15 yaşındaki Greta Thunberg gene manşetlere oturdu

Greta’yı tanıyorsunuz.  İsveçli bu genç kızın iklim değişimi için yaptığı grevi duydunuz, Ekogazete’de okudunuz.  Onun büyük heyecan verici sözlerini 5.000 kadar dost bu sayfalardan izledi.  Geçtiğimiz iki, üç gün önce Greta gene gündeme geldi.  Polonya’da 196 ülkenin en üst düzey temsilcilerinin katıldığı, binlerce kişinin yer aldığı uluslararası dev toplantıya davet edilmişti.  Orada bir konuşma yaptı.

Anımsayacaksınız.  2015 Aralığında Paris’te Birleşmiş Milletlerin düzenlediği COP21, yani iklim değişimi zirvesi toplanmıştı.  Umut verici gelişmeler oluşmuştu orada, önemli bir antlaşma imzalanmıştı.  Onun devamı olan COP24 geçen hafta Polonya’da toplandı.  Ama hayal kırıklıkları içinde.  İşte bu toplantıya resmen çağırdılar Greta’yı.  Hatırlatalım, Greta iki hafta önce Birleşmiş Milletlerin Genel Sekreteriyle baş başa görüşmüştü.  Bunun sonunda toplantıya konuşma yapması için davet edilmişti.  Bu arada Time dergisi onu 2018’in önde gelen kişilerinden biri seçti.

Greta toplantıda onu hayretle izleyen (ve kendilerini dünyanın sahibi sanan) devlet temsilcilerine seslenerek gene çarpıcı çıkışlar yapmış.  Özetle birkaç örnek verelim:

  • Bizleri bu pisliğin içine düşüren kötü düşünceleri tekrarlamakla yetiniyorsunuz.
  • Oysa acil durum frenini derhal çekmeniz gerekiyor.
  • Bunu yapma yükünü bile biz çocuklara bırakıyorsunuz.
  • Birkaç kişinin hudut tanımaz biçimde cep doldurmasını sağlamak için uygarlığımızı mahvediyorsunuz.
  • Bunların lüks yaşamının bedelini binlerce kişi ödüyor.
  • Çocukları sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama onların gözünün içine baka baka geleceklerini çalıyorsunuz.

Greta bir hafta boyu süren bu toplantıya babasıyla gelmiş.  Elektrikli otomobilleriyle.  İsveç’ten Polonya’ya.  Durmadan aşırı ölçüde sera gazı, karbon salan uçaklara binmeyi (temel bir ilke olarak) reddederek.  Greta’nın konuşmasının tam metni aşağıda.  Olduğu gibi.  İngilizce.

Bu arada belirtelim ki, konuşmayı onun kendi ağzından da izleyip (şaşırtıcı bir akıcılıktaki İngilizce’den) dinleyebilirsiniz.  Quartz adlı web sitesinde.  4 dakikalık bir video.  Bu arada toplantı sırasında onunla ve babasıyla yapılmış ilginç bir röportaj da başka bir videoda (18 dakika) görülüyor.  Gelelim konuşmasına:

My name is Greta Thunberg. I am 15 years old, and I’m from Sweden. I speak on behalf of Climate Justice Now! 

Many people say that Sweden is just a small country, and it doesn’t matter what we do. But I’ve learned that you are never too small to make a difference. And if a few children can get headlines all over the world just by not going to school, then imagine what we could all do together if we really wanted to. 

But to do that, we have to speak clearly, no matter how uncomfortable that may be. You only speak of green eternal economic growth because you are too scared of being unpopular. You only talk about moving forward with the same bad ideas that got us into this mess, even when the only sensible thing to do is pull the emergency brake. You are not mature enough to tell it like it is. Even that burden you leave to us children. 

But I don’t care about being popular. I care about climate justice and the living planet. Our civilization is being sacrificed for the opportunity of a very small number of people to continue making enormous amounts of money. Our biosphere is being sacrificed so that rich people in countries like mine can live in luxury. It is the sufferings of the many which pay for the luxuries of the few. 

The year 2078, I will celebrate my 75th birthday. If I have children, maybe they will spend that day with me. Maybe they will ask me about you. Maybe they will ask why you didn’t do anything while there still was time to act. You say you love your children above all else, and yet you are stealing their future in front of their very eyes. 

Until you start focusing on what needs to be done, rather than what is politically possible, there is no hope. We cannot solve a crisis without treating it as a crisis. We need to keep the fossil fuels in the ground, and we need to focus on equity. And if solutions within the system are so impossible to find, then maybe we should change the system itself. 

We have not come here to beg world leaders to care. You have ignored us in the past, and you will ignore us again. We have run out of excuses, and we are running out of time. We have come here to let you know that change is coming, whether you like it or not. The real power belongs to the people. Thank you.

Greta’ya hudutsuz sevgilerle.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.12.2018 / Yararlanılan kaynak: Zoë Schlanger, Quartz, 15.12.2018.

Reklamlar
Ekoloji Politikası, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

15 yaşında bir kız öğrenci, ama grevde. Dünya onu konuşuyor.

Adı Greta Thunberg.  İsveçli.  Okulların açıldığı gün, 21 Ağustos’ta greve başlamış.  Okula gitmiyor.  Stockholm’de parlamentonun önünde yere oturmuş.  Pankartını önüne yerleştirmiş.  Politikacılara tavır koyuyor.  Konu iklim değişimi.  Ortalık birbirine girmiş.  Sayısız kişi gelip yalvarmış ona: “Okulu bırakma!” diye.  O devam etmiş, ama grevini yalnızca Cuma günleriyle sınırlamış.  Şimdi on binlerce kişi onu sosyal medyadan izliyor.

İşte Greta.  Aşağıda.

Bu arada The Guardian onun bir yazısını basmış.  Bunda dediklerini özetleyerek aktaralım:

Cuma günleri okula gitmiyorum ve parlamentonun önünde oturuyorum.  Liderlerimiz Paris İklim Antlaşmasına uygun davranmaya başlayıncaya kadar devam edeceğim. 

İklim değişiminin ne olduğunu ilk kez 8 yaşımdayken öğrendim.  Bunun insan yapısı olduğunu anladım.  Bana enerji tasarrufu yapalım diye ışıkları söndürmem, daha az kaynak tüketmek için kağıtları tekrar tekrar kullanmam söylendi. 

Dünyanın çehresini ve evimiz olan burayı sarıp sarmalayan değerli atmosfer tabakasını allak bullak etme yeteneğimizin olmasına şaşırdım.  Bunu yapabiliyorduk da, niye sözü edilmiyordu etrafta?  Niye televizyonlar, radyolar, gazeteler bu konuyu işlemiyordu?  Liderlerimiz bundan hiç söz etmiyorlardı. 

Fosil yakıtları kullanmak var olmamızı tehdit ediyorsa, niye bunları kullanıp duruyorduk?  Niye sınırlamalar yoktu?  Niye bu yaklaşım yasaklanmamıştı? 

Gücü elinde tutanlara bakıyorum; bunların her şeyi böylesine karman çorman yapmış olmasına şaşıyorum.  İklim değişimi varlığımızı tehdit eden bir tehlikedir deniyor; ama insanlar bir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. 

Dünyayı mevcut kuralların çerçevesinde kurtarmanın yolu yok, çünkü kuralları değiştirmek gerekiyor. 

Eğer ben yüz yaşıma kadar yaşarsam, 2103 yılını göreceğim demektir.  Ama etraftaki yetişkinler iklim değişimi dendiği zaman yalnızca 2050’den söz ediyor.  Ama ben o tarihte yaşantımın yalnızca yarısına varmış olacağım.  Bugün yapılanlar ve yapılmayanlar benim bütün yaşantımı etkileyecek.  Arkadaşlarımın, çocuklarımın, torunlarımın yaşantısını da. 

Bu yıl okul başlayınca kendi kendime “Artık yeter!” dedim.  İsveç en sıcak yazını yaşadı.  Seçimler yaklaşıyor.  Ama kimse yaşam tarzımızın sebep olduğu iklim değişiminden söz etmiyor.  İşte bu yüzden grevime başladım ve politikacıların karşımızdaki bu dev soruna ciddi olarak eğilmelerini istiyorum. 

Eğer iklim değişiminin durdurulması gerekiyorsa, bunu bizler gerçekleştireceğiz.  Akla kara bir mesele bu.  Yaşamın devam etmesinde griliklere yer yok. Bir medeniyet olarak ya devam edeceğiz, ya da etmeyeceğiz.  Değişeceğiz.  Bunun başka yolu yok. 

Ama politikacılar yalnızca ekonomik kalkınmadan, enerji fiyatlarından ve hisse senedi değerlerinden söz ediyorlar.  Ama milyonlarca insan azap çekecekse böyle bir geleceğin ne değeri var? 

Avustralya dünyanın en büyük kömür ihracatçısı.  Kömür ki, iklim değişiminin en büyük nedenlerinden biri.  Avustralya şimdi, bugünlerde, Hindistanlı bir firmaya, (Adani’ye) dünyanın en büyüğü olacak, dev bir kömür ocağı işletme hakkını vermek üzere.  Kömürü olduğu yerde bırakma politikasına yanaşmıyorlar. 

Ben bütün öğrencileri bana katılmaya davet ediyorum.  Parlamentolarınızın, belediyelerinizin önünde oturun ve sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmalarını talep edin. 

Bana burada olacağıma, okulda olmam gerektiğini söyleyenler var.  Kimsenin geleceği kurtarmak için yeterli çaba göstermediği bir ortamda genç bir kişinin kendini geleceğe hazırlamasının ne anlamı var?  Çok seçkin bilim insanlarının sunduğu değerli bilgilere politikacıların kulak tıkadığı bir ortamda bilgi öğrenmeye çalışmanın ne yeri var? 

Büyükler bizleri yüzüstü bırakıyor.  Onların çoğu, hele politikacılar ve basın durumu umursamıyorsa, bizlerin eylemi ellerimize almamız gerekiyor. Hemen bugün.

Greta’nın annesi bir opera sanatçısı.  Babası da tiyatrocu.  Greta evde onları da zorluyormuş.  O kadar baskı kurmuş ki, aile sonunda elektrikli otomobil satın almış.  Öte yandan annesi uzak ülkelerin operalarından gelen davetleri reddediyor; uçağa binmek zorunda kalıp sera gazı salmaya katkı yapmamak için.

Greta da bu tür konularda çok dikkatli.  İki hafta önce Stockholm’de çevre sever çocuklar için düzenlenen uluslararası bir törene davet edildiği halde gitmemiş.  Nedeni düzenleyenlerin başka ülkelerden gelen çocukları uçaklarla getirtmiş olmaları.

Ama Londra’dan aldığı davete gitmiş; ailenin elektrikli otomobiliyle.  Helsinki’de onu dinlemek isteyen 10.000 kişilik bir toplantıya katılmış; gemiyle.  Bu arada Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de onunla önümüzdeki günlerde görüşmek istemiş.

Ancak onun grevinin esas etkisi Avustralya’da patlamış.  Ülkenin çok değişik yörelerinde on binlerce çocuk birer günlük okul grevi yapmışlar.  Hem kömür ocağı girişimini protesto etmişler, hem de iklim değişimine karşı önlem istemişler.  Aşağıda bu hareketten bir görüntü.

Başbakan çok sinirlenmiş olup bitene.  “Okulların parlamentoya dönmesinden hoşlanmıyoruz.” demiş. “Okullarına gitsinler de bir şeyler öğrensinler.”  Bir çocuktan gelen yanıt şöyle: “Eğer çocukların parlamento gibi davranmasını istemiyorsa, söylesin de parlamento çocuklar gibi davranmasın.”  Başka bir tepki: “Küçükler bir pislik yaparsa, büyükler ‘Haydi bakalım, temizle bunu’ derler.  Normaldir.  Ama liderlerimizin yaptığı pisliği ileride temizlemek hep bizlere düşer”.  Bir de, bir pankart yazısı: “Yalnız dinozorlar iklim değişimini inkâr eder.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.12.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Anne-Françoise Hivert, Le Monde, 4.12.2018 – Naaman Zhou, The Guardian, 30.11.2018 – Greta Thunberg, The Guardian, 26.11.2018

Ekoloji Politikası, İklim içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Modacılar bile çevreci endişenin baskısı altında

“Giyim kuşam tasarımı, yapımı ve kullanımı ağır çevresel maliyetler yaratıyor.  Üretirken zararlı kimyasallar kullanılıyor…  Bunları yıkayışımızda binlerce ufak plastik maddesi kopup denizlere, dolayısıyla midelerimize ulaşıyor…  Kaldırıp atacağımız zaman da bunları ne yapacağımızı bilemiyoruz ve geri kazanamıyoruz.  Moda endüstrisinin kendini toparlayıp yeniden düzenlenmesi ve çevre dostu olması gerekiyor.”  Bu satırlar İngiltere Avam Kamarasının resmi bir raporundan.

Meclisin çevre komisyonu bir araştırma başlatmış.  Sayısız modacı, imalatçı ve çevreci davet edilip sorguya çekilmekte, görüşleri ve tepkileri alınmakta.  Böylesine bir dönüşümün nasıl sağlanabileceği hakkında görüş ve politika oluşturmak amacıyla.

Rapor giyim-kuşam sektöründe yaşanan küreselleşmenin “kullan-at”çı modada hızlı bir gelişmeye neden olduğunu, ucuz malların ortalığı sardığını, bunun da kısa zamanda yenilerini satın almaya teşvik ettiğini belirtiyor.  Gelişmenin ciddi sonuçlarından birinin aşırı (su, ham madde, enerji, petrol, kimyasallar gibi) kaynak tüketimlerini tetiklemek ve karbon dioksit salarak küresel ısınmaya katkı yapmak olduğu ifade ediliyor.  Bazı araştırmalar gözlenen hızlı gelişmenin modanın iklim değişiminde zamanla önemli bir ağırlık taşımasına neden olacağını vurguluyorlar.

Başka bir araştırmaya göre ise, kullan-atçılıktaki gelişmenin sonunda giyim-kuşam maddelerinin kullanım sayısı da azalıyor.  Daha az kullanıyoruz bunları; gidip bir ‘yenisi’ni, ‘aman, daha güzeli’ni satın almaya şartlanıyoruz.  Eskileri atıvererek.  Çöplükleri doldurarak.  İngiltere’de atılan giyim-kuşam maddelerinin yıllık miktarı 300.000 tonu bulmuş.

Aşağıdaki resim ünlü bir sanatçının bu olguya tepkisini gösteriyor.  Christian Boltanski’in bir yerleştirmesinin ön hazırlığı.  Atılmış giyim kuşam malzemelerinin istiflenmesiyle ortaya çıkmış.

Moda tasarımcıları arasında da ‘yeter artık’ çığlığı atılmaya başlanmış.  Sektörün aşırı israfçı ve çevre düşmanı olduğu konuşuluyor.

Bu noktada sözü oldukça yeni (en az 15-20 yıllık) bir akıma getirmek yerinde olacak.  Buna İngilizcede ‘upcycling deniyor.  Türkçemizdeki karşılığı olarak birkaç yıldan beri ‘ileri dönüşüm’ sözcüğü kullanılıyor.

Nedir ileri dönüşüm?  “Geri dönüşümün karşıtıdır.” deniyor.  Özetlersek, geri dönüşümde atılan, kullanılmayan bir şeyi alıyorsunuz, onun yapısındaki bazı şeyleri çekip çıkarıyorsunuz, işinize yaramayan malzemeleri çöpe atıyorsunuz.  Çekip aldıklarınızın da mevcut niteliğini ister istemez düşürmüş oluyorsunuz.  Bir atıktan elbette, şöyle ya da böyle, yeni bir kullanım elde ediyorsunuz, ama bu işlemler sırasında bol miktarda enerji ve benzeri kaynak kullanıyorsunuz ve sera gazı üretiyorsunuz.

Gelelim ileri dönüşüme.  Bunda bir atığı alıyorsunuz ve onu yeniden değerlendiriyorsunuz.  İşe yaramazlıktan, atıklıktan, süprüntülükten çıkarıp ona yeni bir yaşam veriyorsunuz.  Ve hatta daha yüksek bir kalite kazandırıyorsunuz.  Üstelik yepyeni bir güzellik yaratarak.  Bu ikiliyi aşağıdaki şema ile özetliyorlar.

Soldakinde atık yeni bir yaşam ve yepyeni bir değer kazanıyor.  Sağdakinde ise dönüp duruyor, durmadan değer yitirerek.

Bu düşünceye gene modadan bir örnek verelim.  Aşağıdaki resim bunu çok iyi özetliyor. Belki bazılarını rahatsız edecek bir örnek, ama olsun.  Bir modacı (hem de çok ünlü bir tasarımcı) atılmış, atılacak hale gelmiş, artık kullanılamaz denmiş Amerikan bayraklarını almış.  Kesip biçerek bunlardan bir giysi yapmakta.

Bu inançtaki bir moda tasarımcısı iseniz, “Artık kullanmıyorum.” diye atılmış, ya da yepyeni bir giysi oluşturulurken arta kalmış yeni kumaş parçalarını topluyorsunuz ve bunları birleştirip yepyeni bir ürün sunuyorsunuz.  Geçtiğimiz günlerin Paris’teki moda haftasında bu yaklaşımdaki birkaç modacının sundukları büyük ilgi çekmiş.  Bunlardan biri 10 ay önce tasarımlarında %30 oranında ‘ileri dönüşümcü’ iken, şimdi %45’e varmış.  Bir yıl içinde bu çabayı %100’e vardıracağını söylüyor.  Örneğin, eski kot pantolonlardan yepyeni ceketler yapıyor.  Hem de bunları (bir ‘haute couture’-‘yüksek dikiş’ ürünü olarak çok yüksek fiyata satıyor.

Ancak ucuz fiyatlı günlük giysi üretenler de var.  Örneğin, eski elbiselerin düğmelerini yepyeni giysilerde başarıyla kullanarak.  İleri dönüşümcü giyim-kuşamcılar “Biz modanın memuru değil, yaratıcısıyız.” demeye getiriyorlar.

Bu noktada not etmekte yarar var.  Yıllar yıllar önce, tüketim ekonomisi ve kullan-at kültürü vahşice devreye girmeden önce ninelerimiz ve dedelerimiz ileri dönüşümcüydüler zaten.  Eskiyen her şeyi değiştirip güzelleştirerek yeniden kullanmayı çok iyi biliyorlardı.

Şimdilerde bu eskinin eskisi kavramı, çevreci düşüncenin itkisiyle, yeniden keşfedip günlük yaşama sokmaktayız.  Yankısı her alanda görülüyor.  Bir örnekle bitirelim bu yazıyı.  Aşağıda askı olmuş kaşıklar görüyorsunuz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 27.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Elvire von Bardeleben, Le Monde, 19.11.2018 – Rebecca Smithers, The Guardian, 22.6.2018 – İngiltere Avam Kamarası bildirisi, 22.6.2018 – Hypcycle Products.

Atıklar, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Pis duman bulutu 4.800 kilometre öteyi de vurdu

Konu Kaliforniya’daki cehennem yangını.  Gazetede gözümüze ilişti, televizyonda görür gibi olduk.  Orada haftalardır süren bir yangın var.  “Bizden çok uzaklarda!” deyip umursamadık.  Ama yangının korkunç ayrıntıları ciddi mesajlar veriyor.  Bizlere bile uyarı yolluyor.  “Kendinize hudutsuz felaketler yaratıyorsunuz.” diyor.  İşte şaşırtıcı bir örnek: Yangının pis, zehirli dumanı şiddetli rüzgarlarla ülkenin öteki ucundaki New York’a bile taşınmış.

Felaketin merkezindeki kentin adı (garip duruyor ama) “Paradise”.  Yani Cennet.  Ama artık böylesine cennetlik bir yer yok.  9.000 bina yok oldu.  On binlerce kişi evsiz barksız, çadırlarda kalıyor.  80 kadar ölü var.  Halk ölülerine bile sahip çıkamıyor; çünkü cesetler tanınmayacak halde.  Uzmanlar DNA analizleriyle kimlik saptamaya çalışıyorlar.

800 kişi toptan kayıp.  Neredeler, yaşıyorlar mı, bilinmiyor.  Yangının çıkış nedeni de hâlâ anlaşılamadı.  Elektrik hatlarını suçlayanlar var.  Elektrik şirketi bu hatları toprağa gömmemiş; mahallelerin içinden, havadan geçirmiş.  Bazı direkler kaykılmış, kontaklar yaratarak.  Binlerce itfaiyeci çılgınca uğraşıyor, ama yangını haftalardan beri söndüremiyorlar.  İnsan yapısı her şey yerle bir.  Aşağıdaki gibi.  Bir yerleşmenin öncesi ve sonrası.

Çok yoğun bir duman bulutu 300 kilometre öteye ulaşıp San Francisco’yu sardı, berbat bir hava kirliliği yaratarak.  Bu yüzden okullar tatil edildi; millet sokağa çıkmaktan korkar oldu.  Çok kişi maske takıyor; köpeğine bile maske takanlar var.  Yerel yönetimler bazı etkinlikleri (örneğin, teleferik işletmesini) toptan durdurdu.

Resmi meteoroloji kurumu, bu cennetten fışkıran duman bulutlarının adım adım ilerleyip ABD’nin öteki kıyısına ulaşmasını uydulardan izlemiş.  New Yorklular da bu gelişmeyi hayretle gözlemişler.

Kaliforniya kıyıları yağışı bol bir yermiş vaktiyle.  Arkalardaki yüksek dağlar okyanustan gelen nem yüklü fırtınaları keser ve bölgeye bol yağış bağışlarmış.  Yıllık yağış miktarı 140 santimi bulurmuş.  Ama bu yıl yağmur yağmamış.  Ortalık kuraklıktan kırılmış.  Sonuçta topraktaki ürünler kurumuş ve bir alevde yanmaya hazır hale gelmiş.  Rüzgârlar da artmış ve güçlenmiş.  O kadar ki, millet evini terk edemeden alevler binalardan binalara sıçrayıvermiş.  Bu olaya “alev kasırgası” deniyor ve yangın devam ediyor.

Bilim insanları bu felaketi iklim değişimine bağlıyor.  Bazı çıkar gruplarının hudut tanımaz açlığı doğadaki dengeleri allak bullak etti, deniyor.  Bu olgu artık çok iyi biliniyor da, acaba bu yargı geniş halk kütlelerine ulaşacak mı?  Kişisel ve günlük küçük menfaatlerin ötesinde insanlığın bütünlüğüne ve geleceğine öncelik verecek bir yaklaşımı becerebilecek miyiz?

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Corine Lesnes, Le Monde, 19.11.2018 – Corine Lesnes, Le Monde, 16.112018 – Rong-Gong Lin, Matt Hamilton, Joseph Serna, Los Angeles Times, 13.11.2018 – Paul P. Murphy, CNN, 13.11.2018

İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Olumlu tavır devletlerden değil, belediyelerden geliyor

Çevre sorunları söz konusu olunca uluslararası toplantılar düzenleniyor.  Bunlarda devlet adamları nutuklar atıp ortak kararlar alıyorlar.  Hatta bunları ulusal meclislerde bile onaylattırıyorlar.  Ama konu daha sonra unutuluyor.  Gereken eylemler ortalıkta kalıyor.  Sera gazı pompalayan yaklaşımlar, petrolcü, kömürcü girişimler devam edip duruyor.  Tek sözle, bir çıkmaz.  Bu durumda yerel yönetimler ve belediyeler görevi yüklenmek zorunda kaldılar.

Niye diyeceksiniz?  Çünkü binlerce bilim insanının yıllardır bangır bangır bağırdığı gibi sera gazı salımını azaltmaya, enerji üretim ve kullanımını başka türlü yapmaya, yaşam tarzımızı köklü biçimde değiştirmeye mecburuz.  Bu değişimleri yapmadığımız için orman yangınları, kuraklıklar, tarımda verim düşüklüğü, denizlerin yükselmesi, hastalıklar, binlerce insanın göçü ve benzeri felaketler sürüp gidiyor.  Bütün bunların faturası da kentlerin halkına çıkıyor.

Sonuçta yerel yönetimler devreye girmeye ve çevreciliğin bayrağını ellerine almaya mecbur kaldılar.  Dünya çapında örgütlendiler; bir araya gelip ortak çalışma platformu oluşturdular.  Artık çoğu yerde yerel yönetimler kolları sıvamış durumda.  Planları var, somut girişimleri var.  Yavaş yavaş sonuç almaya da başlıyorlar.  Paris bunlardan biri.  Buranın yaklaşımına bir göz atalım.

Paris Belediyesi kapsamlı bir İklim Planı geliştirdi.  Plan 2030 ve 2050 yıllarını hedefliyor.  Bu hedeflerin bazıları aşağıdaki tabloda.

Bunların boş laf olarak kalmaması gerekiyor tabii.  Paris belediyesi 500 maddeli bir eylem planı oluşturdu.  Bunda hem kendi sorumluluğundaki girişimler var; hem de halka tavsiye ettiği, yol gösterdiği, cesaretlendirdiği uygulamalar.  Bireylerin katılımına çok önem veriliyor.  Kişi, sırtüstü yatıp, “Devlet yapsın!  Belediye yapsın!” dememeli, deniyor.  Kolları sıvamalı ve yaşam tarzını değiştirmeli.  Belediye ve halk girişimlerde elbirliği yapmalı.  Planlanan girişimlerden bazıları şöyle:

  • Kentteki binaların %20’sinin damının güneş panelleriyle kaplanması.
  • Eksik kalacak enerjiyi sağlayacak büyük girişimler için diğer yerel yönetimlerle ortaklıklar oluşturulması.
  • Kent arazisinin %20’sini yeşillendirme. (Ek yarar: sera gazı emmeyi arttırma.)
  • Kentin içinde ve çevresinde tarım yapılıp ürün elde etmeyi cesaretlendirme.
  • On yıl sonra dizelli ve benzinli araçların kent içinde dolaşmasını yasaklama.
  • Kent içinde bisiklete ayrılmış yol şeritlerinin 700 kilometreye ulaşması.
  • Tramvay hatlarının uzatılması, yenilerinin açılması.
  • Kent merkezine araç girişinin büyük ölçüde sınırlandırılması.
  • Belediyeye ait 240 okulda ve 36.000 meskende yenileme yapılarak ısı kaybının azaltılması.
  • Bir milyon kadar meskenin ekolojik yenileme geçirmesini cesaretlendirme.
  • Hava kirliliğinin hızla azaltılması ve Paris’in havası en temiz kentlerden biri olması.
  • Fosil yakıtlarla ısınmayı önce azaltıp, sonra da ortadan kaldıracak girişimleri planlama.
  • Gittikçe artan hava ısınmasını dengeleyecek yeşil alanlar ve gezi ortamları oluşturma.
  • Yüzme havuzları açma.
  • Semt halkının örgütlenip çevresel girişimler yapmasını özendirme.
  • Çevre bilincini geliştirmek amacıyla okullarla, işyerleriyle, derneklerle işbirliği yapma.
  • Mağazaların plastik torba kullanımını durdurma.
  • Halkın alışverişe, kendine ait ve hep bu amaçla kullandığı özel torbalarla gitmesini sağlama.
  • Halkı ve lokantaları beslenmede daha az et kullanmaya yönlendirme.
  • Yiyecek atıklarını toplayıp gübreleştirme.
  • Diğer kentsel atıkların tamamını değerlendirip yeniden kullanıma alma.
  • Bu amaçla kent içinde 1.000 adet atık istasyonu (Trilib’) oluşturma. (Trilib’ halkın cam, plastik, kâğıt ve tekstil atıklarını ayrı hücrelere depoladığı bir sistem.  Bunun bir örneği aşağıda görülüyor.)

Benzeri uygulama Milano, Buenos Aires gibi kentlerde, Almanya’nın sayısız yerleşmesinde başarıyla iş görüyor.  Paris’te, ne yazık ki, atıkları geri kazanma oranı şimdilerde hayli düşük; %18 kadar.  Belediye bunu 30 yıl içine %100’e çıkarmak istiyor.

Acaba bizim buralarda durum nedir?  Üstelik önümüzdeki aylarda belediye seçimleri var.  Acaba adaylar benzeri konularda öneriler sunacaklar mı seçmenlerine?  Yerel yönetime özenenler bu tür politikaları, planları akıl edecekler mi?  Kentsel çevre ve ekoloji meseleleri gündeme oturacak mı?  Göreceğiz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Plan Climat de Paris, Paris Belediyesi, 4.11.2018 – Laetitia Van Eeckhout, Le Monde, 7.12.2016

Atıklar, Ekoloji Politikası, Enerji, Genel Konular, Kentler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cehennem hayatına dönüşen bir evlilik

Le Monde gazetesinin böylesi bir başlıkla gündeme getirdiği evliliğin bir tarafında ünlü Bayer ilaç firması var.  Öbür yanda da ünlü Monsanto.  Diyeceksiniz ki “Monsanto sözünden bıktık!”  Haklısınız.  Çevre konuları konuşulunca hep gündeme gelen bir firma.  “İdi!  Eskiden!”  Çünkü büyük tartışmalara, davalara söz konusu olan bu firmayı geçtiğimiz Haziran’da Bayer firması satın aldı.  Niye?  Kimse anlamıyor.

Bayer satın aldı, ama başına da bela aldı.  Alım satım imzalarının atıldığı günlerin hemen peşinden Bayer’in hisse senetleri borsada baş döndürücü ölçüde değer kaybetti.  Kaybın 10 milyar avro dolaylarında olduğu söyleniyor.  Bu gelişmenin çok somut bir nedeni var.  Çünkü Monsanto’yu suçlayan bir dava 9 Ağustos’ta ABD’de sonuçlanmıştı.  Unutmamak gerekir ki, belki binlerce dava açılmayı bekliyor sırada; ya da açılmak üzere.  Ancak söz konusu dava sonuçlanan ilk dava niteliği taşıyor.

Monsanto’nun ürünü olan Roundup’ı kullanan bir bahçıvan kısa zamanda kanser olur, tedavi altına alınır, çabalar sonuç vermez ve doktorlar umudu kesip onun, ne yazık ki, ölüme mahkûm olduğunu ifade ederler.  Adı Dewayne Johnson olan bahçıvan Monsanto’ya karşı dava açar.  Jüri de, yargıç da Monsanto’yu suçlu bulurlar.  Ortaya çok ağır bir para cezası çıkar: 289 milyon dolar.

Ekogazete bu gelişmeyi 3 ay önce anlatmıştı.  Okuyucular büyük ilgi göstermişlerdi bu gelişmeye.  Yazı binlerce tıklama almıştı.

Daha sonraki gelişmeler şöyle oldu:

  • Bayer borsada büyük bir değer düşüşü yaşadı.
  • Bayer / Monsanto karara itiraz etti.
  • Yeniden ele alınan davada yargıç (22 Ekim’de) firmayı gene suçlu buldu, ama cezayı 78,5 milyon dolara indirdi.
  • Borsada daha da fazla değer kaybı oldu.

İşin başında Monsanto – Bayer alışverişine “yüzyılın evliliği” deniyordu.  Sonunda olay bir skandala dönüştü.  Bayer satın alma sırasında 63 milyar dolar ödemişti.  Oysa şimdi hem bu cezayı karşılayacak, hem de yeni açılacak davalarla uğraşacak.  Yalnızca ABD’de işlem görmeyi bekleyen 7.800 dava dosyası olduğu söyleniyor.

Bayer’in hissedarları şaşkınlık içinde; niye bu satın alma yapıldı diye.  Ayrıca büyük endişe de duyuyorlar: çünkü firmanın bazı önemli ilaçlarının patent süresi doluyor.  Bu da ek gelir kaybına neden olabilir.  Firmanın şu anda bazı çalışmaları dondurmayı, bazı ilaçları üretmeyi durdurmayı düşündüğü söyleniyor.  Çalışanlar da endişeli.

Firma ortalığı yatıştırma çabası içinde.  Ancak işin ilginç tarafı, Roundup’ı temize çıkarma yaklaşımı ağır basıyor.  Bayer’in patronu Werner Baumann önemli bir Alman gazetesiyle yaptığı söyleşide sıkıntıyı gülerek karşıladı ve şöyle dedi: “Elimizde sayısız bilimsel araştırma var.  Bunun zararsız olduğunu kolayca kanıtlayabiliriz.  Ayrıca bu kimyasalımız tarıma destek oluyor ve milyonlarca kişinin beslenmesine katkı yapıyor.”

Firmanın başka bir sorumlusu (Liam Condon) ise daha değişik bir yöntem kullanıyor.  Örneğin Yeşiller hareketiyle diyaloğa girip meseleleri dostça görüşmeye çalışarak, ya da başka teknolojileri gündeme getirerek.  “Evet, ciddi sorunlarla karşı karşıyayız!” diyerek.  Nüfusu hızla artan dünyamızda milyarlarca kişiyi nasıl besleyeceğiz?  Tarımsal verimi nasıl arttıracağız?  İklim değişiminin sonucu olarak ortaya çıkan denizlerin yükselmesi, kuraklık gibi olayların tarım üzerindeki olumsuz etkisine karşı ne gibi önlemler alacağız?  Condon “Acaba Rounup’ı daha az zararlı hale getirilebilir miyiz?” diyor.

Bu arada kimyasal kullanmayacak üç yeni teknolojiyi de deneyip geliştirmeyi gündeme getiriyor.  Bunlardan biri bitkilerin DNA’sını değiştirip onları kuraklığa, tuzlu sulara daha dayanıklı yapıp daha bol üremelerini sağlamak.  İkincisi özel tarım robotları oluşturup bunların tarlaları sürekli gezip kontrol altında tutmasını ve saptadıkları zararlı maddeleri yok etmesini sağlamak.  Üçüncüsü ise, toprakları ve bunlardaki küçük organizmaları daha iyi tanıyıp organik tarımı geliştirecek çözümler geliştirmek.

Haydi bakalım!

Atila Alpöge, Ekogazete, 4.11.2018 / Yararlanılan kaynak: Cécile Boutelet, Le Monde, 3.11.2018

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tuzlama buzlama! Afiyet ola, sağlık ola!

Onu yiyoruz, bunu yiyoruz…  İyi güzel de, bir de plastik yiyoruz.  Onun bunun içindeki plastiği farkında olmadan yutup duruyoruz.  Tabağımızın hemen kenarındaki tuzluğu kullanınca farkında olmadan plastikleniyoruz.  Güney Kore üniversitelerinden birinde yürütülen bir araştırma 21 ülkeden getirtilen (Türkiye, ne yazık, bu listede yok) 39 anlı şanlı masa tuzunu analiz etmiş.  İçlerinde acaba ne var diye.

Araştırma tuzun kaynağına da eğilmiş.  Örneğin, tuz denizden mi geliyor, gölden mi?  Yani suyu buharlaştırıp elde edilen bir tuz mu söz konusu?  Bu tarz üretimin plastik de verdiği aslında biliniyordu.  Çünkü plastiğin her çeşidi durmadan denizlere atılıyor, ırmaklara yollanıyor.  Hani, işi biten plastiği oraya buraya atıyoruz ya, bunlar çeşitli yollardan kendilerini ırmaklarda buluyorlar, denizlere, göllere ulaşıyorlar.  Sonra da gelip midelerimize misafir oluyorlar.

Eh, ne de olsa bizler, hepimiz elbirliğiyle, yılda 13 milyon ton plastiği denizlere yolluyoruz.  Bunlar parçalanıp ufalanıyor ve (5 milimetreden küçük) mikroplastiğe dönüşüyorlar.  Diş macunlarına, yüz kremlerine bile bulaşarak.

Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmada incelenen tuzların 28’i deniz kaynaklı imiş.  2’si göl kaynaklı.  Ancak ve yalnızca 9 tuz kaya tuzu imiş.

Araştırmacılar her birimizin yılda (beş aşağı, beş yukarı) 2.000 kadar mikroplastiği yuttuğumuzu tahmin ediyorlar.  Yalnızca tuz kullanımından dolayı.  Başka nedenler bir kenara.

Başka araştırmalar ise buna içtiğimiz sudaki, yediğimiz deniz mahsullerindeki ve evlerde ya da sokakta içimize çektiğimiz mikroplatikleri de ekliyor.  O zaman 32.000 rakamına ulaşıyoruz.

Balık yemekten gelen plastiği biliyoruz da, bazı araştırmalar bira da bile plastik parçacıkları saptamışlar.

Bu bilgiler bana sevgili bir dostumun, Münir Hamamcıoğlu’nun geçen gün yolladığı bir iletiyi hatırlattı.  Anlattıkları aşağıda.

“Bu sabah evdeki yardımcımız kardeşinin zeytinleri tuzlamak için aldığı rafine olmayan kütle tuzlardan plastik parçaları çıktığından şikâyet ediyordu.

Öte yandan, BBC’de aynı konuyu sağlayıp doğrulayan tüyler ürperten bilgiler çıktı.  İnsan saçından daha ince plastik parçalarının PET şişelerde satılan (Evian, Perrier, San Pellegrino) sularında da mebzul miktarda olduğunu mikroskobik çekimler ile sergilediler.

Daha başka bir izlenimimi örnek olarak vereyim.  Bizim Seher Hanım “Size artık evde ekmek yapayım; fırın ekmeklerine güvenim yok.” dedi.  İki haftadır yapıyor ve de tümen doyuracak ebatta güzel netice veriyor.

Ama son zamanlarda ekmekte bir deterjan tadı olmaya başladı.  Ben şikâyet ediyorum, Seher Hanım yemin billah içine bir şey koymadım diyor.  Sonra birden aklıma geldi ki, aşağıdaki resimde de görülen ve ekmeği sardığımız peşkir yıkanırken son suya yumuşatıcı konuyormuş.  Hali ile ekmek de onu içine çekiyor.  Al sana organik ekmek ve anorganik etken!”

Sözünü ettiğimiz araştırma burada yayımlandı.  Bir diğer kaynağa da buradan ulaşabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 1.11.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Zoë Schlanger, Quartz, 19.10.2018 – Akshat Rathi, Quartz, 9.5.2017

Atıklar, Denizler - Irmaklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum