 katlı bir bina 3.000 ton istiyor.  Otoyol yapımı ise kilometre başına 30.000 ton kum talep ediyor.

Daha da önemlisi, inşaatlarda esas olarak deniz kumu aranıyor.  Çünkü çöl kumu rüzgarla oraya buraya savrulduğu için aşınıyor ve taneler yuvarlak oluyor.  Oysa betonda, duvar harcında, asfaltta karışım daha sağlam olsun diye düzensiz, köşeli kuma (yani deniz kumuna) gereksinim var.  Sonuçta denizin kıyısından ve de dibinden birileri çekiyor kumu, alıp götürüyor.

Deniz kumu baş döndürücü bir saldırının kurbanı.  Dünyada her yıl deniz kıyılarından 75 milyon ton kum alınıp götürülüyor.  Bunun arkasında 70 milyar dolarlık bir ticaret var.  Başka bir terslik de söz konusu.  Kum hortumlarla emilerek çekiliyor.  Yani deniz dibindeki hayvancıklar da, su içi bitkiler de vahşice sökülüp alınıyor; bunlar sonra bir kenara atılıyor.  Yaşamın değerli varlıkları yok edilerek.

Kısacası gözü dönmüş bir vurgun söz konusu.  Sayısız öyküsü var olup bitenin.  En ilginç örneklerden biri Dubai.  Petrolün çok para ettiği günlerde Dubai çılgın bir proje başlatmış: Denizin ortasında 300’e yakın yapma ada oluşturmak ve bunları dünya haritasına benzetmek.  Yani her ülkenin bir adası olacakmış.

Amaç burayı yüksek gelirlilerin dinlenme ve eğlence yeri haline getirmekmiş.  Ama ekonomik kriz patlayınca burası olduğu gibi kalmış.  Ne var ki, adaların hepsi kumdan yapılmış.  Binlerce ton kum güney doğu Asya kıyılarından alınıp, çalınıp Dubai’ye taşınmış.

Çin inşaat patlaması yaşıyor.  Son 3 yılda 32 milyon ev inşa etmiş ve 4,5 milyon kilometre yol yapmış.  Singapur da son 50 yılda denizi doldurarak arazi kazanmış ve yerleşim alanını %20 büyütmüş.  Tabii bunlarda ana girdi hep kum.  Uzak ülkelere vahşice el atan kum ticareti, örneğin Endonezya’da 25 küçük adayı yok edivermiş.

Bazı yerlerde devletler, belediyeler, sivil toplum kuruluşları bu talanı kontrol altına almaya, düzen getirmeye ve bazı yasaklar koymaya çalışıyor.  Tabii hemen yasadışı numaralar çıkıyor ortaya, mafyalar boy gösteriyor, gizli mekanizmalar beliriyor.  Büyük rüşvetler veriliyor…  Karşı çıkanlar temizleniyor…

Aslında bu olay çok da yeni değil.  Örneğin, bizde 50 yıl önce İstanbul’da bazı tekneler Florya’ya ve Küçük Çekmece sahillerine yanaşırdı.  Kazma kürek kum yüklerlerdi.  İnşaatlara satmak üzere.  Üstelik bu kumlar yıkanmadan, temizlenmeden betona girerdi.  (Oysa inşaatta kullanılacaksa kumun mutlaka yıkanması gerekiyor.  Yıkanmamışsa betonun direnci zayıf kalıyor.  Yani, İstanbul depremini bekleyip durmakta olan binaların betonu).  Yaz aylarında oralarda denize girenler kumculara bağırıp çağırırdı.  Ötekiler umursamazdı.  Zamanla bu ticarete belli bir düzen geldi.  Ne ölçüde?  Kimse bilmiyor.

Birleşmiş Milletlerin kum kullanımıyla ilgili bir hesabı var.  Yalnızca bir yılda (2012’de) kullanılan kumla bir inşaat yapılsaydı, nasıl bir şey çıkardı ortaya?  Şöyle: 8 katlı bir bina yüksekliğinde ve 8 şeritli bir yol kalınlığında bir duvar.  Ne kadar uzanırdı ki bu duvar?  Yeryüzünü ekvatordan sarıp sarmalayan bir yapı olurdu.

Kum nedir?  Kumun kaynağı ne?  Bu çıldırmış tüketimin kurbanı kum nereden geliyor?  Doğa giden kumun yerine yenisini üretmez mi?  Kumun geçmişinde dağların tepesindeki kayalar var.  Hava koşulları zamanla, usul usul bunları parçalıyor.  Küçük parçacıklar yuvarlanarak akarsulara ulaşıyor.  Bunlar da kuma dönüşmekte olan maddeleri deniz kıyılarına taşıyıp yığıyor.  Yıllar, yüzyıllar boyu, kesintisiz devam eden doğal bir süreç.  Ama yavaş bir oluşum bu.  İnsanlığın yakın zamanlarda ortaya çıkmış, giderek büyüyen (gözü dönmüş ve aç) saldırısına ayak uyduramayacak bir gelişme.

Basit birkaç soru.  Doğayla kucak kucağa ve barışık bir yaşam tarzını inkâr etmiş olan bu düzen çevresinde bulabileceğinin çok üstündeki bu talebi nasıl karşılar?  Başkalarının kumsallarına el koymaz mı?  Çatışmalara girmez mi?  Korkutucu bir krizle karşı karşıya değil miyiz?

Bu tehlikeyi fark eden genç bir sinemacı, Denis Delestrac, bir belgesel yapmış, kum krizini gündeme getirmiş: “Sand Wars”.  Film 40 sinema şenliğinde gösterilmiş, 15 ödül kazanmış.  Olayın çeşitli boyutlarını başarıyla anlatıyor, sergiliyor, açıklıyor.  Çarpıcı, rahatsız edici bir belgesel.

Yarım saati aşan bu önemli belgeseli Fransızca izleme olanağı var.  Buraya tıklarsanız belgesele ulaşabilirsiniz.  Ancak bu, ARTE televizyon kanalının özel bir armağanı.  Kanal bazen sunduğu programları belli bir süre sonra internetten kaldırıyor.  Umarız, izleyebilirsiniz.

[Not: Bu konuda bizi bilgilendirip kaynak sağlayan dostumuz Melih Meriç’e teşekkür ederiz.]

Atila Alpöge, Ekogazete, 6.8.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Vince Beiser, National Public Radio, 21.7.2017 – The Economist, 24.4.2017 – Vince Beiserjune, The New York Times, 23.6.2016 – Denis Delestrac, Good Planet, 3.5.2016 – Martine Valo, Le Monde, 1.9.2015

Denizler - Irmaklar, Doğal kaynaklar, Kentler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

Karadeniz adına uygun olarak kapkara olmaya başlamış

Uzmanlar “Karadeniz kapkara!” diyorlar.  “Adeta bir çöplüğe dönüşmüş.”  Peşi peşine alınıp analizi yapılan su örneklerinde sayısız zararlı ve zehirli madde saptanmış.  Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) birlikte kurup yürüttüğü bir projenin saptadığı bulgular Karadeniz’in Avrupa’nın çevresindeki diğer denizlere göre iki misli plastik atığı taşıdığını gösteriyor.  Dünyanın en kirli denizlerinden biri oldu, deniyor.

Adı geçen projenin adı “Karadeniz Çevresel İzleme Programı” (EMBLAS).  2017 Mayıs’ında yayımlanan rapora göre Karadeniz’in kıyılarında tonlarca plastik atığı yüzüyor.  Ancak akıntılar bunları denizin daha orta yerlerine de taşımış.  Balık sürülerinin yaşadığı yerlere.  Sulara bulaşmış olan değişik kirli madde miktarı 2.100 olarak saptanmış.  Yalnızca bir örnekte bile 145 zehirli madde görülmüş.  Akla gelebilecek her türlüsü.  Dünya Sağlık Örgütü’nün “en zararlı” diye vurguladıkları dahil.  Benzin artıklarından tütüne kadar.  Salgıbezi bozan kimyasallar (örneğin bisfenol A) bol miktarda yüzüyor Karadeniz’in sularında.  Kullanımı Avrupa Birliği tarafından yasaklanmış tarım ilaçları dahil.

Haydi, bunlar endüstriden ve tarımdan geliyor, diyelim.  Ama kaynağı sokaktaki insan olan kirlenme de söz konusu.  Örneğin kafein…  Örneğin ağrı kesici ilaç olan parasetamol…  Su yalıtımı malzemeleri…

Proje Karadeniz’de 2.561 değişik türden yaşam saptamış.  Hepsi de memeli deniz hayvanı.  Bunların içinde en büyük ağırlığı yunuslar taşıyor.  Bu girişimin amacı “Acaba bir ‘kırım’ başladı mı?  Azalma oluyor mu?” sorusuna yanıt arama endişesi.  Şimdilik fark edilir bir sorun yok gibi duruyor.  Ama uzmanlar zehirlenmenin giderek artmasından, kırımı hızlandırmasından ve aynı zamanda zehirlenmelerin Karadenizlileri şiddetle etkilemeye başlamasından korkuyorlar.

Proje Ukrayna ve Gürcistan kıyılarında halkla birlikte bir girişim başlatmış durumda.  “Sorunu sınırlamakta etkili olabilir miyiz?  Nasıl oluruz?  Alınan önlemler denize yansıyor mu?” gibi sorulara yanıt aramak maksadıyla.  Kıyıda yaşamakta olan yüzü aşan aile bu denemeye katılmış.  Örneğin zaman zaman kıyıya yayılıp plastik topluyorlar.

Karadeniz’in bu sıkıntısı aslında hiç de yeni değil.  Kıyı ülkeleri, yıllar önce, ta 1992’de Bükreş Sözleşmesine imza atmışlardı.  Maksat bu güzel denizin kirlenmesini önlemek ve denizdeki yaşamı korumaktı.  Anlaşılan fazla başarılı olunmamış; ülkeler bu sözleşmenin gereğini pek yapmamışlar.  Yalnızca Tuna ırmağına zehirli ve radyoaktif maddelerin karışmaması için Bulgaristan’da bazı önlemler alınmış.  Şimdi 2020’ye kadar çok daha etken bir atılım bekleniyor ülkelerden.

Not: EMBLAS projesine ulaşmak isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 2.8.2017 / Yararlanılan kaynak: Lola Bodin Adriaco, Le Monde, 23.6.2017

Denizler - Irmaklar içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Elektrikli araç yarışı tam gaz başladı

Ünlü Volvo üç hafta önce açıkladı: “2019 yılında benzinli, dizelli araç imalatını durduracağız.  Elektrikliye geçeceğiz.”  Norveç ile Hollanda ise 2025’ten sonra dizelli araç kullanımına izin vermeyeceklerini ifade etti.  Fransa ise benzinli, dizelli araç satışını 2040’da toptan yasaklayacağını açıkladı.  Hemen devreye giren İngiltere de aynı hedefi ilan etti.  Ama esas bombayı Hindistan patlattı ve herkesi şaşırttı.

Hindistan’ın iddialı çıkışına eğilmeden önce bu telaşın nedenine eğilelim.  Konunun en önemli gerekçesi hava kirliliği.  Nüfusu milyonu geçmiş olan büyük kentlerde benzinli ve dizelli araçlara dayanan trafik düzeni aşırı kirlilik yaratıyor.  Bunu belki gözümüzle görmüyoruz, belki kokusunu burnumuzla algılamıyoruz, ama zehirli küçük parçacıklar ciğerlerimize durmadan giriyor, beynimize sızıyor, bedenimizde tahribat yapıyor.  Sayısız bilimsel araştırma bu olguyu tekrar tekrar vurguladı.  Her yıl dünyada milyonlarca kişinin bu yüzden öldüğü biliniyor.

Gerçek ve kalıcı çözüm elektriğe dayanan ulaşıma geçmekte.  Zaman kaybetmeden.  En kısa zamanda.

Hindistan’ın baş döndürücü iddiası şöyle: “Biz 2030’dan sonra ülkede fosil yakıta dayalı araç kullandırmayacağız.”  13 yıl sonra!  Fransa ve İngiltere 23 yıl sonrayı hedefliyordu ve üstelik yalnızca satışı yasaklıyordu; kullanıma izin vermemek için tanımlanan tarih 2050 idi.  Hindistan bu hedefi 20 yıl önceye çekiyor.  Bu, mümkün mü?

Hindistan’da “Bu mümkün!” diyenlerin ya da mümkün olmasını isteyenlerin ısrarla kullandığı gerekçe şöyle: “Kentlerimizde Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘tehlikenin başladığı sınır’ diye tanımladığı hava kirliliği seviyesini 20-30 kez, bazen 100 misli aşan durumlar yaşıyoruz.  Ülkede 2 milyona yakın kişi her yıl bu bela yüzünden ölüyor.  Artık yeter!  Bu hedefi gerçekleştirirsek, benzin ve dizel tüketimini aşırı ölçüde azaltacağımız için 60 milyar dolar tasarruf sağlayacağız.  Üstelik havaya saldığımız sera gazı ‘bir trilyon’ ton azalacak.”

Bu söylemi kuşkuyla karşılayanlar da var.  “Bu kadar kısa zamanda böylesi fantastik bir hedefi gerçekleştirmek çok zor.” diyorlar.  Şu anda Hindistan’da her yıl 3 milyon araç üretiliyor.  Bunların içinde elektrikli olanlar yalnızca 2.400.  Otomobil endüstrisi 13 yılda bir türü bırakıp öteki türe nasıl geçer?  Yani hem yıllık yeni araç gereksinimini karşılamak için elektrikli imalatını milyonlar seviyesine çıkartacaksınız, hem de şu anda sokaklarda dolaşan 20 milyon aracı değiştirmiş olacaksınız.

Öte yandan araç bataryalarının zaman zaman beslenip doldurulması gerekiyor.  Bu da hem kentlerin içinde her bir yana yayılmış, hem de kentler arası yollara yerleştirilmiş yaygın ve devasa bir fiş priz sistemini zorunlu kılıyor.  Şu anda konutların dörtte birine elektrik veremeyen Hindistan bu sistemi bu kadar kısa zamanda nasıl gerçekleştirecek?

İngiltere’den örnek verelim.  Ülkede şu anda 90.000 elektrikli araç var.  Bunlara enerji sağlamak amacıyla 4.000 yerde 13.000 priz oluşturulmuş.  Bunların çoğu büyük mağazalarda, tren istasyonlarında ve katlı otoparklarda.  Öte yandan bir firma sokaklardaki elektrik direklerine yerleştirilecek prizler geliştirmekte.  Peki, herkesin aracı elektrikli olunca ne olacak?  Demek ki, priz sayısını milyonlara çıkarmak gerekecek.

Ama bunun başka bir anlamı da var.  Bu durumda yakıt deposunu doldurmak gerekince bir benzin istasyonuna gidip sıraya girmeniz, beş on dakika beklemeniz ortadan kalkıyor.  Gündüz işe gittiğinizde ya da akşam eve döndüğünüzde aracı prize takıyorsunuz ve sonrasını unutuyorsunuz.  Ne de olsa saatlerce kullanmayacaksınız aracınızı.  Bataryalar kendiliklerinden doluverecek.

Hindistan ek bir çözüm daha planlıyor.  Buna göre aracın gücünü tazelemek istediğiniz zaman belli bir yere gidiyorsunuz, boş bataryanızı verip dolu batarya alıyorsunuz.  Bu kadar.

İki yeni gelişmeye daha değinelim.  Birine göre, Avrupa Birliği bir yönerge hazırlamakta.  2019’da yürürlüğe girecek olan bu talimat bundan böyle Avrupa’da yapılacak her yeni inşaatta fiş priz sistemini zorunlu kılıyor.

Öte yandan, Renault, BMW ve VW gibi bir çok otomobil firması imalatlarını, bu hızlı gelişmenin ışığında, elektrikli araç yönünde değiştirme yolundalar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 28.7.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Rowena Mason ve Damian Carrington, The Guardian, 26.7.2017 – Anushka Asthana ve Matthew Taylor, The Guardian, 25.7.2017 – Le Monde, 18.7.2017 – Adam Vaughan, The Guardian, 8.7.2017 – Arthur Neslen, The Guardian, 11.11.2016

Ekoloji Politikası, Enerji, Teknoloji, Ulaşım içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Benim sigara yapıp satma hakkıma karışamazsınız!”

Birçok ülkede böyle diyemiyorsunuz artık.  Sigara satışları aşırı kısıtlanmış durumda.  Örneğin Avustralya, Kanada, Norveç, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde sigara paketlerinin üstünde ölümü, hastalıkları, yetersizlikleri ifade eden korkutucu resimler ve yazılar var.  Türkiye’de de.  Sigara imalatçıları büyük bir hırsla bu gidişe karşı çıktılar.  Ama başarılı olamadılar.  Şimdilerde satışlarını korumak için Afrika ülkelerine saldırmaktalar.  Çirkin bir biçimde.

British American Tobacco ve diğer çokuluslu sigara firmaları Afrika’da dava üstüne dava açıyorlar, hükümetlere türlü yollarla yükleniyorlar.  Sigara paketlerinin üstüne uyarı yazısının yazılmaması, resim konulmaması için.  Sigara ticaretine sınırlama gelmemesi için.  Ya da sigara satışlarına uygulanan vergiler arttırılmasın diye.

Hedefteki ülkeler bir hayli fazla: Kenya, Uganda, Togo, Gabon, Burkina Faso, Kongo, Etiyopya, Namibia…

Mahkemelere verdikleri dilekçelerde, cumhurbaşkanlarına ve başbakanlara sundukları yazılarda (yani artık ulusal arşivlere girmiş resmî belgelerde) kullandıkları bazı ifadelere göz atalım.  Sigara satışını düzenleme ve paketlere uyarı koyma girişimlerine karşı, bakın nasıl karşı çıkmışlar?

  • Sigara Kontrolü Yasası tutarsızdır, yasalara aykırıdır. Anayasaya da aykırıdır.
  • Uluslararası antlaşmaların önüne konmuş haksız bir engeldir.
  • Çok kaprisli bir vergi bindiriyorsunuz.
  • Ülkenin ekonomisinde ciddi yaralar yaratacaksınız.
  • Ekonomik riskin yanında toplumsal yaşam da zarar görecek.
  • Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına uymanız gerekiyor.
  • Bu politika sigara satışı yapan dükkân sahiplerini zor durumda bırakacak.
  • Bu tür önlemlerin sigara kullanımını azalttığı yolunda hiçbir bilimsel veri yok.
  • Sonuçta kaçakçılığı teşvik etmiş olacaksınız.
  • Ülkenizin ekonomisi faaliyetimizden çok yarar gördü. Çünkü 1.700 kişilik istihdam sağlandı.  Bu olgu fakirliği azaltmada ve gelir düzeyinin artmasında yararlı oldu.
  • 210 kişiyi çalıştırdığımız birimi kapatmak zorunda kalacağız.
  • 21 yaşından küçüklerin sigara içmesini yasaklamak mantıki değil. Bu sınırı 18’e indirmek gerekir.  Ne de olsa, 18 yaşındaki genç kendi kararlarını kendi alabilecek yetenektedir.

Ne oluyor?  Bu aşırı itirazların gerekçesi ne?  Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) sağladığı bazı bilgilere göz atalım.  WHO’nun veri bankasındaki bir bölüm sigara kullanımı eğilimlerini yansıtıyor.  Ülke yönetimlerinin sağladığı resmi rakamlara dayanarak.  (Bu veri tabanına buradan ulaşabilirsiniz.)  Bakın, birkaç ülkede nüfusun yüzde kaçı sigara kullanmakta?  Ve beş yıl içinde kullanım nasıl değişmiş?  2010’da ve 2015’te.  (Aşağıda “E” erkekleri, “K” ise kadınları belirtiyor.)

  • Fransa: (2010) E= %32,1 / K= %26,2 – (2015) E= %29,8 / K= %25,6
  • Almanya: (2010) E= %34,3 / K= %29,0 – (2015) E= %32,4 / K= %28,3
  • İtalya: (2010) E= %29,7 / K= %19,8 – (2015) E= %28,3 / K= %19,7
  • ABD: (2010) E= %22,0 / K= %19,5 – (2015) E= %17,3 / K= %15,0

Bir de Türkiye’nin durumuna bakalım.

  • Türkiye: (2010) E= %45,0 / K= %14,4 – (2015) E= %39,5 / K= %12,4

Demek ki, yavaş da olsa sigara kullanımını bırakma eğilimi var bazı ülkelerde.  Bir de birkaç Afrika ülkesine göz atalım.

  • Kongo: (2010) E= %26,4 / K= %1,7 – (2015) E= %43,2 / K= %1,7
  • Burundi: (2010) E= %31,1 / K= %5,5 – (2015) E= %36,0 / K= %4,5
  • Kenya: (2010) E= %26,3 / K= %2,4 – (2015) E= %24,6 / K= %2,1
  • Uganda: (2010) E= %19,3 / K= %3,4 – (2015) E= %16,4 / K= %2,9

Bu veriler bazı ipuçları sunuyor.  Şöyle ki:

  • Afrika ülkelerinde sigara kullanımı düşük.
  • Ama çaba gösterilirse (örneğin Kenya’da olduğu gibi) satışlar patlayabiliyor.
  • Kadınlar daha alışmamışlar sigaraya. Bunda bir potansiyel var.
  • Öte yandan Afrika’nın hızla gelişeceği, tüketim gücünün yükseleceği biliniyor.
  • Nüfus da hızla artacak. Bu da biliniyor.
  • Demek ki, sigara satışları hızla artabilir ve gelişmiş ülkelerin düzeyine varabilir.

Şu anda Afrika’da 77 milyon kişinin sigara kullandığı hesaplanıyor.  Bu sayının 2030’da 90 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.  Ancak firmaların yaklaşımının bambaşka bir hedefi daha var: çocuklar ve gençler.  Bazı Afrika ülkelerinde okula (hatta ilkokula) giden çocukların karşısına fındık fıstık, kurabiye, içecek satan birtakım adamların dikildiği, bu arada tek tek sigara da sattıkları biliniyor.

WHO’nun veri tabanı bazı ülkelerde çocukların ne oranda sigara içtiğini de veriyor.  Örnekler aşağıda.  Hem Afrika’dan, hem de diğer ülkelerden.  Ancak not etmek gerekir ki, buradaki değerler 13-15 yaş arasındaki çocukların eğilimini yansıtıyor.  (Gene “E” erkek çocukları, “K” ise kız çocukları belirtiyor.)

  • Kenya: (2010) E= %14,2 / K= %11,4 – (2015) E= %12,8 / K= %6,7
  • Uganda: (2010) E= %17,3 / K= %15,3 – (2015) E= %19,3 / K= %15,8
  • İtalya: (2010) E= %19,4 / K= %21,6 – (2015) E= %20,6 / K= %26,3
  • ABD: (2010) E= %15,4 / K= %11,1 – (2015) E= %12,4 / K= %10,0
  • Türkiye: (2010) E= %14,4 / K= %7,4 – (2015) E= %20,3 / K= %12,8

WHO 2004’de 164 ülkenin katılıp imzaladığı sigara kontrolü antlaşmasını yürürlüğe koymuştu.  Bunu Afrika ülkeleri de imzalamışlardı, ama tam anlamıyla yürürlüğe koyamadılar.  Bunda idari zayıflıklar rol oynadığı gibi, firmaların politikacı kesimi üzerinde kurduğu çeşitli baskılar da etkili oluyor.  Böyle olunca (WHO kayıtlarına göre) her yıl 7 milyon kişinin ölümüne neden olan sigara imparatorluğu devam ediyor ve müşteri yitirir gibi olduğu bölgelerden çekilerek Afrika’ya yöneliyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 15.7.2017 / Yararlanılan kaynak:  Sarah Boseley, The Guardian, 13.7.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın