“Yeşil Pazartesi”: Pazartesi günleri biz et yemeyeceğiz

Bu, yeni yılın ilk gününde Fransa’dan yükselen bir çığlık.  Kamuoyunun yakından tanıdığı 500 saygın kişinin imzaladığı ortak bildiri. Aralarında bilim insanı, matematikçi, astrofizikçi, psikiyatr, psikolog, felsefeci, doktor, antropolog, beslenme uzmanı, sinema oyuncusu, yazar, sporcu, gazete sahibi, gazeteci, ekonomist, hukukçu, tarihçi, eğitimci, belediye başkanı, milletvekili var.  Hedefleri yerküreyi kurtarmak, sağlıklı yaşama yönelmek ve hayvan haklarına saygı.

“Haftada en az bir gün etten uzak kalacağız!” diyorlar.  Ve halkı bu yaklaşıma davet ediyorlar. Yaptıkları tercihin gerekçelerini şöyle açıklıyorlar:

  • Et üretimi çevreye aşırı zarar veren insan etkinliklerinden biri. Büyük boyutlu doğal kaynak israfına neden oluyor.  Birleşmiş Milletlerin raporlarına göre 1 kalorilik et üretme faaliyeti 4 ile 11 kalorilik bitkisel kaloriyi yok ediyor.
  • Hayvanları bitkilerle besleyip et üretmek yerine doğrudan doğruya bitkisel beslenme hektar başına 2-20 misli fazla protein elde etmeyi sağlıyor. Başka bir deyişle, durmadan ve hızla artan dünya nüfusunun gelecekteki beslenmesinde bu olgunun önemli bir yeri var.
  • Öte yandan hayvancılığın ormanların yok edilmesinde ve biyoçeşitliliğin kaybında olumsuz söz konusu. Örneğin Güney Amerika ormanlarının yok edilmiş arazilerinin %85’inde şimdi hayvancılık yapılıyor.
  • Gene bilimsel raporlardan biliniyor ki, dünyada salınan toplam sera gazlarının %14,5 kadarı hayvancılıktan geliyor.
  • Konunun sağlık boyutu da var. Etin yiyecek dengesinde önemli bir yeri olmadığı artık biliniyor.  Bitkisel beslenmenin sağlık üzerinde daha olumlu etkisi var.  Az et tüketimi kalp ve damar hastalıklarını, diyabeti, şişmanlamayı önemli ölçüde sınırlıyor.  Öte yandan işlenmiş etin (yani şarküterinin) kanser olasılığını tetikleyebildiği de biliniyor.
  • Olayın hayvanlara dönük tarafı da var. Dünyada, bir yıl içinde, beslenme maksadıyla 74 milyar kara hayvanı, 500 milyar ve ötesi deniz hayvanı telef ediliyor.  Bunların yakalanması, canlı haldeyken taşınıp işlem görmesi işkence yapar niteliğe varıyor.  Hele (binlerce hayvanın elden geçirildiği, canlı canlı buzlara basıldığı, dar kafeslere yığın halinde tıkıldığı) endüstriyel hayvancılıkta bu olgu aşırı boyutlara ulaşıyor.

Bildirinin imzacıları bu çerçevenin taşıdığı gerekçelerin ışığında olayı sürekli anımsamak maksadıyla haftanın ilk günü hep et yemekten uzak kalacaklarını duyurdular.  Bunun küçük bir adım olduğunun bilincinde olduklarını vurgulayıp büyük boyutlu bir tavır değişikliğine gidiş olmasını dilediler.  Kamuoyunu bu yaklaşıma katılmaya davet ettiler.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.1.2019 / Kaynak: Le Monde, 2.1.2019

Reklamlar
Doğal kaynaklar, Ekoloji Politikası, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

İki milyon kişi elbirliğiyle devlete karşı dava açıyor

Söz konusu ülke Fransa.  2018’in son birkaç günü içinde “Noel”di, “Yeni Yıl”dı demeden 1.900.000 kişi devleti suçlayan bir kampanyaya imza bastı.  Bu rakam önümüzdeki günlerde hızla artacak, deniyor.  Amaç devleti suçlamak, mahkemeye vermek, dava açmak.  Ne diye?  Gerekçe belli: “Fransa 2015’te ev sahipliği yaptığı uluslararası iklim toplantısının bağlayıcı kararlarını sahiplenip uygulamıyor ve hayatımızı tehlikeye atıyor.”

Anılarımızı tazeleyelim.  2015’in Aralık ayında 196 ülkeyi en üst düzeyde temsil eden binlerce delegenin katıldığı ve COP21 diye anılan Birleşmiş Milletler toplantısına Paris ev sahipliği yapmıştı.  (Ekogazete birçok yazısıyla bu toplantıyı günü gününe aktarmıştı.  İsterseniz Ekogazete’de COP21 araması yapabilirsiniz.)  Günlerce süren toplantının ve zor tartışmaların sonunda küresel ısınmanın 2 derece ile sınırlandırması, hatta bunun 1,5 dereceye çekilmesi kararı oybirliğiyle kabul edilmişti.  Daha sonra ülkelerin hemen hepsi bu ortak kararı parlamentoları düzeyinde onaylamıştı.  (Onay vermeyen tek ülkenin ‘petrolcü’ Suudi Arabistan olduğu söyleniyor.)  Antlaşma böylece dünya çapında yürürlüğe girmişti.  Zorunlu bir belge olarak.

Peki, niye milyonlarca Fransız dava açmaktan söz ediyor?  Fransa 2015 toplantısına ev sahipliği yapmış olmayı hep bir gurur kaynağı olarak duyurdu.  Durmadan lafını etti; büyük bir başarı olarak gösterdi.  Ama yapılması gerekenleri, alınması istenen önlemleri almakta gecikti.  Değişik menfaat çevrelerinden gelen baskılar bu tür çabaları frenleyip durdurdu.  Halk “Yeter artık!” diyor.

İmza sahipleri devlete mart ayına kadar mühlet verdiler.  Olumlu ve kararlı bir çaba ortaya çıkmazsa konu mahkemeye taşınacak ve dava açılacak.  Gözlemciler Fransa’nın tarihinde bu kadar büyük bir toplu girişimin şimdiye kadar yaşanmamış olduğuna dikkat çekiyorlar.

“Böyle bir imza kampanyasından ve dava girişiminden tutarlı bir sonuç çıkar mı acaba?” diyenler de var.  Daha da ötesinde, uzmanlık alanı yalnızca kimya olan ve bazı çevrelerin sözcülüğünü yüklenmiş olan bir profesör çirkin suçlamalarla bu girişime saldırdı.  Öte yandan çevre bakanı da olayı geçiştirmekle ve ‘Biz gerekeni yapıyoruz’ demekle yetindi.

Ama dikkat edilmesi gereken çok önemli bir gelişmeyle karşı karşıyayız.  Bu tür davaların sayısı gittikçe artıyor.  Değişik ülkelerde, farklı konumlarda.  Birkaç örnek sıralayayım.  Hepsinde de suçlama politik sistemlerin umursamazlığı:

  • Hindistan Yüksek Mahkemesi şiddetli hava kirliliği yarattıkları için kent içi otobüsleri dizel yerine benzin kullanmaya mecbur kıldı. (Ekogazete, 3.7.2015)
  • Hollanda’da 900 kişinin açtığı davada mahkeme şikâyeti haklı buldu ve devleti sera gazı salımını %25 düzeyine indirecek bütün önlemleri almaya mahkûm etti. (Ekogazete, 3.7.2015)
  • Yeni Zelanda’da bir hukukçu başbakan yardımcısına dava açtı. (Ekogazete, 24.6.2017)
  • Portekizli çocuklar Avrupa Konseyi’nin yasal bir organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava açıp (Türkiye dahil) 47 Avrupa ülkesini “uluslararası antlaşmaları imzaladıkları halde iklim değişimi konusunda yapmaları gerekenleri yapmamakla ve doğal felaketlere göz yumarak çocukların yaşam haklarını zedelemekle” suçladı. (Ekogazete, 25.9.2017)
  • Değişik ülkelerden sayısız kişi ortak bir dilekçeyle Avrupa Birliğini dava etti. (Ekogazete, 25.5.2018)

Gözlemciler bu eğilimin giderek hızlanacağını ve devletlerin, yönetimlerin, politik yapıların ister istemez tavır değiştirmek zorunda kalacaklarını söylüyorlar.  “Söz konusu olan yerkürenin geleceğidir, dünyadaki her türlü yaşamın varlığıdır.  Küçük çıkar oyun ve pazarlıklarının, birkaç büyük şirketin menfaatlerinin bu haklı baskıya direnme şansı yoktur.” diyorlar.  “Kendilerinin ve çocuklarının varlığını birebir tehdit eden bu gidişe insanlar elbette dur diyecekler.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 29.12.2018 / Yararlanılan kaynak: Le Monde haber ve yazıları, 27 ve 28 Aralık 2018.  İmza kampanyasının kaynaklarından biri de burada.

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bizler kişi olarak ne kadar karbon salmaktayız acaba?

Her saniye karbon salınıyor dünyada.  İklim değişimi yaratarak.  Yaşamı tehlikeye atarak.  İnsanlığı kapkaranlık bir geleceğe sürükleyerek.  Ama politikacılar menfaat ilişkileri içinde yapmaları gerekenleri yapmıyorlar.  İleride feci faturayı halk ödeyecek.  Uzmanlar çareyi bizleri uyarmakta buluyorlar.  Bilinç kazanalım diye.  Örneğin neyi, ne kadar biliyoruz diye testler hazırlıyorlar.  Aşağıda bir test var.  Bakalım soruların kaçta kaçını doğru bileceksiniz?

Sorular gün içinde hep kullandığımız çeşitli araçlar hakkında.  Bunların hepsi şöyle ya da böyle karbon salıyor ve iklim değişimine katkı yapıyor.  Sorularda her birinin (imalattan başlayarak bir yıllık kullanım sırasında) ne kadar karbon salımına neden olduğu soruluyor.  Karşınızda üç şık var.  Bunlardan birini tahmin etmeniz bekleniyor.  En aşağıda da doğru yanıtlar var.  Topu topu 10 soru.

  • Televizyon? 25 kilo – 38 kilo – 54 kilo
  • Akıllı telefon? 20 kilo – 23 kilo – 28 kilo
  • Dizüstü bilgisayar? 19 kilo – 39 kilo – 43 kilo
  • Bilgisayar yazıcısı? 18 kilo – 22 kilo – 41 kilo
  • Bulaşık makinası? 13 kilo – 27 kilo – 48 kilo
  • Çamaşır makinası? 31 kilo – 38 kilo – 46 kilo
  • Buzdolabı? 30 kilo -/ 35 kilo – 70 kilo
  • Gazocağı? 30 kilo – 33 kilo -/ 46 kilo
  • Elektrik süpürgesi? 6 kilo – 7 kilo – 8 kilo
  • Fotoğraf makinası? 5 kilo – 8 kilo – 15 kilo

Şimdi de doğru yanıtlara bakalım: Televizyon= 54 kg / Akıllı telefon= 20 kg / Dizüstü bilgisayar= 43 kg / Yazıcı= 41 kg / Bulaşık makinası= 48 kg / Çamaşır makinası= 46 kg / Buzdolabı= 35 kg / Gazocağı= 46 kg / Elektrik süpürgesi= 7 kg / Fotoğraf makinası= 5 kg

Uzmanlar niye bu tür testler hazırlıyor, bazı basın organları niye bunları duyuruyor?  Amaç dikkat çekip uyarmak.  Öyle ki, kendi yaşamımızda neyi nasıl yaptığımızı bilerek karbon salımı mücadelesine bizler de katılalım; yönetimlerin keyfini beklemeden kolları sıvayalım.  Gösteriler düzenleyip imza kampanyaları başlatmanın yanında yapılabilecek ve somut sonuç verecek çok şey var, deniyor.  Halkın kol sıvayıp bu tür girişimlere katılımı giderek güçlenen yaygın bir akım yaratacak ve bunun baskısıyla politik sistem de hizaya gelecek diye düşünülüyor.

Nitekim birçok ülkede insanlar bir araya gelip örgütleniyor ve uygulamalar gerçekleştirip başarılı sonuçlar alıyorlar.  Birkaç örnek:

  • Mahalle düzeyinde (kâğıt, plastik, cam şişe, eski elbise gibi) atıkları toplayıp değerlendirmeye, geri kazanmaya göndermek.
  • Gene topluca, mahalle ölçüsünde (güneş, rüzgâr gibi) temiz kaynaklı enerji üretip yerel olarak binalarda kullanmak.
  • Kent merkezlerinde araçtan arındırılmış geniş alanlar oluşturmak. (Örneğin İspanya’da Ponteverda kenti 20 yıl önce bunu yapmış.  Halk bir yerden diğerine %70 oranında yaya olarak ulaşıyor.  Ve herkes çok mutlu.  Dükkân sahipleri bile.  Kentin CO2 salımı %60 oranında azalmış.)
  • Halkın kendi mahallesini, sokağını ağaçlandırıp yeşillendirmesi. (Bazı Kanada kentlerinde.)
  • Evlerde bir odadan çıkınca elektriği mutlaka söndürmek; suyu boşu boşuna akıtmamak.
  • Bisikletli ulaşıma yönelmek.
  • Ortak otomobil kullanımı başlatmak. (Bu iki türlü olabiliyor: bir aracı birçok kişinin değişik zamanlarda kullanması, ya da bir yere giderken araca başkalarını da almak.)
  • Kimyasal maddelerle bezenmiş yiyeceklerden uzak durmak.
  • Beslenme düzeninde sebze ve meyveleri kendi doğal mevsimlerinde tercih etmek. Çarşı, pazarda ve dükkânda mevsim dışı boy gösterenlere heveslenmemek.
  • Protein amaçlı beslenmede et yemeyi azaltmak, sınırlandırmak. Bunun yerine bitkisel proteinlere (ve özellikle soyaya) yönelmek. (Günümüzde proteini 2/3 oranında hayvansal kaynaklardan, 1/3 oranında bitkisel kaynaklardan sağlıyoruz.  Bilginler bunu tam tersine çevirmeyi öneriyor.)
  • 50-60 yıl öncesine dayanan tüketim toplumu yaklaşımını frenlemek, gereksiz ve anlamsız tüketimlere kapıyı kapamak.

Bunlar yalnızca birkaç örnek.  Dünyanın orasında, burasında gittikçe büyüyen, hızlanan tavırlar, girişimler göze çarpıyor.  Bunların hem politik sistemi, hem de firmaların tavrını ciddi oranda etkilediği gözleniyor.  Alttan yükselen azim, inanç ve çaba tepeleri hizaya getiriyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 20.12.2018 / Yararlanılan kaynak: Gary Dagorn, Le Monde, 13.12.2018

Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

15 yaşındaki Greta Thunberg gene manşetlere oturdu

Greta’yı tanıyorsunuz.  İsveçli bu genç kızın iklim değişimi için yaptığı grevi duydunuz, Ekogazete’de okudunuz.  Onun büyük heyecan verici sözlerini 5.000 kadar dost bu sayfalardan izledi.  Geçtiğimiz iki, üç gün önce Greta gene gündeme geldi.  Polonya’da 196 ülkenin en üst düzey temsilcilerinin katıldığı, binlerce kişinin yer aldığı uluslararası dev toplantıya davet edilmişti.  Orada bir konuşma yaptı.

Anımsayacaksınız.  2015 Aralığında Paris’te Birleşmiş Milletlerin düzenlediği COP21, yani iklim değişimi zirvesi toplanmıştı.  Umut verici gelişmeler oluşmuştu orada, önemli bir antlaşma imzalanmıştı.  Onun devamı olan COP24 geçen hafta Polonya’da toplandı.  Ama hayal kırıklıkları içinde.  İşte bu toplantıya resmen çağırdılar Greta’yı.  Hatırlatalım, Greta iki hafta önce Birleşmiş Milletlerin Genel Sekreteriyle baş başa görüşmüştü.  Bunun sonunda toplantıya konuşma yapması için davet edilmişti.  Bu arada Time dergisi onu 2018’in önde gelen kişilerinden biri seçti.

Greta toplantıda onu hayretle izleyen (ve kendilerini dünyanın sahibi sanan) devlet temsilcilerine seslenerek gene çarpıcı çıkışlar yapmış.  Özetle birkaç örnek verelim:

  • Bizleri bu pisliğin içine düşüren kötü düşünceleri tekrarlamakla yetiniyorsunuz.
  • Oysa acil durum frenini derhal çekmeniz gerekiyor.
  • Bunu yapma yükünü bile biz çocuklara bırakıyorsunuz.
  • Birkaç kişinin hudut tanımaz biçimde cep doldurmasını sağlamak için uygarlığımızı mahvediyorsunuz.
  • Bunların lüks yaşamının bedelini binlerce kişi ödüyor.
  • Çocukları sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama onların gözünün içine baka baka geleceklerini çalıyorsunuz.

Greta bir hafta boyu süren bu toplantıya babasıyla gelmiş.  Elektrikli otomobilleriyle.  İsveç’ten Polonya’ya.  Durmadan aşırı ölçüde sera gazı, karbon salan uçaklara binmeyi (temel bir ilke olarak) reddederek.  Greta’nın konuşmasının tam metni aşağıda.  Olduğu gibi.  İngilizce.

Bu arada belirtelim ki, konuşmayı onun kendi ağzından da izleyip (şaşırtıcı bir akıcılıktaki İngilizce’den) dinleyebilirsiniz.  Quartz adlı web sitesinde.  4 dakikalık bir video.  Bu arada toplantı sırasında onunla ve babasıyla yapılmış ilginç bir röportaj da başka bir videoda (18 dakika) görülüyor.  Gelelim konuşmasına:

My name is Greta Thunberg. I am 15 years old, and I’m from Sweden. I speak on behalf of Climate Justice Now! 

Many people say that Sweden is just a small country, and it doesn’t matter what we do. But I’ve learned that you are never too small to make a difference. And if a few children can get headlines all over the world just by not going to school, then imagine what we could all do together if we really wanted to. 

But to do that, we have to speak clearly, no matter how uncomfortable that may be. You only speak of green eternal economic growth because you are too scared of being unpopular. You only talk about moving forward with the same bad ideas that got us into this mess, even when the only sensible thing to do is pull the emergency brake. You are not mature enough to tell it like it is. Even that burden you leave to us children. 

But I don’t care about being popular. I care about climate justice and the living planet. Our civilization is being sacrificed for the opportunity of a very small number of people to continue making enormous amounts of money. Our biosphere is being sacrificed so that rich people in countries like mine can live in luxury. It is the sufferings of the many which pay for the luxuries of the few. 

The year 2078, I will celebrate my 75th birthday. If I have children, maybe they will spend that day with me. Maybe they will ask me about you. Maybe they will ask why you didn’t do anything while there still was time to act. You say you love your children above all else, and yet you are stealing their future in front of their very eyes. 

Until you start focusing on what needs to be done, rather than what is politically possible, there is no hope. We cannot solve a crisis without treating it as a crisis. We need to keep the fossil fuels in the ground, and we need to focus on equity. And if solutions within the system are so impossible to find, then maybe we should change the system itself. 

We have not come here to beg world leaders to care. You have ignored us in the past, and you will ignore us again. We have run out of excuses, and we are running out of time. We have come here to let you know that change is coming, whether you like it or not. The real power belongs to the people. Thank you.

Greta’ya hudutsuz sevgilerle.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.12.2018 / Yararlanılan kaynak: Zoë Schlanger, Quartz, 15.12.2018.

Ekoloji Politikası, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

15 yaşında bir kız öğrenci, ama grevde. Dünya onu konuşuyor.

Adı Greta Thunberg.  İsveçli.  Okulların açıldığı gün, 21 Ağustos’ta greve başlamış.  Okula gitmiyor.  Stockholm’de parlamentonun önünde yere oturmuş.  Pankartını önüne yerleştirmiş.  Politikacılara tavır koyuyor.  Konu iklim değişimi.  Ortalık birbirine girmiş.  Sayısız kişi gelip yalvarmış ona: “Okulu bırakma!” diye.  O devam etmiş, ama grevini yalnızca Cuma günleriyle sınırlamış.  Şimdi on binlerce kişi onu sosyal medyadan izliyor.

İşte Greta.  Aşağıda.

Bu arada The Guardian onun bir yazısını basmış.  Bunda dediklerini özetleyerek aktaralım:

Cuma günleri okula gitmiyorum ve parlamentonun önünde oturuyorum.  Liderlerimiz Paris İklim Antlaşmasına uygun davranmaya başlayıncaya kadar devam edeceğim. 

İklim değişiminin ne olduğunu ilk kez 8 yaşımdayken öğrendim.  Bunun insan yapısı olduğunu anladım.  Bana enerji tasarrufu yapalım diye ışıkları söndürmem, daha az kaynak tüketmek için kağıtları tekrar tekrar kullanmam söylendi. 

Dünyanın çehresini ve evimiz olan burayı sarıp sarmalayan değerli atmosfer tabakasını allak bullak etme yeteneğimizin olmasına şaşırdım.  Bunu yapabiliyorduk da, niye sözü edilmiyordu etrafta?  Niye televizyonlar, radyolar, gazeteler bu konuyu işlemiyordu?  Liderlerimiz bundan hiç söz etmiyorlardı. 

Fosil yakıtları kullanmak var olmamızı tehdit ediyorsa, niye bunları kullanıp duruyorduk?  Niye sınırlamalar yoktu?  Niye bu yaklaşım yasaklanmamıştı? 

Gücü elinde tutanlara bakıyorum; bunların her şeyi böylesine karman çorman yapmış olmasına şaşıyorum.  İklim değişimi varlığımızı tehdit eden bir tehlikedir deniyor; ama insanlar bir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. 

Dünyayı mevcut kuralların çerçevesinde kurtarmanın yolu yok, çünkü kuralları değiştirmek gerekiyor. 

Eğer ben yüz yaşıma kadar yaşarsam, 2103 yılını göreceğim demektir.  Ama etraftaki yetişkinler iklim değişimi dendiği zaman yalnızca 2050’den söz ediyor.  Ama ben o tarihte yaşantımın yalnızca yarısına varmış olacağım.  Bugün yapılanlar ve yapılmayanlar benim bütün yaşantımı etkileyecek.  Arkadaşlarımın, çocuklarımın, torunlarımın yaşantısını da. 

Bu yıl okul başlayınca kendi kendime “Artık yeter!” dedim.  İsveç en sıcak yazını yaşadı.  Seçimler yaklaşıyor.  Ama kimse yaşam tarzımızın sebep olduğu iklim değişiminden söz etmiyor.  İşte bu yüzden grevime başladım ve politikacıların karşımızdaki bu dev soruna ciddi olarak eğilmelerini istiyorum. 

Eğer iklim değişiminin durdurulması gerekiyorsa, bunu bizler gerçekleştireceğiz.  Akla kara bir mesele bu.  Yaşamın devam etmesinde griliklere yer yok. Bir medeniyet olarak ya devam edeceğiz, ya da etmeyeceğiz.  Değişeceğiz.  Bunun başka yolu yok. 

Ama politikacılar yalnızca ekonomik kalkınmadan, enerji fiyatlarından ve hisse senedi değerlerinden söz ediyorlar.  Ama milyonlarca insan azap çekecekse böyle bir geleceğin ne değeri var? 

Avustralya dünyanın en büyük kömür ihracatçısı.  Kömür ki, iklim değişiminin en büyük nedenlerinden biri.  Avustralya şimdi, bugünlerde, Hindistanlı bir firmaya, (Adani’ye) dünyanın en büyüğü olacak, dev bir kömür ocağı işletme hakkını vermek üzere.  Kömürü olduğu yerde bırakma politikasına yanaşmıyorlar. 

Ben bütün öğrencileri bana katılmaya davet ediyorum.  Parlamentolarınızın, belediyelerinizin önünde oturun ve sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmalarını talep edin. 

Bana burada olacağıma, okulda olmam gerektiğini söyleyenler var.  Kimsenin geleceği kurtarmak için yeterli çaba göstermediği bir ortamda genç bir kişinin kendini geleceğe hazırlamasının ne anlamı var?  Çok seçkin bilim insanlarının sunduğu değerli bilgilere politikacıların kulak tıkadığı bir ortamda bilgi öğrenmeye çalışmanın ne yeri var? 

Büyükler bizleri yüzüstü bırakıyor.  Onların çoğu, hele politikacılar ve basın durumu umursamıyorsa, bizlerin eylemi ellerimize almamız gerekiyor. Hemen bugün.

Greta’nın annesi bir opera sanatçısı.  Babası da tiyatrocu.  Greta evde onları da zorluyormuş.  O kadar baskı kurmuş ki, aile sonunda elektrikli otomobil satın almış.  Öte yandan annesi uzak ülkelerin operalarından gelen davetleri reddediyor; uçağa binmek zorunda kalıp sera gazı salmaya katkı yapmamak için.

Greta da bu tür konularda çok dikkatli.  İki hafta önce Stockholm’de çevre sever çocuklar için düzenlenen uluslararası bir törene davet edildiği halde gitmemiş.  Nedeni düzenleyenlerin başka ülkelerden gelen çocukları uçaklarla getirtmiş olmaları.

Ama Londra’dan aldığı davete gitmiş; ailenin elektrikli otomobiliyle.  Helsinki’de onu dinlemek isteyen 10.000 kişilik bir toplantıya katılmış; gemiyle.  Bu arada Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de onunla önümüzdeki günlerde görüşmek istemiş.

Ancak onun grevinin esas etkisi Avustralya’da patlamış.  Ülkenin çok değişik yörelerinde on binlerce çocuk birer günlük okul grevi yapmışlar.  Hem kömür ocağı girişimini protesto etmişler, hem de iklim değişimine karşı önlem istemişler.  Aşağıda bu hareketten bir görüntü.

Başbakan çok sinirlenmiş olup bitene.  “Okulların parlamentoya dönmesinden hoşlanmıyoruz.” demiş. “Okullarına gitsinler de bir şeyler öğrensinler.”  Bir çocuktan gelen yanıt şöyle: “Eğer çocukların parlamento gibi davranmasını istemiyorsa, söylesin de parlamento çocuklar gibi davranmasın.”  Başka bir tepki: “Küçükler bir pislik yaparsa, büyükler ‘Haydi bakalım, temizle bunu’ derler.  Normaldir.  Ama liderlerimizin yaptığı pisliği ileride temizlemek hep bizlere düşer”.  Bir de, bir pankart yazısı: “Yalnız dinozorlar iklim değişimini inkâr eder.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.12.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Anne-Françoise Hivert, Le Monde, 4.12.2018 – Naaman Zhou, The Guardian, 30.11.2018 – Greta Thunberg, The Guardian, 26.11.2018

Ekoloji Politikası, İklim içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Modacılar bile çevreci endişenin baskısı altında

“Giyim kuşam tasarımı, yapımı ve kullanımı ağır çevresel maliyetler yaratıyor.  Üretirken zararlı kimyasallar kullanılıyor…  Bunları yıkayışımızda binlerce ufak plastik maddesi kopup denizlere, dolayısıyla midelerimize ulaşıyor…  Kaldırıp atacağımız zaman da bunları ne yapacağımızı bilemiyoruz ve geri kazanamıyoruz.  Moda endüstrisinin kendini toparlayıp yeniden düzenlenmesi ve çevre dostu olması gerekiyor.”  Bu satırlar İngiltere Avam Kamarasının resmi bir raporundan.

Meclisin çevre komisyonu bir araştırma başlatmış.  Sayısız modacı, imalatçı ve çevreci davet edilip sorguya çekilmekte, görüşleri ve tepkileri alınmakta.  Böylesine bir dönüşümün nasıl sağlanabileceği hakkında görüş ve politika oluşturmak amacıyla.

Rapor giyim-kuşam sektöründe yaşanan küreselleşmenin “kullan-at”çı modada hızlı bir gelişmeye neden olduğunu, ucuz malların ortalığı sardığını, bunun da kısa zamanda yenilerini satın almaya teşvik ettiğini belirtiyor.  Gelişmenin ciddi sonuçlarından birinin aşırı (su, ham madde, enerji, petrol, kimyasallar gibi) kaynak tüketimlerini tetiklemek ve karbon dioksit salarak küresel ısınmaya katkı yapmak olduğu ifade ediliyor.  Bazı araştırmalar gözlenen hızlı gelişmenin modanın iklim değişiminde zamanla önemli bir ağırlık taşımasına neden olacağını vurguluyorlar.

Başka bir araştırmaya göre ise, kullan-atçılıktaki gelişmenin sonunda giyim-kuşam maddelerinin kullanım sayısı da azalıyor.  Daha az kullanıyoruz bunları; gidip bir ‘yenisi’ni, ‘aman, daha güzeli’ni satın almaya şartlanıyoruz.  Eskileri atıvererek.  Çöplükleri doldurarak.  İngiltere’de atılan giyim-kuşam maddelerinin yıllık miktarı 300.000 tonu bulmuş.

Aşağıdaki resim ünlü bir sanatçının bu olguya tepkisini gösteriyor.  Christian Boltanski’in bir yerleştirmesinin ön hazırlığı.  Atılmış giyim kuşam malzemelerinin istiflenmesiyle ortaya çıkmış.

Moda tasarımcıları arasında da ‘yeter artık’ çığlığı atılmaya başlanmış.  Sektörün aşırı israfçı ve çevre düşmanı olduğu konuşuluyor.

Bu noktada sözü oldukça yeni (en az 15-20 yıllık) bir akıma getirmek yerinde olacak.  Buna İngilizcede ‘upcycling deniyor.  Türkçemizdeki karşılığı olarak birkaç yıldan beri ‘ileri dönüşüm’ sözcüğü kullanılıyor.

Nedir ileri dönüşüm?  “Geri dönüşümün karşıtıdır.” deniyor.  Özetlersek, geri dönüşümde atılan, kullanılmayan bir şeyi alıyorsunuz, onun yapısındaki bazı şeyleri çekip çıkarıyorsunuz, işinize yaramayan malzemeleri çöpe atıyorsunuz.  Çekip aldıklarınızın da mevcut niteliğini ister istemez düşürmüş oluyorsunuz.  Bir atıktan elbette, şöyle ya da böyle, yeni bir kullanım elde ediyorsunuz, ama bu işlemler sırasında bol miktarda enerji ve benzeri kaynak kullanıyorsunuz ve sera gazı üretiyorsunuz.

Gelelim ileri dönüşüme.  Bunda bir atığı alıyorsunuz ve onu yeniden değerlendiriyorsunuz.  İşe yaramazlıktan, atıklıktan, süprüntülükten çıkarıp ona yeni bir yaşam veriyorsunuz.  Ve hatta daha yüksek bir kalite kazandırıyorsunuz.  Üstelik yepyeni bir güzellik yaratarak.  Bu ikiliyi aşağıdaki şema ile özetliyorlar.

Soldakinde atık yeni bir yaşam ve yepyeni bir değer kazanıyor.  Sağdakinde ise dönüp duruyor, durmadan değer yitirerek.

Bu düşünceye gene modadan bir örnek verelim.  Aşağıdaki resim bunu çok iyi özetliyor. Belki bazılarını rahatsız edecek bir örnek, ama olsun.  Bir modacı (hem de çok ünlü bir tasarımcı) atılmış, atılacak hale gelmiş, artık kullanılamaz denmiş Amerikan bayraklarını almış.  Kesip biçerek bunlardan bir giysi yapmakta.

Bu inançtaki bir moda tasarımcısı iseniz, “Artık kullanmıyorum.” diye atılmış, ya da yepyeni bir giysi oluşturulurken arta kalmış yeni kumaş parçalarını topluyorsunuz ve bunları birleştirip yepyeni bir ürün sunuyorsunuz.  Geçtiğimiz günlerin Paris’teki moda haftasında bu yaklaşımdaki birkaç modacının sundukları büyük ilgi çekmiş.  Bunlardan biri 10 ay önce tasarımlarında %30 oranında ‘ileri dönüşümcü’ iken, şimdi %45’e varmış.  Bir yıl içinde bu çabayı %100’e vardıracağını söylüyor.  Örneğin, eski kot pantolonlardan yepyeni ceketler yapıyor.  Hem de bunları (bir ‘haute couture’-‘yüksek dikiş’ ürünü olarak çok yüksek fiyata satıyor.

Ancak ucuz fiyatlı günlük giysi üretenler de var.  Örneğin, eski elbiselerin düğmelerini yepyeni giysilerde başarıyla kullanarak.  İleri dönüşümcü giyim-kuşamcılar “Biz modanın memuru değil, yaratıcısıyız.” demeye getiriyorlar.

Bu noktada not etmekte yarar var.  Yıllar yıllar önce, tüketim ekonomisi ve kullan-at kültürü vahşice devreye girmeden önce ninelerimiz ve dedelerimiz ileri dönüşümcüydüler zaten.  Eskiyen her şeyi değiştirip güzelleştirerek yeniden kullanmayı çok iyi biliyorlardı.

Şimdilerde bu eskinin eskisi kavramı, çevreci düşüncenin itkisiyle, yeniden keşfedip günlük yaşama sokmaktayız.  Yankısı her alanda görülüyor.  Bir örnekle bitirelim bu yazıyı.  Aşağıda askı olmuş kaşıklar görüyorsunuz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 27.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Elvire von Bardeleben, Le Monde, 19.11.2018 – Rebecca Smithers, The Guardian, 22.6.2018 – İngiltere Avam Kamarası bildirisi, 22.6.2018 – Hypcycle Products.

Atıklar, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Pis duman bulutu 4.800 kilometre öteyi de vurdu

Konu Kaliforniya’daki cehennem yangını.  Gazetede gözümüze ilişti, televizyonda görür gibi olduk.  Orada haftalardır süren bir yangın var.  “Bizden çok uzaklarda!” deyip umursamadık.  Ama yangının korkunç ayrıntıları ciddi mesajlar veriyor.  Bizlere bile uyarı yolluyor.  “Kendinize hudutsuz felaketler yaratıyorsunuz.” diyor.  İşte şaşırtıcı bir örnek: Yangının pis, zehirli dumanı şiddetli rüzgarlarla ülkenin öteki ucundaki New York’a bile taşınmış.

Felaketin merkezindeki kentin adı (garip duruyor ama) “Paradise”.  Yani Cennet.  Ama artık böylesine cennetlik bir yer yok.  9.000 bina yok oldu.  On binlerce kişi evsiz barksız, çadırlarda kalıyor.  80 kadar ölü var.  Halk ölülerine bile sahip çıkamıyor; çünkü cesetler tanınmayacak halde.  Uzmanlar DNA analizleriyle kimlik saptamaya çalışıyorlar.

800 kişi toptan kayıp.  Neredeler, yaşıyorlar mı, bilinmiyor.  Yangının çıkış nedeni de hâlâ anlaşılamadı.  Elektrik hatlarını suçlayanlar var.  Elektrik şirketi bu hatları toprağa gömmemiş; mahallelerin içinden, havadan geçirmiş.  Bazı direkler kaykılmış, kontaklar yaratarak.  Binlerce itfaiyeci çılgınca uğraşıyor, ama yangını haftalardan beri söndüremiyorlar.  İnsan yapısı her şey yerle bir.  Aşağıdaki gibi.  Bir yerleşmenin öncesi ve sonrası.

Çok yoğun bir duman bulutu 300 kilometre öteye ulaşıp San Francisco’yu sardı, berbat bir hava kirliliği yaratarak.  Bu yüzden okullar tatil edildi; millet sokağa çıkmaktan korkar oldu.  Çok kişi maske takıyor; köpeğine bile maske takanlar var.  Yerel yönetimler bazı etkinlikleri (örneğin, teleferik işletmesini) toptan durdurdu.

Resmi meteoroloji kurumu, bu cennetten fışkıran duman bulutlarının adım adım ilerleyip ABD’nin öteki kıyısına ulaşmasını uydulardan izlemiş.  New Yorklular da bu gelişmeyi hayretle gözlemişler.

Kaliforniya kıyıları yağışı bol bir yermiş vaktiyle.  Arkalardaki yüksek dağlar okyanustan gelen nem yüklü fırtınaları keser ve bölgeye bol yağış bağışlarmış.  Yıllık yağış miktarı 140 santimi bulurmuş.  Ama bu yıl yağmur yağmamış.  Ortalık kuraklıktan kırılmış.  Sonuçta topraktaki ürünler kurumuş ve bir alevde yanmaya hazır hale gelmiş.  Rüzgârlar da artmış ve güçlenmiş.  O kadar ki, millet evini terk edemeden alevler binalardan binalara sıçrayıvermiş.  Bu olaya “alev kasırgası” deniyor ve yangın devam ediyor.

Bilim insanları bu felaketi iklim değişimine bağlıyor.  Bazı çıkar gruplarının hudut tanımaz açlığı doğadaki dengeleri allak bullak etti, deniyor.  Bu olgu artık çok iyi biliniyor da, acaba bu yargı geniş halk kütlelerine ulaşacak mı?  Kişisel ve günlük küçük menfaatlerin ötesinde insanlığın bütünlüğüne ve geleceğine öncelik verecek bir yaklaşımı becerebilecek miyiz?

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Corine Lesnes, Le Monde, 19.11.2018 – Corine Lesnes, Le Monde, 16.112018 – Rong-Gong Lin, Matt Hamilton, Joseph Serna, Los Angeles Times, 13.11.2018 – Paul P. Murphy, CNN, 13.11.2018

İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum