Hava kirliliği ortamında yaşamak bunamayı tetikliyor

Binlerce veriye dayanan resmi bir araştırmaya göre hava kirliliğinin yüksek olduğu bir yerde yaşıyorsanız, bunamaya, demansa namzetsiniz.  Özellikle ana cadde üzerinde yerleşikseniz.  Çünkü kirlilik sürekli olarak beyninize çok zararlı zerrecikler yerleştiriyor.  Ve demans gizli gizli gelişiyor, bunama olaylarının sayısını hızla arttırarak.  Önde gelen birçok büyük kentin yönetimi bu gidişi durduracak önlemler almakta.  Radikal denebilecek girişimler.

Önce araştırmaya bir göz atalım.  Sonra da değişik kentlerin çabasına bakalım.

Araştırmayı Kanada’nın en büyük eyaleti olan Ontario’nun resmi sağlık kurumu Public Health Ontario yürütmüş.  Eyalette yaşayan 6,5 milyon kişinin 11 yıl boyunca birikmiş sağlık kayıtlarını inceleyerek.  Özellikle kişilerin oturdukları yerlerin konumuna eğilerek.  Araştırma The Lancet dergisinde yayımlanmış.  (Buradan ulaşabilirsiniz.)

Araştırmaya göre bir ana caddenin 50 metre yakınlarındaysanız, zamanla demansa kapılma olasılığınız yüksek.  Uzaklık iki misline çıkarsa, olasılık o oranda azalıyor.  Bu olguda araçların saldığı gazların çok büyük ağırlığı var.  Tabii trafik gürültüsünün de.

Bu çalışmanın ilginç bir dipnotu da var.  Araştırmacılar araçların saldığı kirlilik ve gürültüye yakın yaşama ile üç ciddi hastalık arasında ilişki aramışlar: demans, Parkinson ve çoklu skleroz (multipl skleroz).  Bu ilişki demans için var.  Öteki ikisinde görülmüyor.

Demek ki, tıptaki hızlı ve başarılı gelişmelere karşın sağlıklı yaşam koşulları durmadan bozuluyorsa, bazı radikal önlemler almak gerekiyor.  Özellikle kentlerde.  Özellikle ulaşımla ilgili olarak.  Bu düşünceyle sayısız kent kolları sıvamış durumda.  Bazı örnekler aşağıda.

Oxford – Kent yönetimi elektrikli araçları baş köşeye oturtuyor.  2020’de merkezdeki altı caddeyi içine alan bir bölge fosil yakıtlı araçlara kapatılmış olacak.  Bu yasak otobüsler ve taksiler dahil bütün araçlara uygulanacak.  2035’e kadar merkezdeki geniş alanın tamamında elektrikli araçlardan başkası çalışamayacak.

Oslo – Norveç’in başkenti 2019’dan itibaren kent merkezinde araç dolaşmasına izin vermeme kararı aldı.  Bunun paralelinde toplu ulaşım olanağı hızla geliştirilecek.  Ayrıca merkezde 56 kilometre uzunluğunda bisiklet yolları oluşturulacak.  Kent yönetimi daha şimdiden merkezdeki otoparkları kapatmaya başladı.

Brüksel – Merkez yayalaştırıldı.  Bu alan giderek genişletilecek.  Belediye halkı toplu ulaşım, yayalık, bisiklet gibi sağlıklı türlere yönlendirmede kararlı.  Bu arada 2018’den itibaren (sayısı 15.000’e varan) dizelli eski aracın kullanımını toptan yasaklamaya başlayacak.

Londra – Merkeze otomobille (hafta içi günlerde ve sabah 7 ile akşam 6 arası) girebilmek için ücret ödemek gerekiyor.  (50 TL kadar.)  Taksiler, temiz enerjili araçlar ve motosikletler serbest girebiliyor.  Bu arada gittikçe genişleyen bir bisiklet yolu ağı da oluşturulmakta.  Eklemek gerekir ki, 2040’ta dizelli araç kullanımı bütün İngiltere’de yasaklanacak.

Kopenhag – Burada, bisiklet caddelerin kralı.  Bu yollara ‘bisiklet otoyolu’ deniyor.  İlk yol 2014’te açıldı.  Sayıları gelecek yılın sonunda 40’a ulaşacak.  Bisikletinizi banliyö trenlerine rahatça, parasız pulsuz sokabiliyorsunuz.  Diğer araçların kent içindeki hızı 40 km/saat ile sınırlı.  Otoparkların sayısı da yavaş yavaş azaltılıyor.

Hamburg – Buradaki ana projenin adı ‘yeşillik şebekesi’.  Hedefi yürümeyi, bisiklet kullanmayı cesaretlendirmek.  Önümüzdeki 20 yıl içinde kentin %40’ı özel araçlara kapalı olacak.  Bunun yerine yepyeni parklar, oyun ve spor alanları oluşturulacak.

Berlin – Kent son on yıl içinde merkezde 88 km²’lik bir alan oluşturdu.  Burada kent nüfusunun üçte biri yerleşik.  Bu alana, yüksek kirlilik salan benzinli ve dizelli araçların girmesi yasak.  Bu arada 10-15 kadar bisiklet otoyolu yapımına da başlanıyor.

Madrid – Kentin ünlü ana caddesi Gran Via gelecek yılın sonunda tamamen yayalaştırılmış olacak.  Buraya yalnızca bisikletler, otobüsler ve taksiler girebilecek.  Buna ek olarak 24 cadde ve sokakta da benzeri uygulama çalışmaları başlamış durumda.

Amsterdam – Dizelli araçlar zaten şimdiden yasak ve kent merkezinin çoğu yayalarla bisikletlilere teslim edilmiş durumda.  2030’dan sonra ise gaz salan araçlar buraya hiç giremeyecek.  Ayrıca şu anda aracınızı kentte park etmek istiyorsanız, yıllık ücreti 2.500 TL kadar olan ve kentte yerleşik olduğunuzu kanıtlayan bir kart edinmeniz gerekiyor.

Geldik Paris’e – Burası hava kirliliğini sık sık yaşıyor.  Bu yüzden kent yönetimi bu sağlık sorununu çok ciddiye alıyor.

Zaman zaman görüşünüze adeta perde çeken ve nefes yollarınızı zorlayan bir hava durumuyla karşılaşıyorsunuz.  O kadar ki, “tek plaka – çift plaka” yöntemi kimi zaman uygulanıyor.  Paris belediyesi bu konuyu ana gündem maddelerinden biri yapmış durumda.

Başka bir deyişle, 2030’da sera gazı salan araç görmeyeceksiniz Paris’te.  Hele dizellilerin son tarihi 2024.  Belediye Başkanı Anne Hidalgo “Özel otomobil sahipliği savaştan sonraki yılların (1950’lerin) temel özlemlerinden ve rüyalarından biriydi.” diyor.  “Ama artık değil!”  [Bizde, Türkiye’de de, 1970’li yıllarda bu özlem yaratılmadı mı?]  Nitekim batı ülkelerinde, özellikle ABD’de, gençler arasında ehliyet alma ve araç sahibi olma heveslerinin giderek azaldığı gözleniyor.

Paris Belediyesi şimdilerde yepyeni bir yaklaşımı denemeye başladı: hava kirliliğini yosunlara emdirmek.  Fransa kentlerinin sokak ve meydanlarında 150 yıldan beri devrede olan reklam kuleleri var.  (Örneğin Paris’te 200’ün üstünde.)  Bunların yüksekliği 4 metre, çapları da 2,5 metre.  Sinema filmlerinin, tiyatro oyunlarının, bazı ürünlerin büyük boy afişleri sergileniyor bunlarda.  Adeta simgesel bir değer kazanmış kentsel mobilya konumundalar.

Belediye bunların benzerini içinde su bulunduracak biçimde yeniden yaptırıyor.  Suyun içine de tek hücreli su yosunları (alglar) konulacak.  Bunların özelliği hızla çoğalmak ve fotosentez yapmak.  Böylece ‘yosun kuleleri’ndeki alglar havadaki karbon dioksiti emip oksijen üretecekler ve bunu sokağa yeniden salacaklar.  Ayrıca fotosentez sonucu doğal olarak oluşan kütleler de temiz enerji üretiminde kullanılacak.  Her bir kulenin, karbon dioksit emmede, 100 ağaç kadar etkili olacağı ve bir yılda 1 ton gaz temizleyeceği hesaplanıyor.

Bu deneme umulan sonuçları verirse belediye kentin her bir köşesini bu kulelerle süsleyecek.

Atila Alpöge – Devrim Alpöge, Ekogazete, 16.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Le Monde, 14.10.2017 – Stéphane Mandard, Le Monde, 12.10.2017 – Paris Belediyesi internet sitesi, 5.9.2017 – Fanny Guiné, Le Monde, 15.4.2017 – Paul Benkimoun, Le Monde, 6.1.2017

Reklamlar
Sağlık - Beslenme, Teknoloji, Ulaşım, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gene antibiyotik. Ama bu, bir öncekinin devamı. İkinci yazı.

Özür mü dilemeliyiz, bilemiyoruz.  Antibiyotikler hakkında bir yazı hazırlamıştık.  Biraz önce sizlere sunduk ve “Tamam!” dedik, “Rahatlama zamanı artık geldi.”  Ama birden gözlerimiz hayretle kocaman açıldı.  İlk yazının kaynağı The Guardian gazetesi o anda konuyla ilgili yepyeni bir yazıyı sitesine ekleyivermişti.  Şapur şupur yediğimiz tavuklardaki antibiyotik saltanatı üzerine.  Nefis bir yazı.  Kısacık bir özet verelim.

Yazarın adı Maryn McKenna.  Amerikalı bir gazeteci.  Gazete yazıyı “Bunu okursanız, belki de bir daha tavuk yemezsiniz!” diye sunuyor.  Aslında bu, McKenna’nın National Geographic dergisinde 12 Eylül’de yayımlanmış bir yazısından alıntı.  Önümüzdeki günlerde başlı başına bir kitap da dağıtıma sunulacak.  (Bu konudaki tam bilgiyi en aşağıda verdik.)

Gelelim özete.  Yazı, yazarın yıllar boyu sürmüş tavuk yeme keyfiyle başlıyor.  Ama işi gereği Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezi’nin çok değişik ülkelerde yaptığı çalışmaları izlerken tavuk meselesinin perde arkasına girmiş, olayın içyüzünü öğrenmiş.  Tavuk yetiştirilirken çabuk büyüsünler, az hareket etsinler, protein deposuna dönüşsünler, güreşçiler gibi etli butlu olsunlar diye bunlara antibiyotik veriliyor.  Şimdilerde, et üretimine konu olan bütün hayvanlara bir yılda 63.151 ton antibiyotik yutturuluyor.  Dünyada kullanılan antibiyotiklerin yarısı hayvanlarda kullanılıyor.

İlaca direnç sözünü duyunca aklımıza hep aşırı yaşlılar, hastanede yatanlar, şansı bozuk olanlar ve benzerleri geliyor.  Yani bizler gibi olmayanlar.  Oysa olayın farkında olmuyoruz ama bu, yuvadaki çocuktan başlıyor, gençlere uzanıyor; sporculara, jimnastik yapanlara kadar gidiyor.

Evet, ilaca direnç ölümler yaratıyor, ama sayısı milyonları aşan hastaları da yatağa düşürüyor.  İşgücü kaybına, aşırı sağlık maliyetine neden olarak.

Direnç gelişme olayı hiç de yeni değil.  Etkisini 1940’larda ortaya çıkan penisilinde gördük; bunun, 10 yıl sonra iyileştirici etkisi çok azaldı.  Tertasiklin de birkaç yıl içinde neredeyse devre dışı kaldı.  Başkaları da var: eritromisin, metisilin.  Hep aynı öykü.

Bakteri bu tür ilaçlarla sık sık karşılaşınca bir korunma mekanizması geliştiriyor; duvar oluşturuyor ya da içeri girenleri dışarı atmanın yolunu buluyor.  Bu bakımından antibiyotik kullanmanın zamanlaması, derecesi, şiddeti, ortamı çok önemli.  Bunu kişinin hastalığı sırasında sağlamak, özen gösterilirse, mümkün olabilir.  Ama tarımda, hayvancılıkta bu olanak yok.  Buna rağmen değişik ülkelerde daha sağlıklı çiftlik ortamı yaratmasını bilmiş, bu tehlikeyi yok etmeyi başarmış, az sayıda da olsa, bazı uygulamalar var.

Uzun yazının bir acele oluşturulmuş özeti böyle.  Tamamını okumak isterseniz buraya tıklayın.  Kitapla (400 sayfa) ilgili bilgi de şöyle: Maryn McKenna, “Plucked! The Truth About Chicken”.

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.10.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Antibiyotik çılgınlığı modern sağlık sistemini katlediyor

Bazılarımız en ufak sağlık sorununda antibiyotiğe sarılıyor.  Farenjit mi, grip mi, nezle mi oldu, ateşi mi çıktı dayan antibiyotiği!  Bunun yanlış olduğu uzun zamandan beri biliniyor aslında.  Ama gene de kullanma alışkanlığı devam ediyor.  Özellikle evde eskiden kalma antibiyotik varsa bunları gözü kapalı kullandığımız oluyor.  Bazı bilim insanları bu aymazlığın sonu toplu ölümlerdir demeye başladı.

Konunun temelindeki endişenin çeşitli yönleri şöyle özetlenebilir.

Aslında antibiyotik bakteri söz konusu olduğu zaman devreye girer.  Ama uzun bir zamandan beri o kadar çok, o kadar ölçüsüz ve gelişi güzel kullanıldı ki bakteriler buna direnç geliştirdi.  Artık bakteri neredeyse umursamıyor antibiyotiği ve yaptığı tahribatı sürdürüp gidiyor.

Ölçüsüz kullanımın nedenlerinden biri de virüs kaynaklı rahatsızlıklarda bile “Hop!” diye devreye sokulmaları.  Oysa bu durumlarda hiçbir etkileri mümkün değil.  Tersine ilaca direnci tetikliyorlar.

İngiltere’nin baş sağlık otoritesi Prof. Sally Davies “Bu konudaki umursamazlığımız sürüp giderse uzun yıllara, sayısız araştırmaya ve gerçek başarılara dayalı modern tıp düzenimiz bir felaketle son bulacak.” diyor.  “Enfeksiyonlarla boğuşamaz, kanser tedavisinden sonuç alamaz, sezaryen ve kalça protezi yapamaz duruma gireceğiz.  Organ nakilleri duracak.”

Meseleyi bir acele antibiyotik reçetesi yazmaktan çıkarıp dikkati enfeksiyon önleme, aşıları iyileştirip yaygınlaştırma, daha sağlam tanım sistemleri geliştirme gibi alanlara kaydırmak gerekiyor.

Artık biliniyor ki, ilaçlara direnç her yıl dünyanın orasında burasında 700 bin kişinin ölmesine neden oluyor.  Örneğin, verem, sıtma ve AİDS olaylarında…  Prof. Davies “Evet, ölümler durmadan oluyor; ama fazla dikkat çekmiyor.  Çünkü adeta gizli; yüzü yok.  Ölenlerin yakınları kontrol edilemeyen enfeksiyondan öldü sanıyorlar.” diyor.  Geçtiğimiz yıllarda İngiltere bu konuda etken bir politika oluşturup uygulamış.  Buna karşın, şu anda ülkede enfeksiyonlar için yazılmış reçetelerdeki %25-%30 antibiyotik tamamen gereksiz.  Başka ülkelerde bu oranın çok daha fazla olduğu biliniyor.  Öyle görünüyor ki, bu çılgınlığa bir son verilmezse 2050’lerde 10 milyona yakın kişi ilaç dirençli enfeksiyonlarda ölecek.

Bu konuyu ele alan, Wellcome Trust adlı vakfın Birleşmiş Milletler, İngiltere, Tayland ve Gana ile birlikte düzenlediği uluslararası bir toplantı dün (12.10.2017) Berlin’de başladı.  Amaç gerek bilim ve tıp çevrelerini ve gerekse hükümetleri uyararak dünya çapında yapılması gerekenlere odaklanmak ve eylem planı oluşturmak. (Wellcome Trust’ın çağrısı burada.)

Bazı gözlemcilere göre, bu kabul edilemez durumun kaynağında gerekeni yapmayı erteleyen hükümetler var.  Ayrıca ilaç firmalarıyla tarım endüstrisi.  Çünkü yıllardan beri çok iyi bilinen bu sıkıntıya çare olacak önlemler alınmaya başlanırsa bazı grupların büyük kârları zedelenecek diye düşünülüyor.  Örneğin hayvancılık sektöründe antibiyotik kullanılıyor.  Hayvanlar hasta olduğu için değil.  Tıkış tıkış yerlerde adeta üst üste depolandıkları için hemen hasta olup ölmesinler diye.  Hatta hayvan daha çok ve çabuk gelişsin düşüncesiyle.  Özellikle et üretimi yapan yerlerde.  Bunlar besin maddesi olarak tabağımıza geldiğinde ilaca direnç meselesi acaba ne oluyor?  Hele eti yabancı ülkelerden satın alıyorsak?

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: The Guardian, 13.10.2017 – Nick Dearden, The Guardian, 9.10.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

35°C’li günleri zor yaşadık. 50°C’li günlerde ne yapacağız?

Bu konuda Avustralya’nın yalancısıyız.  Ülkenin önemli üniversitelerinden birinin yürüttüğü araştırma oradaki kentlerin en az 20 yıl sonra zaman zaman 50°C’yi yaşayacağını söylüyor.  “Boş ver!  Bize ne?” mi diyeceğiz?  Onlardaki oluşum bizleri de vurmayacak mı?  Dünyanın devasa bütünlüğü içinde bizim ufacık varlığımız ne ki?  Uzun sözün kısası, uzaklardaki insanları ürküten bu çığlığa kulak kabartmak gerekmiyor mu?

Ülkemizdeki bazı yerlerde (örneğin Akdeniz kıyılarında) 37-38 derece yaşandı yaz aylarında.  Doğudaki insanlarımız daha fazlasına katlanıyor durmadan.  Eh, İstanbul bile 35-36 derece ile tanıştı.  Bu tür zamanları şimdilik görmezliğe gelebiliyoruz ve idare ediyoruz.  Ama Avustralya’daki araştırma gelecek günlere ışık tutup “Bu muhtemel olguyu şimdiden bir kenara not edin!” diyor.

Sözünü ettiğimiz araştırma Avustralya’nın saygın bir üniversitesinin imzasını taşıyor: Canberra’daki Australian National University.  (Araştırma Geophysical Research Letters’ de yayımlanmış.)

Uzmanların çıkış noktasında Paris’te iki yıl önce imzalanan tarihi uluslararası iklim değişimi antlaşmasının hedefi var: “Küresel ısınmayı 2°C ile sınırlama”.  Araştırmacılar kullandıkları mevcut verilere ve oluşturdukları modellere dayanarak diyorlar ki “Bizim buraları (giderek diğer yerler ve insanlığın tümü) zaman zaman çok sayıdaki 50 dereceli günlerle karşılaşmaya başlayacak ve böyle bir ortamda var olma telaşına girecek.”

Paris antlaşmasında sözü edilen 2°C fasa fiso durabilir.  “Biz neler gördük.  Buna da katlanırız!” denebilir.  ABD’de Trump’ın (ya da başka yerlerdeki benzerlerinin) yaptığı gibi petrol ve kömür benzeri fosil yakıtlara yeşil ışık yakılabilir.  Ama burada sözü edilen dünya çapında yaşanacak, kaçınılmaz olacak ve her yerdeki herkesi vuracak bir sıcaklık artışı.  Sözünü ettiğimiz çalışma ileri yıllarda (bizler gerekenleri yapmazsak) yaşanacak cehennem ortamını vurguluyor.  Üstelik başka çalışmalar 2°C ile sınırlama şansının artık çok düşük duruma geldiğini, bazı ülkelerin vurdumduymazlığı sonucu ısı artımının muhtemelen daha da fazla olacağını ifade ediyor.

Yavaş yavaş belirmekte olan bu ortam bazı ciddi sorunları, çeşitli “acaba”ları gündeme getiriyor:

  • Küresel ısınmada uzun pazarlık ve tavizlerle varılmış 2°C hedefi yeterli görünmüyor. Daha etken hedefin 1,5°C olduğu ileri sürülüyor.  Sera salımını kısıtlayıp azaltmada ne gibi ek önlemler almalı?
  • Sera salımını kısıtlama tek başına yeterli bir önlem olacak mı?
  • Konuşulan hedef yalnızca genel ve ortalama düzeydeki bir değer. Ama bunun çok üstüne çıkacak günler v yerler olacak dünya bütünlüğünde.  Ve bu tür tepe noktalarının adedi durmadan artacak.  Yalnızca sera gazlarına odaklanmak sorunlara yanıt olacak mı?
  • Sayısı durmadan artacak ve 50°C’ı bulacak günlerde yaşlılar ciddi nefes alma zorluğu yaşayacak. Böyle bir gelişmeye karşı ne gibi önlemler almalı?
  • Hastaneler binlerce yaşlının acil servis talebine nasıl yanıt verecek?
  • Böyle zamanlarda klima kullanımı şiddetle artacak. Bundan doğacak tepe noktalı enerji talebi nasıl karşılanacak?
  • Toplu ulaşım olanakları nasıl çalışır kalabilecek? Bunlara güçlü soğutma sistemleri mi getirilecek?
  • Kentlerdeki milyonlarca eski binayı daha serin kılacak düzenlemeler mi gerekecek?
  • Kentlerdeki yaşam ortamını (yepyeni iklim baskısına uygun biçimde) radikal anlamda değiştirecek bir şehirleşme politikası mı tanımlamalı?
  • Kentlerde rüzgârlara daha açık, bol ağaçlandırmaya ve gölgelemeye daha fazla dönük bir oluşum mu söz konusu?
  • Binaların tıkış tıkış olduğu bir düzeni terk mi etmeli?

Bunları başka “acaba”lar da izleyebilir.  Bu bakımdan sera gazı salımını kısıtlamaya ve bunu hükümetlerin keyfine bırakmaya odaklanmış dar bakış açısını açıp genişletmek söz konusu oluyor artık.  Örneğin ABD’de Trump yönetiminin aykırı politikasını umursamayan dört büyük kent (New York, San Francisco, Miami ve Houston) kolları sıvayıp kendi başlarına büyük bir çabanın içine girmiş durumdalar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Melissa Davey, The Guardian, 4.10.2017 – Oliver Milman, The Guardian, 31.7.2017 – The Guardian, 12.6.2017

Genel Konular, Kentler, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bilim insanını para karşılığı kullanma üstadı: Monsanto

Yıllardır süren Monsanto kavgasını duymuşsunuzdur.  ABD’den Avrupa Birliği’ne kadar ortalığı sarsan, politikacılara, bilim insanlarına ve mahkemelere bulaşan bir olay.  Bir sağlık rezaleti.  Konu yeniden gündemde.  Örneğin Le Monde gazetesinin manşetinde yer aldı.  İki gün süren, 4 sayfanın tamamına yayılan yazı dizisiyle.  Bir de başyazıyla.  Monsanto’nun maaşa bağladığı bazı bilim insanlarıyla oluşturduğu çirkin aldatmaca tezgâhı hakkında.

Yeni bulguları sıralamadan önce meselenin özünü anımsatalım.  [Ekogazete 20 kadar yazıda yansıtmıştı olup biteni.  Bunlardan yaptığımız bir gönderme seçkisini en aşağıda bulacaksınız.]

Monsanto gıda ve tarım alanlanında faaliyet gösteren anlı şanlı bir Amerikan şirketi.  Yüz yıl önceye dayanan güçlü bir firma.  Ana konularından biri GDO’lu (yani geni değiştirilmiş) tohum üretmek.  Buğday, soya ve mısırda yoğunlaşan 2.000 çeşit tohumun sahibi.  Bunların hepsi patentli.  Yani bir çiftçi bunları kullanmaya başladı mı, aynı tohumu her yıl tekrar tekrar satın almak zorunda.  Firma 22.500 kişi çalıştırıyor.  Yıllık satışları 17 milyar dolar civarında.

Ayrıca tarım ilacı da üretiyor.  Verimi arttırmak amacıyla bakterileri, zararlı denilen otları, böcekleri yok etmede kullanılan zehirli kimyasallar.  1974’te piyasaya sürdüğü ve önceleri çok popüler olan ‘Roundup’ zamanla kansere ve diğer ciddi hastalıklara neden olmakla suçlandı.  Davalar açıldı.  Hem Roundup’ın, hem de onun ana girdi maddesi olan ‘glifosat’ın yasaklanması istendi.  Hâlâ isteniyor.  Ama firmaya arka çıkanlar var.  Bu itiş kakış skandalı yıllardır sürüyor.

Amerika’da Monsanto’ya karşı büyük bir dava açıldı.  3.500 kişi glisofattan zehirlendiğini, ya da kanser olduğunu, ya da yakınlarının bu yüzden öldüğünü iddia ederek davaya müdahil oldu.  Firmanın sahtekarlık yaparak bazı bilgileri kamuoyundan sakladığı ileri sürüldü.  Mahkeme de Amerikan yasalarının tanıdığı olanağı kullanarak firmadan bu ilaçlarla ilgili (gizli de olsalar) bütün iç yazışmaları oldukları gibi teslim etmesini istedi.  Böylece binlerce sayfalık şirket notları kamuoyuna açılmış oldu.  Le Monde bu belgeleri didik didik ederek araştırmasını oluşturmuş.

Ortaya çıkan en çarpıcı nokta şu: Monsanto bir tezgâh kurmuş ve bazı bilim insanlarıyla gizli anlaşmalar yapmış.  Bunun sonucu glifosatın asla zararlı olmadığını ispatlayan bilimsel (!) araştırmalar yayımlanmış.  Çok yerde kendini gösteren sayısız yazı.  Ancak bu raporların hepsi önce Montanso’nun kendi adamları tarafından hazırlanıp yazılmış.  Saygın bilgin diye ortalıkta dolaşan tipler de bir iki satırda ufak değişiklikler yaparak bunlara imza basıvermişler; karşılığında binlerce doları cebe indirmişler.

Le Monde sayısız örneği sergiliyor.  Sergileyebiliyor, çünkü gizli yazışmalarda yapılmış pazarlıkların açık ifadeleri var.

Bunlardan biri Henry Miller.  Ünlü Stanford Üniversitesi’nden itibarlı bir profesör.  Önde gelen basın organlarında imzası sık sık görülen biri.  Örneğin Wall Street Journal’da, ya da New York Times’de sürekli çıkmış yazıları.  Mahkemenin elindeki belgelerde açıkça görülüyor ki, Monsanto glifosatı zararsız gösterip savunan yazılar hazırlamış, Miller de bunlara imza vermekle yetinmiş.  Firmadan ona gönderilen yazı taslağıyla, onun imzasını taşıyan basılı yazı hemen hemen aynı.

Monsanto bazı üniversitelerle ve danışmanlık firmalarıyla da sıkı ilişkiler oluşturmuş.  İç yazışmalardan anlaşılıyor ki, özel araştırmalar finanse edilmiş.  Glifosatın tertemiz olduğunu belgeleyen (hayli ciddi bilimsel havalar taşıyan) araştırmalar bilim dergilerinde yer almış.  Bunlar hiç de genel yargılar ileri süren çalışmalar değil.  Tersine çok özel konuları ciddiyetle (!) ve ayrıntıyla (!) işleyen yazılar.  Örneğin, tarım ilacının ana karnındaki çocuğa zarar vermediğini rakamlarla (!) belgeleyen kapsamlı yazılar.

Firmanın ileri gelen yöneticilerinden biri yolladığı mesajlardan birinde bu tür bilgin gruplarına gerekiyorsa bir araştırma yazısının imzası için 250.000 dolar bile ödenebileceğini belirtiyor.

Firmanın iç yazışmalarında eğlenceli öykücükler de göze çarpıyor.  Bir araştırmada yer almış (!) olan biri şikâyet ediyor, “Basılı rapordan benim imzamı niye kaldırdınız?  Adımın görülmesini istiyordum.” diye.  Yanıt basit: “Sen yıllar önce bizim firmada uzun süre çalıştın.  Bu anlaşılırsa bir numara dönmüş lafı çıkar.”

Başka bir olay da ilginç.  2012 Eylül’ünde ABD’deki “Food and Chemical Toxicology” dergisinde bir araştırma yayımlandı ve ortalık birbirine girdi.  Çalışmayı yürütmüş olan Fransız profesörü G.E. Séralini fareler üzerinde yürüttüğü uzun süreli denemelerde Roundup’ın aşırı zararlı sonuçlar yarattığını iddia etti.  [Ekogazete bu olayı iki ayrı yazıyla duyurmuştu: birinci yazı (30.9.2012) ve ikinci yazı (4.11.2012)].  Séralini yaylım ateşine uğradı.  Birçok bilgin araştırmanın tutarsız olduğunu, yanlış ve eksik yapıldığını ileri sürdü.  “Araştırma fareler üzerinde yapılmış.  Bize ne?  Biz insanız, fare değiliz ki!” diyenler oldu.  Bu tepkiler gelince dergi yazıyı geri çekmek zorunda kaldığını duyurdu ve kayıtlarından sildi.  Profesörün statüsü adeta sıfıra indi.

Şimdi, mahkemenin elindeki binlerce belgede açıkça görüyoruz ki, bütün bu senaryo Monsanto’da hazırlanıp gerçekleştirilmiş.  Derginin baş editörü de zaten firmaya para karşılığı danışmanlık yapmaktaymış.  Monsanto editöre yazıyı silmesi için baskı yapmış; o da “Yeterince tepki yok!” diye yakınmış.  Bunun üzerine Monsanto bir kampanya oluşturulup araştırmayı eleştiren yazılar hazırlatmış ve bu tepki yazıları dergide önemli imzalarla yayımlanmış.  Dergi de bilim dünyasından gelen bu tepkiler üzerine ana yazıyı geri çekmek zorunda (!) kalmış.

Alın, bir bulgu daha.  ABD’de federal hükümetin çok önemli (ya da önemli olduğu söylenen) bir birimi var: EPA (Çevre Koruma Ajansı).  İç yazışmalardan anlaşılıyor ki, buradan beş, altı kişi eskiden Monsanto’ya omuz vermişler ve glifosat karşıtı girişimleri frenlemişler.  Emekli olunca ya da işlerinden ayrılınca Monsanto’nun içindeki ya da ilişkili olduğu kuruluşlardaki iyi pozisyonlu görevlere kabul edilmişler.

Belgelerden bir iki mücevher daha.  Bir uzman glifosatın zararları konusunda ortaya çıkan şirket dışı, bağımsız bir araştırma duyulunca arkadaşlarına mesaj göndermiş: “Benim bunu nakavt edecek numaram var.  Ama karşılığında madalya isterim.”

Bir mesaj daha: “Jess raporunu hazırlıyor.  Bizden yana.  Vaziyet tamam.”  Ancak Jess o sırada EPA’da üst düzeyde çalışmaktadır ve raporu ancak altı ay sonra ortaya çıkacaktır.  Jess kısa süre sonra emekli olup Monsanto’da çalışmaya başlar.

Yeni yeni gündeme gelen bir konu daha var.  Yukarıda Roundup’ın temel girdisi glifosat demiştik.  Yıllardan beri tartışılan konu glifosatın zararlı olup olmadığı idi.  Ancak glifosat tek başına girmiyor bu kimyasala.  Başka maddelerle karıştırılıyor.  Firmanın iç yazışmaları ciddi bir kuşkuyu gündeme getiriyor.  Şirket uzmanları kendi aralarında yazışırken “İyi güzel de, kattığımız bu ek maddelerle zehirli ve zararlı bir karışım yaratmıyor muyuz?” rahatsızlığını dile getiriyorlar.  Ama bu kuşku firma tarafından örtbas ediliyor.

Ortalıkta dönen bu aşağılık numaraların biri de Avrupa Birliği’nin EFSA’sı ile ilgili.  EFSA birliğin beslenme güvenliği ajansı.  Burada görev yapan ve ortalıkta “biz bu işleri biliriz” numarasıyla dolaşan efendiler ve hanımlar yıllardır beklenen adımları atmıyorlar ve glifosat ve benzeri maddelere olması gereken yasaklamaları getirmiyorlar.  (Kamuoyunda bu kimselerin üretici firmalarla şöyle böyle ilişkileri olduğu söyleniyor sürekli olarak.)  Aşırı baskı ve suçlama altında kalan bu birim sonunda “Tamam da, birkaç yıl daha araştırma yapalım” benzeri bir öneriyi (Avrupa Komisyonu kanalıyla) Avrupa Birliği Parlamentosuna sundu.  Parlamento birkaç gün önce öneriyi büyük çoğunlukla reddetti.  Bir tokat gibi.

İşte böyle.  Konuyla ilgili eski yazılardan bazıları şunlar:

Atila Alpöge, Ekogazete, 7.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Stéphane Foucart ve Stéphane Horel, Le Monde, 6.10.2017  ve 7.10.2017

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Yaya geçitlerinden karşıya geçmek o kadar da kolay değil

Ülkemizde durum böyle.  Bazı geçitlerdeki trafik ışıkları yayalara fırsat tanıyor.  Ama sinyalizasyonu olmayan geçitler de söz konusu.  Bunları kullanmak o kadar da kolay değil.  Araçlar (hele motosikletler) yavaşlamıyor, durmuyor, yayalara yol vermiyor.  Trafik ışıklı kavşaklarda bile çok dikkatli olmak gerekiyor.  Bu, kentlilik kültürü meselesi diyelim, ama başka ülkelerde de böyle bir sıkıntı varmış.  Ne yapmalı?

Yabancı ülke kentlerinde yakınmalar var.  “Saygı kalmadı…  Terbiye kalmadı…  Kimse kimseyi umursamıyor…  Birlikte yaşama kültürü gitti, bitti…” deniyor.  Bir anne “4 yaşındaki oğlum caddede karşıya geçmek isteyince kollarını kaldırıyor ve ‘Dur!’ diye ciyak ciyak bağırıyor.” diye yakınıyor.  Bir mağaza sahibi “Gözümün önünde, kadının biri çocuk arabasıyla geçmek isterken neredeyse bir arabanın altında kalacaktı.” diye anlatıyor sahneyi.  Hem de Paris’in göbeğinde.  Paris ki, araç sahiplerinin çoğunun hayli saygılı olduğu bir kent.

Yapılmış bazı bilimsel çalışmalar bu gözlemleri tamamen doğruluyor.  Doğru da, yaya geçitlerindeki ölümler ya da kaza geçirmeler devam edip duruyor.  Şimdi çoğu kişi en azından okulların olduğu bölgelerde okula geliş ve okuldan çıkış saatlerinde mutlaka trafik polisi görevlendirilsin istemekteler.

Başka bir Fransız kentinde ise radarlar girmiş devreye.  Bu sistem yayaları izliyor.  Karşıya geçmek isteyenler olunca devreye giriyor ve sürücülerin ne yaptığını kaydediyor.  Araç yavaşlamadı mı, durmadı mı, plakayı kaydediyor.  Sonucu 135 avro ceza ve ehliyet için bir uyarı.  Bu sistem Kanada’da, Montreal’de denenmiş ve olumlu sonuç vermiş.

Gidelim başka bir ülkeye: İzlanda’ya.  Orada denenmekte olan uygulamayı anlamanın en iyi yolu aşağıdaki fotoğrafa göz atmak.

İzlanda’da Ísafjörður adlı kentteyiz.  Resimde bir yaya geçidi var.  Ancak öyle görünüyor ki, yol tıkanmış, kesilmiş.  Araçların önüne 7 tane kocaman beton blok konulmuş.  Ya da gibi duruyor.  Yere işlenmiş görüntü böyle.  Buraya gelen sürücü gözlerine inanamıyor ve “Aman!” diye frene basıyor.  Karşıdan karşıya geçen yaya olmasa bile!  Zamanla bunun bir numara olduğunu anlasa bile!  Görüntü sürücüye görevini, konumunu anımsatıyor.  Terbiye etme meselesi.

Bu yaklaşımın başarıyla denendiği ilk yer Hindistan’ın 6 milyonluk kenti Ahmedabad.  Burada girişim çok başarılı olmuş, yaya geçidi kaza ve ölümleri hayli azalmış.

Atila Alpöge – Devrim Alpöge, Ekogazete, 1.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Le Parisien, 29.9.2017 – Valentin Belleville, Le Parisien. 29.8.2017 – Coralie Garandeau, Le Parisien, 15.8.2017

Kentler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çocuk mu bekliyorsunuz Anne, baba mı olacaksınız?

Ya da yakınlarınızdan biri doğum mu yapacak?  Yakında bir bebek dünyaya merhaba mı diyecek?  Bilim dünyası belli bir zamandan beri ısrarla uyarıyor.  “Doğumdan çok önce kullandığınıza, yediğinize dikkat edin!” diye.  “Yoksa yavrunuzun daha ana karnında ciddi sağlık sorunlarına bulaşmasına neden olabilirsiniz.”  Bu tür uyarılar beş, altı yıldır yapılıyordu.  Ama bu kez dikkat psikolojik sıkıntılara odaklandı.

Dün (29.9.2017) yeni bir araştırmanın raporu yayımlandı.  ‘Environmental Health Perspectives’ dergisinde.  [Bu araştırmaya buradan ulaşabilirsiniz.]

Konu özetle şöyle: Günlük yaşamda bazı kimyasallarla içli dışlıyız.  Bunları devletler, hükümetler bir türlü yasaklamıyor ya da kullanımını sınırlamıyor.  Yasaklama getirseler bile uygulamayı ciddiyetle kontrol etmiyorlar.  Bizler de bunlardan kaçamıyoruz.  Bazıları vücudumuzdaki salgıbezlerini etkileyip bozdukları halde.  Ciddi sağlık sorunlarına neden olarak.

Bilim insanları doğum bekleyen kadınların bu kimyasallı maddeleri yeme ya da kullanma yoluyla bebelere de aktardıklarını vurgulayıp duruyorlardı.  Şimdiye kadar bu aktarmanın hastalıklara kaynak olacak nitelik taşıdığı söyleniyordu.  Şimdi ise karşımızda psikolojik boyutlar var.

Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmada özellikle üç kimyasalın üzerinde durulmuş: Flatat, Bisfenol A (BPA) ve triklosan.  Nedir bunlar?

Flatat plastik ve benzeri ürünleri daha esnek, bükülebilir, yumuşak kılmak için kullanılan birtakım kimyasalların genel adı.  Çok değişik şeylerde karşımıza çıkabiliyor.  Örneğin empermeabl kumaşlarda, sentetik derilerde, rujlarda, tırnak cilalarında, ayakkabılarda, bazı şampuanlarda.  [Bu konuda eski bir Ekogazete yazısına göz atabilirsiniz.]

BPA ise plastik, naylon, polyester, PVC yapımında kullanılan bir kimyasal.    Örneğin plastik su şişelerinin girdilerinden biri.  Uzun süre sıcakta kalmak gibi koşullarda şişenin içindeki suya karışabiliyor.  İçecekler, yiyecekler yoluyla vücuda girdiği zaman hormonlarda ciddi boyutlu bozucu etki yaratıyor.  [Bu konuda eski bir Ekogazete yazısına göz atabilirsiniz.]

Triklosan ise mikropları önlesin diye sabunlarda, diş macunlarında, tıraş krem ve losyonlarında, deodorantlarda, bulaşık deterjanlarında, ıslak mendillerde, dudak boyalarında kullanılıyor.  (Bunların zararlı etkileri Türk basınında da zaman zaman yer aldı.)

Söz konusu araştırma 10 yıl kadar önce başlamış.  529 annenin katılımıyla.  Önce bir süre kadınların hamilelik sırasındaki idrarları analiz edilmiş ve adı geçen kimyasalların varlığı ile miktarları saptanmış.  Kadınların hemen hepsinin idrarında sözünü ettiğimiz maddeler %80-%90 oranında imiş.  Daha sonra, yıllar sonra çocuklar 3-5 yaşına varınca, annelerle derinlemesine görüşmeler yürütülmüş.  Çocukların davranışıyla ilgili olarak.

Ortaya çıkan görünüm şöyle: Çocuklarda bazı sorunlu davranışlar var.  Hiperaktivite gibi.  Yani aşırı hareketlilik, ataklık, dikkat eksikliği.  Ya da çevresiyle, akranlarıyla ilişki bozukluğu.  Tutarsız davranışlar.

Başka bir deyişle, yavrucakların kişisel yaşamları, kendileri dünyaya bile gelmeden önce, birilerinin kararları, politikaları ve hırslarıyla biçimlenmiş oluyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 30.9.2017 / Yararlanılan kaynak: Pascale Santi, Le Monde, 30.9.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın