Dünyanın en eski varlığı, ne yazık ki can çekişiyor

Akıl almaz bir olgu!  Amerika’nın Utah eyaletinde 80.000 yıldır yaşayan ve dimdik ayakta duran bir canlı varlık var.  Bir bitki.  Adı PANDO.  Bu sözcük Latinceden geliyor, ‘etrafa yayılıyorum’ anlamını taşıyor.  ‘Bitki’ dedik, ama yanlış oldu; çünkü bu bir orman.  Binlerce ağaç.  Ama bunların hepsinin bir tek kökü var.  Bu bakımdan bir adet tohumdan hayat buluyorlar.

Ve ağaçların tamamı hâlâ aynı tohumdan kaynaklanıyor.  Öyle ki, bölgede zamanla orman yangınları olmuş; çevredeki bitkilerin hepsi toz olup gitmiş.  Pando’nun toprak üstündeki uzantıları da yanmış tabii; ama derinlerdeki ortak kök “Ben buradayım!” diyerek yaşam salmaya devam etmiş.  Orman kısa zamanda gene ayağa kalkarak, kupkuru ve cansız kalmış çevreye selam vermeye devam etmiş.  Benzeri olmayan bir canlı varlık.

Bu kök sisteminin 47.000 uzantısı var ve 43 hektara yayılıyor.  Uzmanlar Pando’ya “Ağaç mı demeli, orman mı demeli?” diye sorup duruyorlar.  Belki de en doğrusu “Orman-Ağaç” diye adlandırmak.

Utah Üniversitesi’nin uzmanları bu orman-ağacı gözlem altına almaya karar vermişler.  Eski yıllara ait hava fotoğraflarına eğilerek bölgeyi incelemişler.  Ortaya rahatsız edici bir olgu çıkmış: sistemde bozulma, çözülme var.  35 yıl kadar önce başlamış bu olay.  Yaşlanan ağaçlar olması gerektiği kadar tazelenmiyor.  Bunu engelleyen de çevrede yaşanan gelişmeler.  Özellikle buraları mesken tutmaya başlamış olan geyikler.  Bunların özellikle yeni yeşeren pandoları yedikleri saptanmış.  Bu gidişi durdurmak amacıyla ormanın çevresini koruyan önlemler oluşturulmuş.  Bunlar bir hayli yüksek olduğu halde bazı geyiklerin sıçrayıp bunları aştığı görülmüş.  Orman-ağacın geleceğinin tehlikede olduğu düşünülüyor.

Yeryüzünün eşi bulunmaz derecede değerli bu olgusunun (ve Utah’ın 2014’te yerel değer ilan ettiği bu varlığın) tam koruma altına alınmasını istiyor uzmanlar.  Ama bunun yalnızca tel örgü örüp ormanı adeta bir “hayvanat bahçesine çevirmekle” sağlanamayacağını belirtiyorlar.  Geniş kapsamlı bir çevre politikası gerekiyor, diyorlar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 18.10.2018 / Yararlanılan kaynak: Clémentine Thiberge, Le Monde, 18.10.2018

Reklamlar
Doğal kaynaklar, Ormanlar içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dünyayı kurtarmak istiyorsak nüfus kontrolü gerekiyor

Le Monde gazetesinin bugün öğleden sonra satışa sunulan 10 Ekim tarihli sayısında değişik dallarda uzman bilim insanlarının imzasını taşıyan ortak bir bildiri yayımlandı.  Bunda ekolojik felaketi önleme yolunda çeşitli önlemlerden söz edildiği, ancak çok önemli bir unsurun devre dışı bırakıldığı belirtiliyor: nüfus patlaması.  Sanki insan sayısının katlana katlana artmasını görmezden gelerek sonuç almak mümkün olacak.

Kirli enerji kullanımını azaltmak…  Atıkları sınırlayıp kontrol altına almak…  Üretim tarzını değiştirmek…  Sınırsız ve sorumsuz tüketim alışkanlıklarını değiştirmek…  Bunlar iyi güzel de, bu oluşumlarda rol alan insan sayısındaki baş döndürücü gelişmeyi kenara itip unutmak, yok saymak marifet mi?

Bu olgunun öteki önemli hedeflerle yakından ilgili olduğunu unutmaya, görmezden gelmeye olanak var mı?  Kavramamız gerekiyor ki, dünya hem gelişmiş ülkelerde, hem de gelişmekte olanlarda hudut tanımaz bir nüfus artışı yaşıyor.  Üstelik ekonomilerdeki iyileşme sonucu kişi başına tüketim de artıyor.  Ve hızla artmaya devam edecek.

Bu durumda biyoçeşitlilik daha fazla tahrip edilecek, su kaynakları daha fazla tüketilecek, buzullar daha fazla eriyip denizler daha fazla yükselecek, tarım alanları daha fazla tahrip olacak.  Bu ve benzeri nedenlerden milyonlarca kişi yaşam alanlarını değiştirmek için göç edecek.

Not etmek gerekiyor ki, şu anda bile sayısız ülkede kitlesel göç olayları aşırı gerginlikler yaratıyor ve kimi zaman ‘milliyetçi’, kimi zaman da ‘aşırı sağcı’ diye adlandırılan rejimler ortaya çıkıyor.  Bunların oluşmasında hep göç olayları etken oluyor.  Yani ileri yıllarda bu gelişme baş döndürücü boyutlar kazanacak.

İçinde olduğumuz yüzyılın sonunda, yani 80 yıl sonra dünya nüfusunun 11 milyar kişiye ulaşacağı tahmin ediliyor.  Hızlı artışın daha çok ekonomisi zayıf ülkelerde görüleceği de biliniyor.  Başka bir deyişle, bu olgu milyonların göçünü kamçılayacak.  Allak bullak olmuş bir dünya ortamında.

Göz göre göre bir felaketin eşiğindeyiz.  Daha geçen yıl Bonn’da düzenlenen Birleşmiş Milletler çevre konferansında 15.000 bilgin çığlık çığlığa bu durumun altını çizmiş ve dünyanın yaşanamaz bir konuma itildiğini duyurmuştu.  Demek ki, doğum kontrolünü etkili biçimde getirme ve ‘Durmadan doğurun’ saçmalıklarına son verme zamanı artık geldi.

Çünkü konu büyük boyutlu bir felaket.  Ve ev değiştirir gibi gidilecek başka bir dünya yok.

Atila Alpöge, Ekogazete, 9.10.2018 / Yararlanılan kaynak: Le Monde, 9.10.2018

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hükumetler imzaladıkları antlaşmanın gereğini yapmıyor

OECD, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ortak bir rapor hazırlayıp geçen hafta dünya kamuoyuna sundular.  Bunda ülke yönetimlerini suçluyorlar.  2015’teki Paris Çevre Konferansında 180 ülke yaşamakta olduğumuz çevre krizine karşı bir antlaşma imzalamışlardı.  Bunun ilk adımı, etken strateji planı hazırlayıp hızla ilan etmekti.  Bu yükümlülüğü şimdiye kadar yalnızca 9 ülke yerine getirmiş.

Bu strateji planlarının ülkelerin, kendi sınırları içinde, sera gazı salımını nasıl, hangi yöntemlerle ve ne zaman azaltacaklarını yansıtması gerekiyordu.  Planlar kısa süre içinde hazırlanıp Birleşmiş Milletlere sunulacaktı.

Gözlemciler, raporun ortaya serdiği genel umursamazlığı eski Yunan trajedisi seyretmeye benzetiyorlar: “Sahnede sergilenecek ağır dramı önceden çok iyi biliyoruz; ama gelip, oturup sakin sakin izliyoruz.  Aslında sahnede olan ve trajediyi yaşayan bizleriz.”

Rapor umursamazlığın başka bir boyutunu da sergiliyor: Ülkeler her yıl toplamı 500 milyar dolara varan bir parasal kaynağı petrolü, kömürü ve gazı desteklemeye harcıyorlar.  Ayrıca fosil kaynaklı enerjinin sağladığı gelirleri azaltmaya çoğu ülke yanaşmıyor.  Dolayısıyla düşük karbon üretecek bir topluma yönelme görülmüyor.  OECD’nin genel sekreteri Angel Gurria, “Bu gidişle küresel ısınmayı 2 derece ile sınırlama hedefini gerçekleştirmek mümkün olamayacak.” diyor.

Şu anda dünyanın çeşitli yerlerinde inşa edilmeye devam edilen ya da planlanan enerji tesisleri karbon salımını neredeyse iki katına çıkarma durumunda.  Buna karşılık yeşil yatırımlara yönelik güçlü bir çaba da fazla görülmüyor.  Oysa bu yeni politika ekonomik sıkıntı yaratma yerine, gelişmeyi açık biçimde pompalayacak nitelik taşıyor.  Öte yandan iklim değişiminin neden olduğu deniz yükselmesi, fırtınalar, kuraklık, orman yangınları, su baskınları, alışılmadık iklim koşulları gibi olayların yaratmakta olduğu ekonomik zararların aşırı yükünü de unutmamak gerekiyor.

Bu rapor geçtiğimiz hafta sonu Güney Kore’de toplanan IPCC (Uluslararası İklim Değişimi Paneli) için hazırlanmıştı.  Bu panel belli sürelerde oluşan çok önemli bir çalışmadır.  İklim değişimi ve küresel ısınma konusunda politikalar oluşturmaya yetkiyle destek veren, yol gösteren temel oluşum.

Bu seferki 5 günlük dev toplantıdaki çalışmaları 44 ülkeden 94 uzman yönetti ve son özet raporu hazırladı.  Bilimsel veriler ise 133 bilginden geldi.  Bunlar katkılarında 6.000 araştırmaya gönderme yaptılar.

Panel çalışmaları sonunda IPCC’nin dünya kamuoyuna ve ülke yönetimlerine sunduğu nihai rapor alarm zillerini daha da kuvvetle çalıyor.  Bunda küresel ısınmayı mutlaka 1,5 dereceyle sınırlamak gerektiğine vurgu yapılıyor.  Daha ötesinin ağır yükü üzerinde ısrarla duruluyor.  Bu hedefe varabilmek için daha hâlâ zaman olduğu da belirtiliyor.  Ancak zaman hayli sınırlıdır.

Ancak bazı ülkelerde Paris antlaşmasının öngördüğü hedefleri elinin tersiyle iten ve tam anlamıyla ters bir yönde ilerlemeyi tercih eden politikacılar işbaşında görülüyor.  ABD’de Trump gibi.  Ya da Brezilya’da başkanlığı kazanacağı kesinleşen aşırı sağcı politikacının Amazon ormanlarını endüstriye açma niyeti gibi.

Paris antlaşması ısınmayı 2 dereceyle sınırlama hedefini saptamıştı.  Bununla birlikte 1,5 derece yolunda çaba gösterilmesinden de bir iyi niyet olarak söz etmişti.  IPCC, ilk bakışta çok ufak bir fark taşıyor gibi duran bu iki hedefin arasında yaşamsal bakımdan çarpıcı farklılık olduğunu saptamış.  Örneğin, 1,5 derecenin aşılması halinde milyonlarca kişinin arazisini sulamak bir yana, içme suyu bile bulamayacağını belirtiyor.  Böyle bir gelişmenin iç savaşlara, ülkeler arası kanlı çatışmalara, milyonlarca kişinin bir yerden başkasına göç etmesine neden olacağı aşikâr.

IPCC beklemeden, gecikmeden yapılması gerekenlere de işaret ediyor.  Dev ağaçlandırma projeleri gibi…  Elektrik temelli ulaşıma geçmek gibi…  Karbon yakalama ve yok etme teknolojilerine ciddi yatırım yapmak gibi…

Uzmanlar bilimsel açıdan yapılması gerekenleri uygulamaya koymanın tamamen mümkün olduğunu, bilimin bu olanağı eksiksiz sunduğunu belirtiyorlar.  Ancak, ekliyorlar, bundan sonrası politik sisteme, o yapının isteğine ve tercihine kalmıştır.

İşaret etmek gerekir ki, binlerce bilim insanının çizdiği tabloya göre, şu andaki rahat ve umursamaz gidiş insanlığı 3 dereceye doğru sürüklemektedir.  Bu bakımdan ciddi ve ivedi bir atılım söz konusudur.

OECD’nin raporuna buradan ulaşılabilir.  IPCC raporu ise şurada.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.10.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Jonathan Watts, The Guardian, 8.10.2018 – Frédéric Joignot, Le Monde, 6.10.2018

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Petrolcülerin OPEP’ine karşı güneşçilerin ISA’sı sahnede

Dünya petrol pazarını yıllardır 15 üyeli OPEP kontrol ediyordu.  Örneğin kullandığımız benzinin fiyatına onlar karar veriyorlardı.  Ne derlerse o oluyor, parası da bizlerin cebinden çıkıyordu.  Ancak işler artık değişiyor.  Yepyeni bir kuruluş “Durun bakalım, söz bizde!” diye sahne almakta.  Kuruluşun adı ISA (Uluslararası Güneş Enerjisi Birliği).  Kuruluşun şimdilik 121 üyesi var.  Ancak aralarında Türkiye yok.

ISA kavramının ortaya çıkışı 2015 Aralığındaki Paris İklim Zirvesi (COP21).  Bunda Hindistan’la Fransa el ele verdi ve böyle bir oluşumu biçimlendirdi.  Bugün, 3 Ekim 2018’de, Yeni Delhi’de kuruluşun ilk genel kurulu toplanıyor.  Hindistan Başbakanı Narendra Modi yaptığı tanıtma konuşmasında “Günün birinde ISA, OPEP’in yerine geçecek!” dedi.  “Bugün gözümüz petrol kuyularında.  Yakında güneşe bakmaya başlayacağız.”

Aslında ISA’nın fikir babası Başbakan Modi.  Paris Zirvesinden de önce ülkesinin hızla güneş enerjisine geçeceğini açıklamış ve Suryaputra (Güneşin Çocukları) diye adlandırdığı güneşi bol ülkeleri bir araya gelmeye çağırmıştı.  Hindistan 2030’da enerjisinin %40’ını temiz kaynaklı yapmayı hedefliyor.  Modi ISA’nın genel kurulunda yaptığı açılış konuşmasında “Şöyle bir düşümüz var: tek bir dünya, tek bir güneş ve tek bir şebeke.” dedi.  “Gerçekleştirebilirsek bu düşü, günün her saati güneşten enerji alabileceğiz.  Yapmamız gereken tek şey başka türlü düşünmek ve yaratıcı davranmak.”

Şu andaki üye ülkelerin büyük çoğunluğu tropikal kuşakta yer alıyor.  Bunların arasında Arjantin, Brezilya, Meksika, Paraguay, Peru ve Şili de var.  Bu arada Fransa, İngiltere, Hollanda, Japonya, ABD, Avustralya, Çin, Yeni Zelanda da üye.  Ama gülümseyerek not etmekte yarar var: başta Suudi Arabistan, Venezüella, Libya, Cezayir olmak üzere OPEP’in 15 üyesinden 10’u da üye olmuş.

Birliğin amacı güneş enerjisi teknolojisini geliştirip yaygınlaştırmak, ilgili ülkelere ulaştırmak.  2030’a kadar 1.000 milyar dolarlık yatırım yapılmasına önayak olmak.  ISA’nın sitesi burada.

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.10.2018/ Yararlanılan kaynak: Vishwa Mohan, Times of India, 3.10.2018

Enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bunama ile hava kirliliği arasında yakın bir ilişki var

Hava kirliliği bir daha gündeme oturdu.  Bu sefer de bunama derdinin çerçevesi içinde.  Eğer 50 yaşın üstündeyseniz ve havanın hayli kirli olduğu bir yerde yaşıyorsanız, bunama olayının içine girmenizin olasılığı, diğer dostlarınıza göre, %40 fazla.  Yeni bir araştırmadan çıkan sonuç böyle.  Yani hava kirliliği bunama olaylarının tetiklenmesinde ve hızlanmasında rol oynayan yan etkilerden biri oluyor.

Çalışmayı İngiltere’nin ünlü eğitim kurumu King’s College London yürütmüş.  Araştırmacılar “Sonuçlara dayanarak hava kirliliği bunama yaratıyor, diyemiyoruz.  Ama ikisinin arasında bir ilişki olduğu açıkça görülüyor.  Nedeni, nasıl olduğunu açıklamak şimdilik mümkün değilse de.” diyorlar.

Havadaki yüzer gezer parçacıkların nefes almada ve kalpte tahribat yaptığı biliniyordu.  Şimdi ileri sürülen boyut yepyeni bir sağlık olgusunu gündeme getiriyor.  İngiltere’de şimdilerde 850.000 bunama olayı gözlenmekteymiş.  Bunların içinde 60.000 adedinde hava kirliliğinin etkisi olduğunu ileri sürülüyor.

Başka üniversitelerdeki uzmanlar da bu görüşü destekliyorlar.  Onlara göre, hava kirliliğinin beyinde olumsuz etkiler yarattığı başka çalışmalarda da ortaya çıkmakta.  Bunamanın yanında Alzheimer sorununa da yol açıyor.

Bu saptamayla çakışan ve hava kirliliğine dikkat çeken başka görüşler de söz konusu.  Geçtiğimiz günlerde UNICEF – İngiltere bir uyarı yaptı.  Bunda okula gidip gelen küçük çocukların hava kirliliği nedeniyle ileri yaşlarda yaşamlarını etkileyecek çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldıkları vurgulandı.  Bu görüşü çocuk sağlığıyla uğraşan Royal College (RCPCH) de destekledi.

Öte yandan Çin’de yayımlanan başka bir araştırma hava kirliliğinin zekâ gelişmesini ciddi oranda yavaşlattığını ileri sürdü.

Başka bir deyişle, mevcut kentsel yaşam tarzları ve ulaşım sistemleri yarattıkları kirlilikle insanı çocukluğunda yakalayıp yaşlılığına kadar adım adım sürükleyerek bunamanın kucağına atıyorlar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 23.09.2018 / Yararlanılan kaynak: Fiona Harvey, The Guardian, 18.09.2018

Kentler, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çocuk bekleyen anneler ve daha doğmamış bebeler

Çocuk mu bekliyorsunuz?  Öyleyse konumuz “plesanta”, ya da “döleşi”.  Biri yabancı dillerde, diğeri bizde günlük yaşamda kullanılan terimler.  Gebelik sırasında oluşup bebeğin anne karnında sağlıklı gelişmesini sağlayan bir organ.  Göbek bağına besleyicileri aktaran, atık maddeleri anneye geri taşıyan ve bazı önemli hormonları salgılayan çok önemli bir yapı.  Ama sigaranın, münasebetsiz ilaçların ve alkolün etkisine direnemiyor.

Sigara ve alkol!  Bunların zararlı olduğunu yıllardır hep biliyoruz.  Anneleri bunları kontrol altına almaya davet etmek kolay.  Çoğu da bunu yapabiliyor.  Ama başka bir etken daha var ki, kişisel kontrolü hiç de kolay değil: hava kirliliği.

Yeni bir araştırmaya göre, annenin günlük yaşamda nefes almasıyla ciğerlere giren (hava kirliliği kaynaklı) parçacıklar orada kalmıyor.  Beden içinde dolaşıp plesantada da yer tutup yerleşiyor.  Araştırma Londra Queen Mary Üniversitesinde yürütülmüş.  Burası kalite bakımından dünya sıralamasında en yukarılarda gelen bir üniversite.

Parçacıkların anne karnındaki bebeğe kadar nasıl ulaştığı bilinmiyor.  Ama daha önce yürütülmüş birçok araştırma (gene Londra’da yeni doğmuş 500.00 kadar bebekle ilgili olarak yapılmış olan bir çalışma da dahil) hava kirliliği yüksek olan yerlerde erken doğumların hayli sık görüldüğünü, hatta bebelerin düşük kilolu dünyaya geldiğini saptamış.  (Eski bir Ekogazete yazısında denildiği gibi.)  Bu arada hava kirliliğinin beyinde tahribat yaptığı, zekayı da etkilediği biliniyor.

Yeni çalışma sigara içmeyen annelerin, tamamen sağlıklı bir bünyeyle doğmuş olan bebelerine eğilmiş.  Elektron mikroskoplarıyla yapılan hassas araştırmalarda örneğin 3.500 kan hücresinin içinde 72 adet değişik, garip parçacıklar saptanmış.  Bunların kirli havadan gelme parçacıklar olduğu düşünülüyor.

Bu çalışma şu anda Paris’te devam etmekte olan 2018 ERS (Avrupa Solunum Birliği) Uluslararası Kongresinde sunuluyor.  Burada sunulacak başka bir çalışma da astımlı çocuklar üzerinde duruyor.  İsveç kaynaklı bu araştırma 20 yıl boyunca yürütülmüş.  Bunda astım olgusunun çocukları aşırı ölçüde vurduğu açıkça görülmüş.  Öyle ki, astımlı çocuklar, bu sıkıntıları yüzünden, ötekilere göre 3,5 misli oranda eğitimlerine devam edemiyorlar, liseyi zar zor bitirip üniversiteye gidemiyorlar.  Çünkü astım okula düzenli olarak gidebilmeyi çok zorlaştırıyor.  Bu yüzden de astımlı çocuklar iş bulmakta, daha dolu bir yaşama ulaşmakta ciddi zorluk çekiyorlar.  Bu arada not etmek gerekir ki, astım ile hava kirliliği arasında sıkı bir ilişki söz konusu.

Araştırmacılarım ve doktorların rahatsız edici bir uyarısı var.  Dünya kentlerinde hava kirliliğinin sürekli arttığı düşünülürse önümüzdeki 20-30 yıllık dönem içinde doğacak çocuklar kendilerini daha da ağırlaşmış kişisel sağlık sorunları içinde bulacaklar.  “Bu, ciddi bir felakete doğru adım adım gidiştir.” diyor uzmanlar.  Ekliyorlar: “Devletler de, politik sistemler de, kişiler de bu gelişmeyi not edip, tartışmasız ciddiye alma zorundadır.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.9.2018 / Yararlanılan kaynak: Damian Carrington, The Guardian, 16.9.2018

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir milyonu aşan kişi evini, barkını bırakıp kaçmakta…

Bu satırları yazdığımız sırada, Florence adlı bir kasırga hızı 200 km/saati aşan rüzgârlar yaratarak ABD’de North ve South Carolina’ya doğru ilerliyor.  Önüne geleni yıkıp dökerek.  O kadar ki, kıyıdaki büyük deniz üssündeki savaş gemileri aşırı tahribata uğramasınlar diye, bir acele uzaklaştırılarak başka yerlere gönderilmiş.  Eyalet yönetimleri bir milyonu aşan halkı bölgeyi terk edip kaçmaya zorlamış.

Şu anda okyanusta ilerleyen ve 13 Eylül Perşembe akşamı kıyılara ulaşacak olan Florence’ın etki alanı çok büyük.  Türkiye boyutunda düşünürsek İstanbul’dan Antalya’ya uzanan bir alanı vuracak.  Bunun içinde İstanbul Balıkesir arası kadar bir bölgede korkutucu boyutlu hasar yaratacak.

Ciddi bir felaket söz konusu.  Aşırı yağışların 1 metreyi aşan su bırakacağı ve görülmedik su baskınları yaratacağı tahmin ediliyor.  Bölgede 16 nükleer santral var.  Bunların çalışması Japonya’daki Fukuşima felaketi benzeri bir durum ortaya çıkmasın diye durdurulacak.

Kent sokaklarını, evleri ve işyerlerini hem yağmur suları, hem de deniz suyu basacak.  Binalarda büyük tahribat olacak.  İnsanlar kaçıyor, ama çiftlik hayvanlarını kurtarma olanağı yok; bu nedenle yüzbinlerce hayvanın ölmesinden korkuluyor.  Ve bunların pisliklerinin sulara ve hele içme sularına karışması endişesi var.  Kanalizasyon sularının da.  Öte yandan fabrikalardaki ve benzeri tesislerdeki cıva, arsenik benzeri sayısız zararlı, zehirli maddenin de ortalığa saçılacağı tahmin ediliyor.  Tarım alanlarında tamiri güç tahribat olması bekleniyor.

Bu gergin bekleyiş içinde akla eyalet yönetimlerinin 6 yıl önce aldığı radikal bir karar geliyor.  O günlerde kıyı koruma komisyonu bilim insanlarını da içine alan bir araştırma yürütmüş.  O sıralarda hem kasırgalar gittikçe şiddetlenmeye başlamaktaymış, hem de kutuplardaki erime yüzünden deniz yüzeyinde yükselme yaşandığı gözleniyormuş.  Yürütülen çalışma eldeki verileri, varsayımları ve öngörüleri değerlendirmiş ve bir uyarı yapmış.  “Önümüzdeki 50-60 yıl içinde kıyılarda 1 metreye ulaşabilecek deniz yükselmesi söz konusudur.” demiş rapor.  Bu nedenle kıyı kullanım politikasının gözden geçirilmesinin ve sayısız önlemin alınmasının söz konusu olduğu vurgulanmış.  Başka bir deyişle, “Kıyıya yakın yerleşmelere bundan böyle izin verilmemelidir.” denilmiş.

Çalışma bu sonucu ortaya koyunca büyük gürültü kopmuş.  Özellikle kıyıya yakın arazileri ve yerleşmeleri olan kesimler bunun ipsiz sapsız bir iddia olduğunu ileri sürmüşler ve eyalet yönetimiyle, eyalet meclisine baskı yapmaya başlamışlar.  Bunun arkasında, anlaşılacağı gibi, kıyı cazibesinin kaybolacağı, bina değerlerinin düşeceği, sigorta bedellerinin aşırı yükseleceği ve benzeri endişeler yer almış.

Eyalet meclisi de harekete geçip bilimsel iddia taşıyan bu tür ileri geri tahminlerin tutarlılığına güvenmediğini belirmiş ve bundan böyle gelişi güzel söylemlere dayanarak kıyı kullanım politikalarının değiştirilmesini yasaklayan bir mevzuat çıkarmış.  Yani eyalet yönetiminin bilimsel nitelikli öngörüleri elinin tersiyle silip atmasına olanak sağlanmış.  Böylece dar görüşlü, gözü kapalı çıkar endişeleri bilimsel öngörülerin önüne geçmiş oluyor.  İleri gelen politikacılardan biri, bunun üzerine, “Kendine bilim insanı diyen kişiler güven duyulacak bulgularla gelsinler bize.” demiş.

Sonuçta 6 yıl boyunca kıyıdaki yerleşmeler hızla gelişmeye devam etmiş.  Şık, lüks binalar yapılmış, yollar açılmış, köprüler inşa edilmiş, lokantalar ve eğlence yerleri cesaretlendirilmiş.

İşte bu bakış açısı şimdi, günümüzde milyonlarca kişiyi yerinden ediyor, hayvan katliamlarına kapı açıyor, tarım arazilerini berbat ediyor, suları kirletiyor.  Gözlemciler, buna benzer bir dizi (beş, on) felaketten ancak sonra birilerinin belki uyanacağını, kolları sıvayıp her şeyi başka türlü düşünmek gerektiğini kavrayacağını umuyorlar.  Ama hayli geç kalınmış olunacak diyorlar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.9.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Erin Durkin, The Guardian, 12.9.2018 – Erin Durkin, The Guardian, 12.9.2018

Denizler - Irmaklar, Ekoloji Politikası, Kentler, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın