Geleceğimizi bekleyen ciddi meselelerle ilgili bir uyarı

Karşılaştığımız sayısız günlük mesele bizleri dar bir çerçevede, kısa vadede, güncel boyutta düşünmeye zorluyor.  Ama dünyanın tamamını sarıp uzun yılları kucaklayan, geniş kapsamlı sorunlar da var.  Özellikle şimdiki gençlerin geleceğini etkileyebilecek devasa sıkıntılar.  Birleşmiş Milletler’in bir raporu bunları derinlemesine ele almış ve altı ana sorun olarak işleyip sergilemiş.  Uyarmış bizleri.  Rapordaki imzalardan biri Nergis Gülaşan.

Gülaşan Boğaziçi Üniversitesi’nden ekonomist olarak mezun olmuş.  Daha sonra Barselona Üniversitesi’nde ve New York Üniversitesi’nde mastır yapmış.  Barselona’da bir süre asistan olarak görev yaptıktan sonra UNDP’de çalışmaya başlamış.  10 yıldan beri orada araştırmacı.  Raporda imzası olan diğer araştırmacı ise Esuna Dugarova.

Rapor Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Birleşmiş Milletler Toplumsal Gelişme Araştırmaları Enstitüsü’nün (UNRISD) damgasını taşıyor.  Bunun kaynağında gene Birleşmiş Milletler’in imzasını taşıyan bir belge var.  Üye ülkelerin tamamının onay verdiği bir politika belgesi: Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (Sustainable Development Goals- SDGs).  Belge yeryüzünde 2030’a kadar fakirliği bitirme, eşitsizlikleri sona erdirme, herkesi içine alan barışçıl bir ortam kurma ve doğal, çevresel kaynaklara sahip çıkma çağrısı yapıyor.  17 hedef tanımlayarak.

Gülaşan ile Dugarova’nın çalışması ise bu çağrının önerdiği politikayı ters yönde etkileyecek ve şiddetlenerek dünyayı ve insanlığı tehdit edecek olan tehlikelere ve darboğazlara odaklanıyor.  Başka bir deyişle hepimizi uyarıyor.  Kapsamlı bir rapor.  100 sayfa kadar. 250 dolayındaki kaynak eserden yararlanmış.  Raporun tanıtımına buradan ulaşabilirsiniz.  (Raporun kendine ise gönderme yaptığımız bu sayfanın sağ üst köşesinden gidiliyor.)

Araştırmacılar, önümüzdeki 10-15 yıl içinde daha da ciddileşeceğini saptadıkları sorunları altı ana başlık altında sergilenmişler.  Özetle şöyle:

Fakirlik ve eşitsizlikler.  Son 10-15 yıl içinde fakirliğin azalması konusunda dünya çapında olumlu gelişme oldu.  Örneğin çocuk ölümleri azaldı, daha sağlıklı yaşam ortamları kazanıldı ve temiz suya ulaşım olanağı arttı.  Ancak bu genel gelişmelerin yanında bazı bölgelerde ve bazı ülkelerde ciddi dengesizlikler belirdi.  Aşırı fakirlik içinde var olmaya çalışan kişilerin sayısı 1,6 milyara ulaşıyor.  Şiddetlendiği gözlenen politik krizler ters yönde etki yapıyor.  Bu arada gelir dağılımında da büyük çarpıklıklar gözleniyor.

Demografi.  Nüfus patlaması, yaşlanma, göçler, kentleşme gibi dinamikler gittikçe artan sorunlara kaynak oluyor.  Örneğin 2015’te dünya nüfusunun %12,3’ü 60 yaşı aştı.  Gene 2015’te 244 milyon kişi başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı.  Ülke içi göç de aşırı boyutlara vardı.  Bu olgu göç eden kişilere bazı iyi yaşam koşulları sunmakla birlikte, toplumsal gerilimlerle sürtüşmelere ve aile yapısında değişikliklere neden oluyor, fakirliği arttırıyor ve çevresel risklere kaynak oluyor.

Çevresel bozulma ve iklim değişimi.  Hava, toprak, deniz kirlenmesinden ormanların yok olmasına, su kaynaklarının yetersiz kalmasından biyoçeşitliliğin bozulmasına kadar uzanan ekoloji sorunlarıyla sürekli karşılaşıyoruz.  Nüfus patlaması, kirli teknolojiler, aşırı tüketimin zorladığı kaynak sömürüsü gibi etkenler bu gelişmeleri durmadan tetikliyor.  İklim değişimini ürkütücü boyutlara iterek… doğal afetlere neden olarak… sağlık sorunları yaratarak… beslenme sıkıntılarına kaynak olarak… büyük çaplı göç hareketlerine zemin hazırlayarak…  Üstelik, bu tür zorlukların ağır faturasını olaylara neden olan halklar değil de, hiç ilgisi olmayanlar ödüyor.  Bu durumun ileri yıllarda devam edeceği düşünülebilir.  Sürdürülebilir kalkınma hedeflerini olumsuz yönde etkileyerek…

Krizler ve şoklar.  Ekonomik şoklar, finansal krizler, orada burada patlayan büyük çatışmalar, ciddi hastalık salgınları sürdürülebilir kalkınmaya gidişi ciddi olarak aksatıyor.  Örneğin son on yıl içinde krizlerin yarattığı göç hareketlerinde %75’lik bir artış yaşandı.  Oldukça yavaşlamış bir ekonomik büyüme gözleniyor.  Şu anda dünya çapında 201 milyon kişinin işsiz olduğu tahmin ediliyor.  Bunların 71 milyonu ise gençler.  800 milyon kişi de ciddi açlık çekiyor.

Kalkınmanın finansmanı.  Bu konuda şu anda uygulanan sistemler yetersiz kalıyor.  Mevcut düzenlerin iyileştirilmesinin yanında yepyeni oluşumların devreye girmesi gerekiyor.

Teknolojik inovasyonlar.  Son dönemlerde yaşanan teknolojik gelişmeler sağlık, eğitim ve çevre gibi alanlarda önemli atılımlar getirdiler ve gelişme hedeflerine önemli katkı yaptılar.  Etken ilaçlar, değişik tedavi yöntemleri gibi…  Bilgisayar uygulamaları gibi…  Ya da güneş, rüzgâr benzeri temiz enerji olanakları gibi…  Ancak yepyeni sorunlara da kapı açıyorlar.  Örneğin bilgisayarların önümüzdeki 10 yıl içinde bilgi alanında çalışan 140 milyon kişinin işini devralacağı ileri sürülüyor.  Öte yandan yapay zekâ çözümlerinin de orta seviyeli maaşla çalışanların %30’unu işsiz bırakacağı tahmin ediliyor.

Özetleyerek söylemek gerekirse, rapor hepimizin önünde hayli çetin bir yol olduğuna işaret ediyor.  Tutarlı politikaların tanımlanmasına, bunların inançlı biçimde yürütülmesine, sağlam işbirliği ortamlarının kurulmasına, etkili katılım düzenlerinin geliştirilmesine dikkat çekiyor.

Mevcut politik sistemler bu karmaşık ve güçlü çabanın altından acaba kalkabilecek mi?

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.5.2017 /  Yararlanılan kaynak: Esuna Dugarova, Nergis Gülaşan, The Guardian, 14.4.2017

Ekoloji Politikası, Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Çocuklarımızın sağlığına sahip çıkabiliyor muyuz?

Bir skandal devam edip duruyor, bir rezalet sürüp gidiyor.  Konu, salgıbezi bozan kimyasalların ortalıkta cirit atması ve devletlerin umursamaz davranışı.  Ekogazete bu meseleyi işlemekten bıktı.  Ama gelin, sabırla, yeni bir bulguya göz atalım.  Yepyeni bir araştırma ufacık çocukların saç yapısına kadar sızıp yerleşmiş sayısız zararlı kimyasal saptadı.  Hepsi de ileride yaşamsal sorunlara yataklık yapacak nitelikte.

Araştırmayı yürütmüş olan kurum Fransa’nın Ulusal Tüketim Enstitüsü.  Bir devlet kuruluşu.  Değişik çalışmalarının yanında 40 yılı aşkın zamandan beri çok okunan, popüler bir aylık dergi de yayımlıyor: “60 Millions de Consommateurs”.  Araştırma son sayısında yayımlandı.

Araştırmacılar 10-15 yaşlarındaki çocuklardan saç örneği almışlar.  Beslenmeden, nefes almaya kadar giden çeşitli yollarla bedenlere girip oraya buraya yerleşmiş, organlarla bütünleşmiş yabancı maddeler var mı diye bakmışlar.  Ve kişi başına ortalama olarak 34 adet (zehir anlamında) zararlı kimyasal bulmuşlar.  Hele bir tanesinin saçlarında 54 değişik madde cirit atıyormuş.

Çocukların hangi ortamda yaşadıkları fark etmiyor.  Şehirli de olsalar, kasabalı da olsalar, dağda da yaşasalar, deniz kıyısında da yerleşik olsalar durum aşağı yukarı aynı.

Son derecede endişe verici bir sonuç.  Araştırmacılar inceledikleri çocukların buluğ çağında olduklarına işaret ediyorlar.  Başka bir deyişle, daha ileri yaşlarda hormon sistemlerinde nedeni anlaşılmayan ciddi bozuklukların (hatta cinsel sıkıntıların) belirmesi olasılığı söz konusu.  Daha da ötesinde kanser, kısırlık, diyabet…

Söz konusu maddeler 7 grupta toplanıyor.  Örneğin bunlardan biri “flatat”.  Bu, plastik ve benzeri ürünleri daha esnek, bükülebilir, yumuşak kılmak için kullanılan birtakım kimyasalların genel adı.  Çok değişik şeylerde karşımıza çıkabiliyor.  Örneğin empermeabl kumaşlarda, sentetik derilerde, rujlarda, tırnak cilalarında, ayakkabılarda, bazı şampuanlarda.  (Bakın: eski bir Ekogazete yazısı.)

Ya da örneğin bisfenol.  Plastik, naylon, polyester, PVC yapımında kullanılan bir kimyasal.    Örneğin plastik su şişelerinin girdilerinden biri.  Uzun süre sıcakta kalmak gibi koşullarda şişenin içindeki suya karışabiliyor.  İçecekler, yiyecekler yoluyla vücuda girdiği zaman hormonlarda bozucu etki yaratıyor.  (Bakın, eski bir Ekogazete yazısı.)

Uzun sözün kısası bunlar çok değişik şeylerle bizlere ulaşıyor ve hissettirmeden sistemimize giriyor.  Ne gibi yollarla?  Yukarıda saydıklarımıza birkaç ekleme yapalım: Kozmetikler, şampuan ve sabun gibi özbakım malzemeleri, diş macunları, taraklar, ter önleyiciler, bazı ilaçlar, plastik maddeler ve tarım ilaçları.

Anımsayacaksınız, bir ay önceki bir yazıda gene saçlarda yapılmış bir araştırmadan söz etmiştik.  Bu tür maddelere şiddetle karşı olan, çevreci konularda önde gelen kişilerin saçlarında da aynı inceleme yapılmıştı.  (Ekogazete yazısı.)  Araştırmacılar yığınla zararlı kimyasal saptamışlardı inceleme sonunda.  İlgili kişiler adeta isyan duygusu içine girmişlerdi:  “Nasıl olur?  Ben bunlarla boğuşuyorum!  Ben bunlara karşı çıkıyorum!  Bunları hiç kullanmıyorum!  Evime bile sokmuyorum!  Bedenime nasıl dalmış olabilirler?” demişlerdi.

İyi güzel de, bunlar hemen her yerde ve çok şeyde fark ettirmeden karşımıza çıkıyor.  Örneğin sokaktan kendi yerimize girdiğimizde, dışarıda saçlarımıza bulaşmış maddeleri eve getiriyoruz; hatta bunların yataktaki yastığımıza yapışmasına olanak sağlıyoruz.  Bu nedenle bazı kimseler yatmadan önce (dış dünyanın pisliğini atmak amacıyla) baş yıkıyor.  Bu, aşırı bir önlem gibi görünebilir, ama ne de olsa olayı önemsemezsek ağır sağlık sorunlarını çaresiz kabullenmiş gibi oluruz.  Daha beteri, çocuklarımızı “Bana ne!  Başlarının çaresine kendileri baksınlar!” der gibi dünyaya salarak.

Konunun gittikçe büyüyen ve ciddileşen boyutuna daha fazla eğilmek isterseniz, aşağıdaki Ekogazete yazılarına gönderme yapabiliriz:

Atila Alpöge, Ekogazete, 30.4.2017 / Yararlanılan kaynak: Pauline Château, Le Figaro, 20.4.2017

Ekoloji Politikası, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Trump’ın dediklerinin tam tersini ileri sürenler de var

ABD’nin yeni başkanı Trump küresel ısınmayı toptan reddediyor.  Bunun uyduruk bir söylem olduğunu, ekonomiyi zedelediğini iddia ediyor…  2015 Paris antlaşmasını iptal edeceğini söylüyor…  Önemli çalışmalarıyla tanınan Çevre Koruma Ajansı’nın kaynaklarını kesip başına bu konudan nefret eden birini getiriyor.  Ama tuhaflığa bakın ki, çıkarlarını savunduğunu düşündüğü sermaye gruplarından bazıları onun dediklerinin tam tersi bir eyleme giriyor.

Üç gün önce bir rapor yayımlandı.  Küresel ısınmayı en fazla tetikleyen alanlardan biri olan enerji sektörü üzerine.  Raporun ana mesajı basit: “Enerji sektöründe karbon salımını hızla azaltmak gerekiyor.  Bunu gerçekleştirmek mümkün.  Üstelik bu hedef asla ekonomik kriz yaratmaz.”

Raporu benimseyip destekleyenlerin arasında şunlar gibi şirketler ve kurumlar var: ünlü petrolcü Shell, ünlü madenci BHP Billiton, Schneider Electric, Saint-Gobain, Çin Kalkınma Araştırma Merkezi, HSBC, Merrill Lynch, Dünya Bankası, World Resources Institute, Rocky Mountain Institute, European Climate Foundation ve benzerleri.

Rapor “Şimdilerde yılda 36 milyar ton karbondioksit salıyoruz havaya.” diyor.  “Bugünkü düzen olduğu gibi devam ederse bu miktar 20 yılda 47 milyar tona varacak.  Ağır yaşamsal sorunlar yaratarak.  Ama gereken önlemleri şimdi almaya başlarsak yıllık salım kolayca 20 milyar tona iner.  Böyle bir ortam da yaşanabilir bir dünya oluşturur.  Ucuz, güvenilir, bol elektrik sunarak.”

Bunun anlamı şu: günümüzde %80 oranında fosil yakıtlara dayalı olan enerji sektörü radikal bir dönüşüm geçirmek zorunda.  Başka bir deyişle, kömüre dayalı enerji üretimi %70 azalacak; petrol kaynaklı üretim ise %30 düzeyine inecek.  Sonuçta enerjinin %80’i (güneş, rüzgâr vb. gibi) temiz kaynaklı temele oturacak.  Öte yandan üretim verimliliğini arttırmak, salınmış karbonu daha büyük oranlarda toprağa gömmek, ulaşım ve inşaat gibi enerji oburu sektörlere yeni açılımlar getirmek gibi önlemlerle bu dönüşümü daha da güçlendirmek mümkün.

Devletlerin ciddiye almaları gereken bu öncelikli politikanın olumlu toplumsal boyutları da söz konusu.  Çok daha temiz bir hava, gereksiz maliyetlerden kurtulmuş bir sağlık sistemi, artmış bir yaşam süresi gibi.  Ya da yepyeni teknolojilerin getireceği ekonomik atılımlar.

Bu görüşler yuvarlak iyi niyet sözlerinden oluşmuyor.  Karşımızda 120 sayfadan oluşan ve sağlam verilere dayanan bir rapor var.  Bunu Energy Transitions Commission (ETC) yayımlamış.  Rapora şuradan ulaşmak mümkün.

Atila Alpöge, Ekogazete, 28.4.2017 / Yararlanılan kaynak: Pierre Le Hir, Le Monde, 25.4.2017

Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kömürü kömürlüğe yolladılar. Demek mümkünmüş.

Geçtiğimiz 21 Nisan Cuma günü İngiltere’de 24 saat boyunca kömürle çalışan elektrik santralı durduruldu, devre dışı bırakıldı.  Ama evlerde de, işyerlerinde de, fabrikalarda da elektrik hiç kesilmedi.  Kömürün devre dışına çıktığını kimse anlamadı.  Haber daha sonra duyuldu.  “Kömürsüz enerji çağı artık bir hayli yakın!” dedirterek.  İngiltere bu kirli fosil yakıtı toprağın altında gömülü bırakmak üzere.

Aslında bu ülkede bir yıldan beri benzeri denemeler yapılıyordu.  Kömürle çalışan elektrik santralı zaman zaman durduruluyor ve bunun ne gibi etkiler yarattığı araştırılıyordu.  Ancak geçtiğimiz Cuma günkü deneme bütün bir güne yayıldı.  Sonuç başarılı.

Kömürlü elektrik santralları yüz yılı aşkın zamandır devrede.  İlk kömürlü santralı Thomas Edison 1882’de İngiltere’de kurmuştu.  Doğada bol miktarda bulunan ve kolay elde edilen bu fosil yakıt hep baş tacı yapıldı.  Bugün dünyadaki elektriğin aşağı yukarı üçte birinin kömür kaynaklı olduğu söyleniyor.  Ancak çevresel etkileri ve küresel ısınmaya katkısı bakımından bu en kötü çözüm.

İngiltere bu kaynağı sınırlama konusunda kararlı davranıyor.  İki yıl önce elektriğin %23’ü kömürden elde ediliyordu.  Geçen yıl bu oran %9’a düştü.  Bu yıl yalnızca bir santral çalışıyor.  6-7 yıl sonra bunun da kapatılması planlanıyor.  Güneş, rüzgâr ve benzeri temiz kaynaklı santrallarla nükleer enerjinin elektrik ihtiyacını kolaylıkla karşılayacağı hesaplanıyor.

Benzeri eğilim Asya ülkelerinde de gözleniyor.  Çin kömürlü santral yapımını hemen hemen durdurmuş durumda.  Hindistan da aynı çizgiye yaklaşmakta.  Büyük bankalar kömür santralı yapımlarına kaynak sağlamamayı tercih etmeye başladı.  Uluslararası Enerji Ajansı da (IEA) bu tür yatırımların ileride büyük zararlarla karşılaşabileceği uyarısını yapıyor.

Böyle olduğu halde Vietnam, Endonezya, Japonya ve Türkiye gibi ülkelerin kömürlü santral yatırımında ısrar ettiği belirtiliyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 22.4.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Georgia Brown, The Guardian, 21.4.2017 – Matt McGrath, BBC, 22.3.2017

Ekoloji Politikası, Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kirli havası yüzünden Bulgaristan ceza yedi

Bulgaristan ağır bir hüküm giydi.  Ve ciddi bir parasal ceza ile karşı karşıya.  Hükmü veren Avrupa Adalet Divanı.  Avrupa Birliği bünyesinde yer alan en yüksek mahkemelerden biri.  Görevi ülkelerin AB hukukunu uygulamasında en son sözü söylemek.  Bulgaristan alışılmadık bir kararla karşı karşıya kaldı.  Konu hava kirliliği.  Bu alandaki temel kuralları uzun zamandır uygulamıyor olmakla suçlanıyor.

Bulgaristan yaşam tehlikesi yaratan ölçüdeki hava kirliliğini azaltma konusunda 2007’den beri yapması gerekenleri yapmadı, bu alandaki Avrupa hukukunu ciddiye almadı, hatta bu hususta çeşitli gerekçelerle direnip durdu.  Ülke 2009’da ciddi olarak uyarılmıştı bu konuda.  Uyarılar devam da etmiş.  Ama Bulgaristan gerekeni yapmamış, önlem almamış.

Gelişmenin ayrıntıları şöyle.  Avrupa Birliği hava kirliliği konusunda 2005’te bazı standartlar tanımlamış.  Özellikle kentlerde insan sağlığını güvenceye alan, yaşanabilir bir ortamın sınırını belirleyen kriterler oluşturmuş.  Bu kriterlerdeki ana kavram ‘bir metre küp havadaki kirli ve zararlı madde olarak kabul edilen parçacıkların yoğunluğu’.  Bu miktar mikrogram olarak saptanıyor.  Yani bir gramın milyonda biri.  (‘µg’ ile gösteriliyor.)  Bu esasa göre, kriter sistemi “Bir kentte, bir yörede hava kirliliği şu üst sınırları aşmamalı!” diyor:

  • Yıllık ortalama: 40 µg/m3
  • 24 saat üzerinden günlük ortalama: 50 µg/m3
  • Bir yıl içinde, bu sınırların en fazla kaç kez aşılması kabul edilebilir: 35

Bulgaristan’da bu değerler birçok yerde (örneğin Sofya, Varna gibi kentlerde) hep aşılmış.  Avrupa Birliği 2009’dan beri bu konuda uyarılar yapmaktaymış.  Bulgaristan anlaşılan umursamamış.  Hükümetler ekonomik sıkıntıları ve toplumsal çerçeveyi özür olarak ileri sürmüş.  Şuna benzer gerekçeler ifade edilmiş: “Kirlenmenin en önemli kaynağı ısınma; Halk ekonomik nedenlerden kömür ve odun yakıyor.  Bir de ulaşım var…  vb.”

Adalet Divanı bu bahaneleri ciddiye almamış.  Geçen gün verdiği kararda Bulgaristan’a 10-15 aylık bir süre tanıyor ve mutlaka önlem alınmasını istiyor.  Gerekenler yapılmadığı takdirde çok ağır bir parasal ceza gündeme gelecek.  Bu, boş bir tehdit değil.  Çünkü geçmişte başka ülkelere uygulanmış çeşitli cezalar var.  Örneğin, İtalya 2015’te atıklar yönergesine uymamaktan 20 milyon avro ödemeye mahkûm edilmiş; uygulamada gecikme olması halinde geçen her gün için 120 bin avroluk bir ceza tanımlanmış.  Gene aynı yıl içinde, kentsel atık sularını belirli biçimde arındırmayan Yunanistan 10 milyon avro ödemek zorunda kalmış, uygulamadaki her altı aylık gecikme de 3,64 milyon avroluk ek ceza tehlikesi yaratmış.

Hava kirliliği kriterleri konusunda başka ülkeler de şu anda topun ağzında: İtalya, İspanya, Fransa, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya.  Ötesi de var.  Avrupa Çevre Ajansı’nın verilerine göre şu anda 130 Avrupa kentinde sınırları aşmış olma sorunu yaşanıyor.  Bu durumun acı sonucu, Avrupa’da hava kirliliğine bağlı erken ölüm sayısının yılda 400.000’e varmasında kendini gösteriyor.  Bunun yanında aynı sorunların yarattığı sağlık harcamalarının milyarlarca avroya vardığı da biliniyor.

Bu noktada bir yıl öncesinin bir Ekogazete yazısına gönderme yapalım.  (Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.)  Orada yer alan ve Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi kaynaklara dayanarak vermiş olduğu bilgileri sergileyelim.

Atila Alpöge, Ekogazete, 7.4.2017 / Yararlanılan kaynak: Rémi Barroux, Le Monde, 7.4.2017

Ekoloji Politikası, Kentler, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Siz beceremediniz, bırakın meseleyi biz çözelim!”

Hepimizin karşısına dikilen bir olgu var: iklim değişimi.  Kaçınamadığımız, uzak duramadığımız yaşamsal bir sorun.  Bazı çıkar gruplarıyla özdeşleşmiş yönetim sistemleri ve politikacı takımı bu konuda durmadan laf ebeliği yapıyor da gereken önlemleri bir türlü almıyor.  Sonuçta tehlikenin boyutu giderek büyüyor.  İnsanlığın geleceğini karanlığa boğarak.  Bu durumda bazı bilginler devreye girmiş ve “Biz hallederiz” demeye başlamış.

Bu konuda sahaya çıkmaya başlayan bilim dalına “jeomühendislik” deniyor.  Ya da “iklim mühendisliği”.  İddia şu:  “Gelişmiş teknoloji kullanarak atmosferi keyfince biçimlendirmek ve küresel ısınmayı durdurmak mümkün.”  Nasıl mı?  Yepyeni bir teknoloji oluşturarak güneşin ışınlarının etkisini frenlemek.

Aslında bu yaklaşım o kadar da yeni değil.  3 yıl önce Ekogazete’de sözünü etmiştik.  (Bu adresten ulaşabilirsiniz o yazıya.)  Bazı bilim insanları “havaya balon salıp, bir kilometre yukarıya sülfatlı su damlacıkları püskürteceğiz.” diyorlardı.  Bunların oluşturacağı tabakanın ışınların dünyaya kontrollü ulaşmasını sağlayacağını ve ısınmayı istenen düzeyde tutacağını ileri sürüyorlardı.

Şimdi ise ünlü Harvard üniversitesinin bir deneme projesi söz konusu.  20 milyon dolarlık finansman bulmuşlar.  Projeyi destekleyenler arasında Bill Gates de varmış.  Önümüzdeki günlerde uygulamaya geçilecekmiş.  Yapılmak istenen, bu kez 20 kilometre yükseğe kalsiyum karbonatlı su sıkmak.  Daha sonra ise bu çabayı alüminyum oksitle desteklemek.  Bu denemenin sonunda jeomühendislik yaklaşımının olumlu sonuç verdiği ispatlanınca tam uygulamanın planlanması düşünülüyor.  Yani dünya çepeçevre bir koruma tabakasıyla sarılıp sarmalanacak.  Bunu gerçekleştirmek için de rüzgâr fırıldakları, güneş paneli ve benzerleri yoluyla enerji elde etmeye harcanan fonların yalnızca yüzde birkaçı kadar kaynak yetecektir, deniliyor.

Bu iddia çoğu kişide rahatsızlık yaratıyor.  Çünkü, şu anda oluşturulmaya çalışılan ‘iklim değişimiyle mücadele’ çabasına verilen kaynakların başka bir kanala kaydırılacağından korkuluyor.  Üstelik küresel ısınmaya neden olan fosil yakıt kullanımına ve benzeri uygulamalara daha fazla göz yumulacağı düşünülüyor.

Üstelik güneş ışınlarıyla oynayarak yapılacak müdahalelerin yeryüzünde ciddi kuraklık yaratacağını vurgulayan güvenilir araştırmalar da var.  Tabii bu durumun neden olacağı büyük boyutlu açlık ve salgın hastalık krizleri de söz konusu.

Bu tür eleştirilere karşı çıkan jeomühendislik yandaşları ise küresel ısınmayı 1,5 ya da 2 °C’da tutma hedefinin adeta iflas ettiğini, ülkelerin bunu beceremediklerini vurguluyorlar.  Bu nedenle başka çözümlerin araştırılmasının gerektiğini söylüyorlar.  Küresel ısınmayı, iklim değişimini toptan inkâr eden Başkan Trump ve benzerlerinin söz sahibi olduğu şimdiki düzende acaba haklılar mı?  Hatta “Ne olur ne olmaz!  Elde başka çareler de olmalı.  Aykırı yaklaşımları bile denemekten bir zarar gelmez!” demek en doğru yaklaşım mı acaba?

Atila Alpöge, Ekogazete, 28.3.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Arthur Neslen, The Guardian, 24.3.2017 – Andrew Snyder-Beattie, The Guardian, 15.5.2015 – Karl Mathiesen, The Guardian, 11.2.2015

Teknoloji, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çevreci bile olsanız bunlardan kaçamıyorsunuz

Bunlar dediğimiz “salgıbezi bozan kimyasallar”.  Tarım ilaçlarında, kozmetiklerde, şampuanlarda, ter önleyicilerde, plastik maddelerde, bazı ilaçlarda yer alıyorlar.  Ve oboziteyi, diyabeti, üreme sistemi bozukluğunu, beyin tahribatını, göğüs ve prostat kanserini tetikliyorlar.  Bu etkileri bilim dünyasınca biliniyor.  Ama büyük firmaların baskısı altındaki devletler yasaklamaya yanaşmıyor.  Siz, biz kullanıcı olarak ne kadar da dikkat etsek uzak duramıyoruz bunlardan.

Çok dikkatli, titiz, kılı kırk yaran çevreci bile olsanız kaçamıyorsunuz.  İspatı aşağıda.

Resimde gördüğünüz kişi José Bové.  Avrupa Parlamentosunda Yeşillerin eşbaşkanı olan.  Avrupa ortamında çevreci kavgalarla ad yapmış, ön planda gelmiş, iddialı ve atak bir kimse.  Yukarıdaki resimde onu bir berberde görmüyoruz.  Burası çevre kirliliği konusunda araştırmalar yapan bir dernek.  Araştırmacı J. Bové’nin saçından örnek alıyor.  Aynı şeyi 7 kişiye daha yapmışlar.  Hepsi de “çevreci kavga” dendi mi akla ilk gelen kimseler.

Sonra da bu saç örneklerinin analizini yapmışlar.  Bu yöntemle adı geçen kişilerin DNA’larında ne olduğu bilgisine ulaşmışlar.  Sonuç çarpıcı, hatta rahatsız edici.  Hepsinin de bedeninde salgıbezi bozan kimyasallar olduğu anlaşılmış.

İçlerinden biri Isabelle Autissier.  Aslında bir bilim insanı.  Beslenme uzmanı.  Ama kamuoyu onu bir yelkenli ile tek başına dünya turu yapmış ilk kadın sporcu olarak tanıyor.  Şimdi de Dünya Koruma Vakfı – Fransa’ nın (WWF) başkanı.  Ondan da örnek alınmış.  Autissier sonuca adeta isyan ediyor: “Nasıl olur?  Ben yıllardan beri yediğime, içtiğime, kullandığıma aşırı dikkat ederim.  Bunun uzmanıyım.  Nasıl girmiş bu pislikler benim vücuduma?”  Şaşırtıcı, ama onda 67 değişik zararlı kimyasal saptanmış.  5-10 yıl önce yasaklanmış maddeler bile bulunmuş.  Öteki denekler için de durum aynı.

“Bu araştırma niye yapılmış?” diye soracaksınız.  Bitmek bilmeyen bir kavganın parçası.  Çevreciler kadar bilim dünyası da salgıbezi bozan kimyasallar konusunda hayli kaygılı.  Bu tür maddelerin yiyeceklerden temizlik malzemelerine kadar hemen her şeyde kullanılmasını önletmek, yasaklatmak istiyorlar.  Zararları konusunda kuşku yok.  [Bu konuyu işleyen Ekogazete yazılarından birine göz atabilirsinizBuraya tıklayarak.]

Ama devletler ve özellikle Avrupa Komisyonu direniyor.  Endüstri dünyasındaki bazı çevrelerin aşırı baskısı nedeniyle.  Çevreci grupların çabaları sonuç vermiyor.  Örneğin, konu geçtiğimiz Aralık’ta Komisyon’un bir çalışma grubunda ele alınmıştı.  Fransa ve İsveç katı biçimde karşı çıkmıştı.  Konu yeniden gündeme gelecekti Şubat’ın son günlerinde.  Yukarıdaki araştırmayı yapan dernek kamuoyunun dikkatini bu meseleye çekmek ve Komisyon üzerinde baskı oluşturmak istemişti.  Sonuçlar basında yaygın biçimde yer buldu.  Ama Komisyon bir kez daha direndi ve dosya kapatıldı.  Bir ya da iki zararlı maddenin bile piyasadan çekilmesi sağlanamadı.

Atila Alpöge, Ekogazete, 25.3.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Anne-Laure Barral, Franceinfo, 23.2.2017 – Martine Valo, Le Monde, 24.2.2017

 

 

Ekoloji Politikası, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın