Bir milyonu aşan kişi evini, barkını bırakıp kaçmakta…

Bu satırları yazdığımız sırada, Florence adlı bir kasırga hızı 200 km/saati aşan rüzgârlar yaratarak ABD’de North ve South Carolina’ya doğru ilerliyor.  Önüne geleni yıkıp dökerek.  O kadar ki, kıyıdaki büyük deniz üssündeki savaş gemileri aşırı tahribata uğramasınlar diye, bir acele uzaklaştırılarak başka yerlere gönderilmiş.  Eyalet yönetimleri bir milyonu aşan halkı bölgeyi terk edip kaçmaya zorlamış.

Şu anda okyanusta ilerleyen ve 13 Eylül Perşembe akşamı kıyılara ulaşacak olan Florence’ın etki alanı çok büyük.  Türkiye boyutunda düşünürsek İstanbul’dan Antalya’ya uzanan bir alanı vuracak.  Bunun içinde İstanbul Balıkesir arası kadar bir bölgede korkutucu boyutlu hasar yaratacak.

Ciddi bir felaket söz konusu.  Aşırı yağışların 1 metreyi aşan su bırakacağı ve görülmedik su baskınları yaratacağı tahmin ediliyor.  Bölgede 16 nükleer santral var.  Bunların çalışması Japonya’daki Fukuşima felaketi benzeri bir durum ortaya çıkmasın diye durdurulacak.

Kent sokaklarını, evleri ve işyerlerini hem yağmur suları, hem de deniz suyu basacak.  Binalarda büyük tahribat olacak.  İnsanlar kaçıyor, ama çiftlik hayvanlarını kurtarma olanağı yok; bu nedenle yüzbinlerce hayvanın ölmesinden korkuluyor.  Ve bunların pisliklerinin sulara ve hele içme sularına karışması endişesi var.  Kanalizasyon sularının da.  Öte yandan fabrikalardaki ve benzeri tesislerdeki cıva, arsenik benzeri sayısız zararlı, zehirli maddenin de ortalığa saçılacağı tahmin ediliyor.  Tarım alanlarında tamiri güç tahribat olması bekleniyor.

Bu gergin bekleyiş içinde akla eyalet yönetimlerinin 6 yıl önce aldığı radikal bir karar geliyor.  O günlerde kıyı koruma komisyonu bilim insanlarını da içine alan bir araştırma yürütmüş.  O sıralarda hem kasırgalar gittikçe şiddetlenmeye başlamaktaymış, hem de kutuplardaki erime yüzünden deniz yüzeyinde yükselme yaşandığı gözleniyormuş.  Yürütülen çalışma eldeki verileri, varsayımları ve öngörüleri değerlendirmiş ve bir uyarı yapmış.  “Önümüzdeki 50-60 yıl içinde kıyılarda 1 metreye ulaşabilecek deniz yükselmesi söz konusudur.” demiş rapor.  Bu nedenle kıyı kullanım politikasının gözden geçirilmesinin ve sayısız önlemin alınmasının söz konusu olduğu vurgulanmış.  Başka bir deyişle, “Kıyıya yakın yerleşmelere bundan böyle izin verilmemelidir.” denilmiş.

Çalışma bu sonucu ortaya koyunca büyük gürültü kopmuş.  Özellikle kıyıya yakın arazileri ve yerleşmeleri olan kesimler bunun ipsiz sapsız bir iddia olduğunu ileri sürmüşler ve eyalet yönetimiyle, eyalet meclisine baskı yapmaya başlamışlar.  Bunun arkasında, anlaşılacağı gibi, kıyı cazibesinin kaybolacağı, bina değerlerinin düşeceği, sigorta bedellerinin aşırı yükseleceği ve benzeri endişeler yer almış.

Eyalet meclisi de harekete geçip bilimsel iddia taşıyan bu tür ileri geri tahminlerin tutarlılığına güvenmediğini belirmiş ve bundan böyle gelişi güzel söylemlere dayanarak kıyı kullanım politikalarının değiştirilmesini yasaklayan bir mevzuat çıkarmış.  Yani eyalet yönetiminin bilimsel nitelikli öngörüleri elinin tersiyle silip atmasına olanak sağlanmış.  Böylece dar görüşlü, gözü kapalı çıkar endişeleri bilimsel öngörülerin önüne geçmiş oluyor.  İleri gelen politikacılardan biri, bunun üzerine, “Kendine bilim insanı diyen kişiler güven duyulacak bulgularla gelsinler bize.” demiş.

Sonuçta 6 yıl boyunca kıyıdaki yerleşmeler hızla gelişmeye devam etmiş.  Şık, lüks binalar yapılmış, yollar açılmış, köprüler inşa edilmiş, lokantalar ve eğlence yerleri cesaretlendirilmiş.

İşte bu bakış açısı şimdi, günümüzde milyonlarca kişiyi yerinden ediyor, hayvan katliamlarına kapı açıyor, tarım arazilerini berbat ediyor, suları kirletiyor.  Gözlemciler, buna benzer bir dizi (beş, on) felaketten ancak sonra birilerinin belki uyanacağını, kolları sıvayıp her şeyi başka türlü düşünmek gerektiğini kavrayacağını umuyorlar.  Ama hayli geç kalınmış olunacak diyorlar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.9.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Erin Durkin, The Guardian, 12.9.2018 – Erin Durkin, The Guardian, 12.9.2018

Reklamlar
Denizler - Irmaklar, Ekoloji Politikası, Kentler, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tertemiz enerjiye kavuşmak mümkün. İsteyen beceriyor.

Enerji önemli.  Evler için, örneğin.  Ama ekonomik etkinliklerin gittikçe artan gereksinimleri de söz konusu.  O zaman “Daha fazla petrol…  Daha fazla gaz… Daha fazla kömür…” çığlıkları yükselip duruyor.  Sera gazı salımını pompalayan, küresel dengeleri bozan ve yaşamsal tehlike yaratan bir ortam sürüp gidiyor.  Bu bir kader mi?  Hayır!  Bunu başarıyla tersine çeviren yerler de var.

Bir örnek Kaliforniya.  Öteki ise Portekiz.

KALİFORNİYA.  Geçtiğimiz günlerde eyalet meclisi radikal bir karara imza bastı.  2030’a kadar elektriğin %50’si tükenmez kaynaklı enerjiden sağlanacak.  Bu oran 2045’te %100’e ulaşacak.  Dahası da var.  Geçtiğimiz Mayıs ayında alınan bir karar gereği yeni inşaatlarda bütün binalar enerjiyi güneşten elde edecek biçimde tasarlanacak.  Benzeri politikayı Hawaii de 3 yıl önce tanımlamış ve uygulamaya koymuştu.  Orası da 20 yıl sonra pis enerjiye son vermiş olacak.

Konunun ilginç tarafı her iki partinin (Demokratların da, Cumhuriyetçilerin de) büyük çoğunluğunun bu yaklaşıma onay vermesi.  Örneğin eski Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger (Cumhuriyetçi) tam desteğini ifade etti.  Öte yandan eski ABD başkan vekili Al Gore (Demokrat) desteğini belirtti.  Fosil kaynaklarla çıkar ilişkisi olan bazı büyük firmalar bu gelişmeye karşı çıktılar, ama sonuç alamadılar.  Yeni atılımı savunan kesimler bu politikanın ekonomiye yepyeni bir hız vereceğini ve önemli işgücü yaratacağını söylüyorlar.

PORTEKİZ.  Bu konuda Avrupa’nın şampiyonlarından biri olarak kabul ediliyor.  Öyle ki Mart 2018’de temiz kaynaklı enerji üretimi o kadar fazla olmuş ki, artan temiz enerjiyi İspanya’ya satmışlar.  Öte yandan gene bu yılın ilk üç ayında ülke çapında tüketilen enerjinin %62’si sera gazlarından uzak kalmış.

Ülkede 200 kadar elektrik üreten büyükçe baraj var.  250 kadar da rüzgâr çiftliği.  Portekiz nükleer enerjiye omuz silkiyor.

Şu anda çarpıcı bir deneme yürütüyorlar.  Kuzeydeki Alto Rabagão’da bir baraj gölü var.  Bildiğimiz cinsten büyük bir su birikintisi.  “Ama”sı var.  Suyun üstünde bir de dev bir santral (!) yüzüyor.  840 güneş panelinin yan yana dizilmesinden oluşmuş yüzen bir santral.  Yani burada hem barajdan, hem de panellerden enerji üretiliyor.  Şu anda deneme bir futbol sahasının yarısı kadar bir boyutta yürütülüyor.  Ama mevcut baraj gölünün yüzeyi bunun 8.000 katı.  Yani deneme başarılı bulunursa yüzen santralın boyutu çok büyüyebilecek.  Denemenin başarılı olduğu görülüyor.

Bu yaklaşımın başka bir boyutu daha var.  Barajın suyu, ısınan panelleri soğutmaya yarıyor; yani enerji kaybı azalıyor.  Bu da verimi %10 kadar arttırabiliyor.  Konunun başka bir yönü de, üretilen enerjinin dağıtımı için elektrik hattı oluşturma gerekmemesi.  Yani ek bir maliyet söz konusu olmayacak.  Çünkü zaten barajın kendi üretimi için kullanılan şebeke var.  Yüzen santral da ona bağlanacak.

Şimdi, hem buradaki santralı büyütme planlanıyor, hem de daha güneydeki azman bir baraj gölüne benzerini kurma projesi üzerinde çalışılıyor.  Portekiz’in hedefi 2040’da %100 temiz enerjiye sahip olmak.  Yan hedeflerden biri de ulaşım sisteminden benzindi, mazottu tür yakıtları toptan kaldırmak ve elektrik enerjisine dayanan bir ulaşımı gerçekleştirmek.  Bunun anlamı ülkenin her köşesine (benzin istasyonu gibi) elektrik enerjisi istasyonları kurmak.  Bu konudaki girişimler başlamış bile.  En ufak köylerde bile özel tesisler olacak.

Bu kararlı tavrın açık bir gerekçesi var.  Portekiz, küresel ısınmayı körükleyip doğal kaynakları tahrip ediyor olmamızın ne anlama geldiğini çok yakından yaşıyor ve çok iyi kavrıyor.  En başta kuraklık vuruyor ülkeyi; özellikle suyun %80’ini kullanan tarım sektörünü.  Öte yandan okyanus kıyılarında korkutucu bir aşınma var; bazı kesimlerde (denizin yükseliyor olması yüzünden) kıyının 7 metre kadar içeriye çekildiği görülüyor.  Zaman zaman tahrip edici su baskınları yaşanıyor.  Bir de yaz aylarında ortalığı kasıp kavuran orman yangınları.

Atila Alpöge, Ekogazete, 5.9.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Pierre Le Hir, Le Monde, 30.8.2018 – Ivan Penn, The New York Times, 28.8.2018

Ekoloji Politikası, Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

200’ü aşkın sanatçı ve bilgin bugün bildiri yayımladı

Bildiri 4 Eylül tarihli Le Monde gazetesinde tam sayfa yer aldı.  İmza sahipleri arasında (çoğu Fransız, ama başka ülkelerden de katılmış) sayısız tiyatro ve sinema oyuncusu, müzisyen, film yönetmeni, sanatçı, yazar, bilim insanı var.  Ünlü kişiler.  Ülkelerin politik sistemlerinin küresel ısınmayı, iklim değişimini gerektiği kadar ciddiye almıyor olmalarını vurgulayıp, konuya aşırı öncelik verilmesini talep ediyorlar.

İmza sahiplerinden yapılmış bir seçkiye en aşağıda yer verip, bildiriyi özetleyelim.  Şöyle deniyor:

Bugün insanlık tarihinin en büyük tehlikesiyle karşı karşıyayız.  İklim değişimine karşı acil ve kararlı bir politik eylem mutlaka gerekiyor.  Bu meselede ciddi olma zamanı artık gelmiştir. 

Dünyanın tamamını sarıp sarmalayan bir felaketi yaşamaktayız.  Karşımızda küresel ısınma, yaşamsal alanların hızla yok olması, biyoçeşitliliğin çökmesi, toprağın, suyun ve havanın köklü biçimde kirlenmesi ve ormanların yok edilmesi var.  İnsanlar ve canlı varlıkların büyük bölümü kritik bir konum içindeler.  Akıl almaz bir yok olma almış başını, gidiyor.  Bütün göstergeler endişe verici.  Birkaç on yıl içinde her şey tükenecek. 

Ancak gelmekte olan felaketi durdurmak için çok geç değil.  Bu yoldaki inançlı çabayı yürütecek somut ve açıkça ilan edilmiş bir politik eylemin devreye konulmamasını kabul etmiyoruz.  Kurtarılabilecek ne varsa hepsine sahip çıkmayı temel hedef yapmayan bir hükümeti asla ciddiye almıyoruz. 

Lobilerin etkisinden uzak duran bir politikanın kabulünü ve popüler olmayacak önlemlerin bile cesaretle yürürlüğe konulmasını öneriyoruz.  Bu bir ölüm kalım meselesidir. 

Önemli olduğu düşünülen daha başka politikalar da mutlaka söz konusudur.  Ancak bu çaba ikinci plana itilemez.  Çünkü bu hedefte başarıya ulaşılamazsa diğer politikaların hiçbir anlamı kalmayacaktır.

İmza sahiplerinden bazıları şöyle:

Oyuncular: Isabelle Adjani – Pierre Arditi – Niels Arestroup – Josiane Balasko – Nathalie Baye – Emmanuelle Béart – Juliette Binoche – Alain Delon .- Catherine Deneuve – Isabelle Huppert – Sophie Marceau – Charlotte Rampling – Isabella Rossellini – Jean-Louis Trintignant – Jacques Weber – Lambert Wilson

Film yönetmenleri: Pedro Almodovar – Olivier Assayas – John Boorman – Jane Campion – David Cronenberg – Cédric Klapisch – Wim Wenders

Müzisyenler: Charles Aznavour – Jane Birkin – Marianne Faithfull – Michel Jonasz – Ibrahim Maalouf – Nana Mouskouri – Régine – Patti Smith

Tiyatro yönetmenleri: Bob Wilson

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.9.2018 / Kaynak: Le Monde, 4.9.2018

Doğal kaynaklar, Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir şok vurdu Fransa’da, çevrecileri de, kamuoyunu da

28 Ağustos.  Sabahın saat 8.20’si.  Çok izlenen bir radyonun (France Inter) canlı haber programında ekoloji bakanı Hulot ile 40 dakika süren bir röportaj.  Bu popüler bakan şöyle dedi orada: “Görevimden istifa ediyorum.”  Ekledi: “Kararımdan buraya gelirken hoşça kal dediğim karım bile haberdar değildi.  Cumhurbaşkanı da bilmiyor.  Başbakan da.  Şimdi açıklıyorum.”  Onlar kamuoyuyla birlikte öğrendiler kararı.

Evet, karısı da, cumhurbaşkanı da, başbakan da böyle öğrendi bu gelişmeyi.  Röportajı yürüten iki radyocu şaşkın.  Ne de olsa, kamuoyunun cumhurbaşkanından daha fazla saygı duyduğu biri var karşılarında.  Üstelik çevre ve ekoloji genelde Fransızların çok önem vermeye başladığı konular.  Bakan hayal kırıklığını aktaran kritik açıklamalar yapıyor programda.  40 dakika boyunca.

Şok dalga dalga bütün Fransa’ya yayıldı.  Ertesi gün olay bütün gazetelerin ilk sayfa konusu oldu.  Yabancı gazete, radyo ve televizyonlarının bile.  Çünkü halktan destek bulan, önemli çalışmalar yaptığı düşünülen bir bakanın bu çıkışı ortalığı allak bullak etmişti.  Halk idarenin osu busu konusunda şunu bunu söylüyordu, ama Hulot’ya saygı duyuyordu.  Fransa’da çevre ve ekoloji bilinci onun sayesinde, gerçek bir umut kazanmıştı.  Sıradan halk Hulot’da insanlığın geleceğini samimi olarak düşünen birini bulmuştu.

Le Monde gazetesi ertesi günkü sayısında bu olaya 8 sayfa ayırdı.  Bunlarda hem 8 gazeteci olayın girdisini çıktısını yansıttı, hem de 7 yazar ve düşünür yaşanan (ve Hulot’nun yaşadığı) kriz konusundaki görüşlerini aktardı.

Hemen vurgulayalım ki, bizlerden biri de katkısını yaptı: değerli çizerimiz Selçuk Demirel.  Le Monde onun bu konudaki nefis çizgisine yer verdi.  Aşağıda bunu değil de, bir örneğini görüyorsunuz.  (Belirtelim ki, Le Monde’daki çizimi aktarmamız, ne yazık ki, mümkün değildi.)

Selçuk Demirel daha önce çizmiş olduğu, birilerinin kamışla emmekte olduğu dünya görüntüsünün altına Le Monde için bir tabak eklemişti.  Bir de hizmet sunan garson eli.  Dünyayı yiyip tüketenlere hizmet sunuyorsunuz demeye getiriyordu.  Nefis!

Peki, Hulot kim?  Niye çok popüler?  Hulot bugün 63 yaşında.  Yıllar önce, daha 18 yaşındayken Gökşin Sipahioğlu ona Sipa Press’te fotoğrafçılık görevi verir.  5 yıl sonra radyo ve televizyon programcılığına başlar.  1990’ların sonunda Ushuaïa adını verdiği, doğanın güzelliklerini vurgulayan ve kısa zamanda en sevilen televizyon programlarından biri haline gelen bir diziyi yürütür.

Onun açık, samimi ekoloji vurgusu politikacıların da dikkatini çeker.  Son 10-15 yıl içinde cumhurbaşkanlarının hepsi onu hükümette bakanlığa çekmeye çalışırlar.  Halk onu seviyor, onu aramızda gösterelim de puan toplayalım diye.  O direnir ve uzak durur.  Ama sonunda Macron’un döneminde böyle bir konumu kabul eder.  14 ay boyunca çabalayıp direnerek.  Sonunda pes ederek.

Hulot istifa konuşmasında nelere vurgu yaptı?  Bu noktaya nasıl gelmiş?  Katıldığı hükümet çabasında ekolojiye önem verildiği görünümü ve sözleriyle nutukları hüküm sürerken bir ikilemi yaşamaya başlamış.  Artık daha değişik bir dünya düzenine yönelen bir model üzerinde durmak gerekirken, eski liberal düzeni canlandırmaya çalışan bir ekonomik politikanın uygulandığını görmeye başlamış.  Bu ortamda yeri olmadığını düşünüyor.

Basındaki çeşitli yazılarda ısrarla vurgulandığı gibi neoliberal, tüketimi teşvik eden, sınırsız bir maddi büyümeyi hedefleyen bir gidiş var.  Oysa köklü bir değişim ve dönüşüm gerekiyor.  Küresel ısınmayı, ormanların tahribini, hayvan katliamını, insan dahil doğayı sömüren gidişi frenleyip durduran bir yaklaşım gerekiyor.

Hulot’nun bazı başarıları olmuş.  Yıllardan beri tartışılan bir havaalanı projesini durdurmuş, rüzgâr çiftliklerinin önünü açmış, hidrokarbon geliştirmeyi ve kullanımını frenleyen önlemler getirmiş, bir de ekoloji hedefini anayasanın temel maddesine ekletmiş.

Öte yandan çok boğuştuğu halde nükleer santral olayını frenleyememiş, kimyasal tarım ilaçlarının kullanımını durduramamış, sağlıklı beslenmede mesafe alması kısıtlanmış ve korkunç bir orman katliamına neden olan palmiye yağı konusunda nefes aldırılmamış.  Güçlü uluslararası şirketlerin ve lobicilerin sürekli karşı çıktığı, atılımların gelişmesini başarıyla önledikleri görülüyor.

Bir de son damla söz konusu.  Fransa’da avcılık hayli yaygın.  Silahını alan ormanlara, açık arazilere gidiyor ve dan dun avlanıyor.  Ancak bu kişilerin resmi avcılık belgesi sahibi olması gerekiyor.  Oysa avcılık yapanların büyük bir bölümü belge sahibi değil.  Bu ortamda hayvan katliamı devam edip duruyor.  Birkaç hafta önce cumhurbaşkanlığında düzenlenen ve av konusunun görüşüleceği bir iç toplantıda Hulot hayretler içinde avcıların lobicisi bir tipin hazır ve nazır olduğunu görmüş.  Cumhurbaşkanına bu adamın burada ne işi olduğunu sormuş.  Aldığı yanıt şaşırtıcı: “Ben de bilmiyorum.”  Avlanmayı (hayvan kıyımını) daha da kontrol altına almayı hedefleyen bu toplantıdan, tersine avcıların yıllık belge ödemelerinin yarı yarıya ucuzlatılması kararı çıkmış.  Tabii olayın arkasında yalnızca avcılar değil silah imalatçıları da yer alıyor.

Hulot şöyle diyor: “Lobicilerin iktidar çemberindeki varlığı bir demokrasi sorunudur.  İktidar kimde? Ülkeyi kim yönetiyor?”

Atila Alpöge, Ekogazete, 1.9.2018 / Yararlanılan kaynaklar: 30 Ağustos tarihli Le Monde gazetesindeki 15 yazı – 30 tarihli L’Obs dergisindeki 2 yazı

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mimarlar da çevreci harekete sahip çıkıp eyleme katılıyor

Çok katlı binalarda betonarme yerine ahşap kullanmaktan söz etmişti Ekogazete, bir ara.  Bu yazı zehir zemberek bir mesaja neden olmuştu.  Başka bir mesaj ise sert yanıt vermişti bu karşı çıkmaya.  Ekogazete daha sonraları, binaları yeşillendirip adeta ormana dönüştüren bir eğilimi yansıtarak ekoloji bilinçli bir mimariye işaret etmişti.  Şimdi anlaşılıyor ki, bu hareket almış başını gidiyor.

İnançlı, cüretli, militan mimarların oluşturduğu bu hareket kentsel yaşamı rahat nefes alınıp zevkle yaşanan, doğayla barışık bir ortama dönüştürmeye kararlı.  Bu genç mimarlar gösterişli, ‘ben varım’ diyen post-modern yaklaşımı bir kenara itiyorlar.  Onun yerine geri kazanılır malzemelere, temiz kaynaklı enerjiye yöneliyorlar.  Çevresel verilerle, iklimle, doğanın kendine özgü döngüleriyle ilişki kuran ve barışıklık sağlayan bir anlayışa imza atıyorlar.

Bu bakış açısının anlaşılır bir çıkış noktası var.  Önümüzdeki on yıl içinde dünya nüfusunun dörtte üçünün kentlerde yaşayacağı biliniyor.  Ayrıca şimdi bile nüfusun %95’i Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tanımladığı hava kirliliğinin alt sınırının hayli üstündeki ortamlarda yaşıyor.  Bu dramatik durumu Health Effects Institute’un geçenlerde yayımladığı bir rapor açıkça vurguluyor.  Ünlü Harvard Üniversitesi’nin yürüttüğü ‘yeşil binalar’ çalışmasının sunduğu yeni bir rapor da yeryüzünde üretilen enerjinin %70’ini kentlerin tükettiğini saptamış.  Başka bir deyişle, kentsel yerleşmeler korkutucu boyutlu ekoloji sorunlarına gebe.

Aslında bu endişeler 1980’lerin son yıllarında eylemlere dönüşmeye başlamış.  İlk örneklerinden biri Malezyalı mimar Ken Yeang’ın Menara Mesiniaga adını taşıyan, her yanı yeşilliklerle dolu olan ve yağmur sularını toplayıp kullanan binası.

Öncülerden bir başkası da İngiliz Norman Foster.  Onun imzasını taşıyan, Frankfurt’taki Commerzbank Tower 258 metre yüksekliğinde.  Düşey yeşillikleri var.  Geri kazanılabilecek malzemeler kullanılmış.  Elektronik olanaklara öncelik verilmiş, güneş ve rüzgâr enerjilerine yaslanmış bir bina.

Amerikalı William McDoough daha da ileri gidiyor ve “Binalar ağaç gibi çalışmalı.” diyor.  Yani CO2 emmeli, oksijen salmalı, havayı temizlemeli ve enerji üretmeli.

İtalyan Stefano Bœri ise ‘düşey ormanlar’dan söz ediyor.  “Gelin, diyor, ormanları durmadan yok edeceğimize kentleri ormanlaştıralım.”  Onun Milano’da oluşturduğu çok katlı bir binadan (Bosco Verticale) daha önce söz etmiştik.  Hem 2015’teki bir yazıda, hem de 2017’de.

Öte yandan dayanıklı, esnek, kendiyle barışık kentler kurmanın yanında, (yeryüzü topraklarının %30’unu oluşturan) çölleri ve (yeryüzünün %71’i olan) denizleri bile çevreci yaşamın yepyeni yerleşim alanları haline getirmek gibi yaklaşımlar söz konusu.

Çöller.  Toprakların üçte birine yayılan çöller acaba yerleşme alanı olamaz mı?  Mısırlı tarihçi Leïla El-Wakil bu konunun 1970’lerde gündeme oturduğunu belirtiyor.  Örneğin çevresel endişelerin yüzsuyuna çıkmaya başladığı o tarihlerde bazı mimarlar yüzyıllar önceye dayanan geleneksel yerleşme kültürlerine eğilmeye başlamışlar.  Bunların başında mimarlıkla yoksulluğu bir arada gündeme getiren Mısırlı Hassan Fathy yer alıyor.

Günümüzde çöl ortamlarında güneşe, rüzgâra ve jeotermiye yaslanan projeler hızla gelişiyor.  Bunlar ciddi kaynak desteği de buluyor.  Bunlardan biri de Abu Dabi’deki (Arapçada kaynak anlamına gelen) Masdar kenti.

Denizler.  Nasıl, denizlere yerleşmek mi dediniz?  Birileri aya, marsa dönük araştırmaları, hele bunlara gidip yerleşmek gibi düşünceleri gülerek karşılıyorlar.  “Dünyamızdaki denizlere bakın!” diyorlar.  Ve denizlerin yerleşim alanı olabileceğini savunuyorlar.  Aşağı yukarı on yıldan beri.  “Denizlerde doğa ile bütünleşmiş yerleşmeler geliştirebiliriz.” diyorlar.

Ortaya çıkıp gerçekleşmiş projeler bile var.  Seastanding Institute bu yaklaşımın sözcülüğünü yapıyor.  Yani denizin ortasında, hiçbir devletin sahip çıkmadığı bir yerde yerleşmeler oluşturacaksınız.  Sonuçta mevcut politik ve parasal sistemlerin dışına çıkan, adeta bağımsız yerleşmeler oluşacak.  Ancak bunun çok değişik bir sömürü sistemine, adeta korsanlığa kapı açacağına, aşırı zenginlerin ve vahşi kapitalizmin oyuncağı olacağına işaret eden çevreci görüşler de söz konusu.

Kısacası bir devrim başlıyor.  Bir mimar “Yepyeni bir uygarlığın temeli atılıyor.” diyor.

Yazıyı bir iki görselle bitirelim.  İşte Stefano Bœri’nin Bosco Verticale’si.

Ve bu binada yaşamanın keyfi.

Paris için önerilen bir mahalle.

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.8.2018 / Yararlanılan kaynak: Frédéric Joignot, Le Monde, 28.7.2018

Kentler içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaşadığınız binanın altı ne oranda ve ne kadar size ait?

Tuhaf bir soru, ama karmaşık bir mesele.  Diyelim ki, belediye binanızın altından yol, tünel geçirmeye karar verdi.  “Bir dakika, bir dakika!” deme şansınız var mı?  Galiba yok.  “Bu kamu yararıdır” derler; olur biter.  Size de susmak düşer.  Geçişi durduramıyorsunuz, kabul.  Peki, kaç metre derine kadar toprak sizin?  Tüneli sizin temelin hemen altına, değdirircesine yerleştirebilirler mi?

Kamu yararı gerekçesine boyun eğdik diyelim.  Peki, bir kişi, bir şirket heveslenirse, ne yapacağız?  Bunun güzel bir örneği var.  Hem de çok yeni.  Amerika’dan, Los Angeles’ten.  Ünlü işadamı Elon Musk belediyeden anlı şanlı bir izin almış ve binaların altından geçecek, kendine ait olacak bir tünel yapmaya başlamış.  Bunda çok hızlı gidip gelen, yepyeni bir teknoloji kullanan bir ulaşım aracı denemesi yapacakmış.  Musk bu denemenin sonunda Şikago’da havaalanından kent merkezine ulaşan bir servis kuracakmış.

Şirketin sitesinde Musk kent yüzeyinin ulaşım için artık yetersiz kaldığını, buna “üç boyutlu” çözüm getirmek gerektiğini savunuyor.  Toprak altına kat kat yüzlerce tünel kondurmaktan söz ediyor.  Yani toprak altını babasının malı gibi kullanmayı gündeme getiriyor.  Mülkiyet hakkına ne gerek var?

Bir örnek de Avustralya’dan, Melbourne’dan.  260 binanın sahipleri belediyeden bir bilgilendirme mektubu almışlar ve öğrenmişler ki, altlarından kocaman bir otoyol geçecek.  Hepsi bu.  Nokta!  Öğrendikleriyle kalacaklar.

Toprak altı sahipliği kafa karıştıran bir konu.  Anglosakson uygulamayı çok eskilerden, yüzyıllar öncesinden kalma bir kavram etkilemiş.  Bu kavramı şöyle özetliyorlar: “Toprağın sahibiysen cennete kadar gökyüzü, cehenneme kadar toprak altı senindir.”  Avustralya’da da eskiden böyleymiş.  Ama 1891’den beri mülkiyet hakkı 15 metre derinlikte duruyor.  Meksika’da böyle bir şey yok; kişisel hak neredeyse toprak düzeyinde kalıyor.

Konunun bambaşka bir boyutu da var.  Farkında değiliz, ama kentlerde toprağın altında apayrı bir dünya söz konusu.  Ve bunun girdisini, çıktısını çok iyi bilmiyoruz.

Hatta hiç bilmiyoruz.  Londra belediyesi her yıl 150 milyon sterlinlik bir zarara uğradığını söylüyor.  Güvenilir bilgi eksikliğinden.  Örneğin, metro hattı inşa edeceksiniz.  Elektrik hatlarını, su borularını, kanalizasyon sistemini, telekomünikasyon hatlarını avucunuzun içi gibi bilmek zorundasınız.  Mahzenleri, depoları, arkeolojik eserleri, bodrumları, sığınakları, bina temellerini, binalar arasındaki geçitleri.

Üstelik bu tür şeylerin sayısı durmadan artıyor.  Londra’da son on yıl içinde toprak altı projeleri için 4.000’i aşan resmi izin verilmiş.  Görevliler biraz telaşlı; çünkü toprak üstü kayıtları ve haritaları mükemmel, ama toprak altı gittikçe bir muammaya dönüşüyor.  Bir toprak altı haritası girişiminden söz ediliyor.  Bunun adını Aysberg Projesi koymuşlar.  Buzdağı gibi.  Tepesini görüyorsunuz; altını gören yok.

Londra’da yürütülmüş bir araştırma kentte azman yeraltı yerleşmeleri olduğunu, bunlarda kazılmış toprak hacminin 1.700 metreküpe ulaştığını saptamış.  Bunlarda neler neler var: sinemalar, spor salonları, şarap mahzenleri, sığınaklar, havuzlar.  Ama bir proje gerçekten eşsiz: geniş bir plaj; şelalesi bile var.

Sığınak dedik.  Bazı yerler bu konuya ciddi önem veriyor.  Örneğin 10 milyonluk İsveç’te 65.000 sığınak var ve hükümet yenilerini inşa etmeyi planlıyor.  Güney Kore’de Seul 3.000 adet geniş sığınağa sahip.

Bu arada not etmeli ki, Singapur, Helsinki, Hong Kong çok iyi yeraltı planları geliştirmiş.  Amerika’nın ise bir projesinden söz ediliyor.  Çok ileri bir teknolojiyle uzaydan toprakaltının haritasını çıkaracaklarmış.  Nasıl olacaksa!  Tabii bunun askeri bir hedefi de olabilir.  Toprağın altındaki gizli depo ve tesisleri, hatta belki de sığınakları saptamak gibi.

Bütün bunlardan niye söz ettik diyeceksiniz.  Birileri toprağın üstünü, doğayı ve havayı berbat ettikten sonra şimdi toprak altına göz dikmeye başladılar.  “Üç boyutlu” çözümleriyle.  Demek ki, çevreyi ve ekolojiyi ciddiye alanların gündemine bir de bu oturacak.  Bunu vurgulamak istedik.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.8.2018 / Yararlanılan kaynak: Bradley L. Garrett, The Guardian, 10.7.2018

Genel Konular, Kentler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

“Son nefesime kadar mücadele edeceğim” dedi ve kazandı

Dünya çapında bir ilk.  Dewayne Johnson açmış olduğu davayı dün (10 Ağustos Cuma) kazandı.  Jüri Monsanto firmasını 289 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm etti.  Konu Roundup diye bilinen herbisit, yabani ot öldürücü.  Bu kimyasalı kullanan Johnson kanser olmuş.  Durumu çok ağır.  Doktorları yalnızca birkaç aylık ömrü kaldığını söylüyorlar.  Johnson mücadelesini ölüm döşeğinde bile kararlılıkla sürdürmüş.

Mahkeme bir aydan beri sürüyordu.  Sonunda jüri üç soruyu yanıtlamak üzere geçtiğimiz Çarşamba kapalı toplantıya geçti.  Sorular şunlardı: Sunulan bilgi, rapor ve delillere göre Roundup kanser yapar bir nitelik taşıyor mu?  Monsanto bu bilgiyi kullanıcılardan, ulusal ve uluslararası kuruluşlardan gizlemeye çalıştı mı?  Tazminat söz konusu ise, bunun miktarı nedir?

Dewayne Johnson 46 yaşında.  San Francisco’da yaşıyor.  Evli, iki küçük çocuğu var.  Yazıp çizmeye meraklı; bu arada müzik de yapıyor.  Mutlu bir yaşamı varmış önceleri.  Bir okulun bahçıvanı.  Ana görevi okulun geniş bahçesindeki çimin ve çiçeklerin bakımını sağlamak.  İki yıl boyunca bitkilere iyi gelsin diye bol bol Roundup kullanmış.  2014’te rahatsızlanmış.  Başvurduğu doktorlar lenf bezi kanseri teşhisini koymuşlar.  Daha doğrusu bunun “non hodgkin lenfoma” denilen türü.  Çaresi yok bir durumda.

Bu maddenin kullanımı konusunda hiçbir uyarı almamış.  Dünyanın değişik yerlerinde uzun zamandır sürüp giden tartışmalardan da haberi yokmuş.  Yararlı bir iş yaptığını düşünerek bol bol sıktığı kimyasalın ister istemez üstüne de bulaştığını, nefes alışıyla ciğerlerine de girdiğini fark etmiş.  Zamanla bu sıvının bazı etkilerini görmeye başlamış.  Derisinde acı veren yaralar belirmiş.  İki yılın sonunda çalışamaz hale gelmiş.  Ailenin hiçbir geliri ya da güvencesi olmadığı için karısı, ayakta kalabilme endişesiyle çalışmaya başlamış.  Hem de iki ayrı işte birden; bazen günde 14 saat kadar.

Bu arada ne olup bittiğini anlamak için Johnson Monsanto firmasına da danışmış; ama tutarlı ve yardımcı olucu hiçbir yanıt alamamış.  Johnson bu tehlikeli kimyasalın çocukların cirit attığı bir okulun bahçesinde kullanılmasına göz yummanın ahlak dışı olduğunu söylüyor.

Johnson’un avukatları mahkemede Monsanto’nun yıllardan beri bildiği halde bu kimyasalın tehlikesini gizlemeye çalıştığını, bazı bilim insanlarına külliyetli paralar vererek bunun tehlikesiz olduğuna dair sözde araştırmalar yaptırıp, raporlar yazdırdığını ileri sürdüler.  Hatta firmanın bazı iç yazışmalarını delil olarak sundular.  Ayrıca anımsattılar ki, Dünya Sağlık Örgütü’nün bu kimyasalın kanser yapabileceği konusunda 2015’te duyurduğu bir karar var.  Bu kimyasal 130 ülkede, 100 değişik besin maddesinin yetiştirildiği tarlalarda kullanılmaya devam ediyor.

Monsanto firması ise yaptığı açıklamayla mahkeme kararına itiraz edeceklerini duyurdu.  Bu arada Roundup’ın zararlı olmadığını, kanser yapmadığını tekrarladı.

Bu dava bir “ilk olma” niteliği taşıyor.  Değişik ülkelerde bundan önce de mahkemeye başvurma girişimleri olmuştu; ancak birtakım hukuki kural ve usuller nedeniyle dava açılamamıştı.  Bu yeni durumun sayısız davayı tetikleyeceği söyleniyor.  Örneğin yalnızca Amerika’da 4.000 kadar davanın sırada beklediği ileri sürülüyor.  Bu arada Roundup ve kanser konusu iki ay içinde St Louis, Missouri’de hâkim karşısına çıkacak.

Avrupa’da AB de, yargı sistemleri de bu konuda kararsız davranıyor.  Bu kimyasalın kullanımının yasaklanması meselesi gündeme geldiği zaman hükümetler sessiz kalıyor.  Buna karşın, örneğin Fransa’da, bazı yerel yönetimler ve tarım kooperatifleri alternatif ilaçlama sistemlerini devreye almaya başladılar.

[NOT: Ekogazete Monsanto ve Roundup konusundaki gelişmelere eski yıllarda bir hayli yer verdi.  Blogda arama yapılırsa eski yazılara erişilebilir.]

Atila Alpöge, Ekogazete, 11.8.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Sam Levin, The Guardian, 11.8.2018 – Le Monde, 11.8.2018 – Le Monde, 8.8.2018 – Sam Levin, The Guardian, 24.7.2018.  (Dünyanın önde gelen gazetelerinin hepsi bu gelişmeyi ilk sayfalarından yansıttılar.)

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın