İnsanın “Tımarhanede mi yaşıyoruz?” diye soracağı geliyor

Söz konusu, bir politikacının ciddi bir toplantıda söyledikleri.  Bu kişinin adı Rick Perry, ABD’nin Enerji Bakanı.  Daha önce Teksas’ın valisiymiş.  Trump bunu enerjinin başına getirmiş.  İşin ilginç yanı, Perry beş yıl önce “Enerji Bakanlığı kapatılmalı” deyip duruyormuş.  Ama şimdi bakanlığın sorumlusu.  “Nasıl olur?” diyenlere yanıtı basit: “Artık farklı düşünüyorum.”  Toplantıda dedikleri de tam bir skandal.

İşi başından ele alacak olursak, konu şu: Trump (ve Perry dahil takımı) “Fosil yakıtlar iklim değişimine asla katkıda bulunmaz.” diyor.  Ve tükenmez kaynaklı enerjiye karşı çıkıyor; bunu savunan çevrecileri şarlatanlıkla suçluyor.  Ortaya koyduğu politika ise toprak altında fosil yakıt olarak ne varsa tamamını çıkarıp kullanmayı hedefliyor.  Başka bir deyişle, petrolcü, gazcı, kömürcü büyük sermayeye ardına kadar kapı açmak istiyor.

Perry, enerji konulu toplantıda yaptığı konuşmada Afrika’ya gittiğini söylemiş ve toprak altındaki petrolü çıkarmanın oraya büyük yarar sağladığını anlatmış.  Dedikleri aşağı yukarı şöyle: “Burada çıkardığımız petrolü Afrika’ya satıyoruz.  Onlar kullanıp elektrik santralları yapıyorlar.  Eskiden enerjiye ulaşamadıkları için açlıktan ölüyorlardı.  Şimdi hayatları aydınlanıyor.  Bir genç kız bana ‘Bu sayede ben kömür ve odun ocağının ışığında kitap okumaktan, ders çalışmaktan kurtuldum’ dedi.  Üstelik etrafta elektrik ışığı ve aydınlık olunca erkekler kızlara cinsel saldırı yapamıyor.  Biz çıkarıp sattığımız petrol sayesinde Afrikalı genç kızların namusunu korumuş oluyoruz.”  (Bir soru: elektrik petrolden başka şeyden, örneğin güneşten, hem de Afrika’da, elde edilemez mi?)

Bu ipsiz sapsız ifade ortalığı karıştırdı Amerika’da.  Bütün basın bundan söz ediyor.  Alay ederek.  “Bu kadar seviyesizlik de olmaz!” diye kızanlar da çok.  Haklı olarak.  Perry şu sırada birçok ülkede günün konusu olan cinsel taviz suçlamalarının yarattığı ortamdan yararlanmak istiyor.  Bunu kullanarak fosil yakıt politikasını, aklınca, pazarlayacak.  Önde gelen çevreci kuruluşlardan biri olan Sierra Club’ün başkanı sert bir çıkış yaparak şöyle dedi: “Perry’nin bu bakanlığın başında olması zaten yanlıştı.  Şimdi fosil yakıt elde etmekle cinsel saldırı arasında ilişki kurmaya kalkması son damla oldu.  Hemen istifa etmeli.”

Ancak, petrolün ve petrol endüstrisinin Teksas’ta ne kadar önemli bir yeri olduğu unutulmamalı.  Bir de Perry’nin muhteşem gaflarıyla ünlü olduğu…  Birkaç örnek:

  • “Geaorge W. Bush başkanlığı sırasında muhteşem bir iş yaptı ve bizleri hürriyetten korudu.”
  • “Juarez Amerika’nın en tehlikeli kenti.”  (Oysa Juarez Meksika’da.)
  • “Ben sandığınızdan daha fazla Musevi’yim. İncil’i okudum, bilirim.  Orada Musevilerin Tanrı’nın seçilmiş insanları olduğu yazar.”
  • “Bozuk bir saat günde bir kez doğru saati gösterir.”

Atila Alpöge, Ekogazete, 3.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Molly Roberts, The Washington Post, 2.11.2017 – The Guardian, 2.11.2017 – BBC News, 2.11.2017

Reklamlar
Enerji, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

Önümüzdeki yıllarda nasıl bir dünyada yaşamak istersiniz?

“Umurumda değil!” diyebilirsiniz.  “Ben yaşadığım kadar yaşadım.  Bundan sonrasından bana ne?”  Kabul, öyle olsun.  Ama eğer gençseniz nasıl düşünürsünüz?  Ya da çocuklarınız, torunlarınız ileride iyi yaşasınlar istiyorsanız, ne dersiniz?  Aşağıdaki grafikte dört olasılık var.  Birini ya da ötekini seçmek bizlerin elinde.  Daha doğrusu, bizim seçip yetki verdiğimiz politikacıların ve onlarla içli dışlı olmuş büyük firmaların.

Konu, sera gazı salımı ve bunun getirdiği, getirmekte olduğu, ileride getireceği küresel ısınma.

Grafiği açıklayalım.  Aşağıda, yatayda yıllar var.  1970’ten 2050’ye kadar uzanmışlar.  Düşeyde de milyar ton cinsinden dünyanın tamamındaki yıllık sera gazı salımı.  Karbon dioksit miktarına dönüştürülmüş olarak.

Kırmızı çizgi geçmişten bugünlere gerçekleşmiş yıllık salım miktarlarını veriyor.  Durmadan artarak yükselmiş.  Küresel ısınmayı tetikleyerek.

Daha sonrasında ise önümüzdeki dört seçenek görülüyor.  En yukarıdaki sarılı çizgi “Hiçbir önlem alınmazsa ne olabilir?” sorusuna ışık tutuyor.  Yani yıllık sera gazı salımı olduğu gibi, keyfince artarak devam etse…  O zaman küresel ısınma (yüzyılın sonunda) 4,8°C gibisinden bir değer kazanacak.  Yani dünya cehennem gibi olacak; yaşanmaz bir durum belirecek.

Yeşilli çizgi ise tam iki yıl önce, Aralık 2015’te 195 ülkenin Paris’te imzaladığı antlaşma gereği söz verilmiş olan sera gazını azaltma çabalarının (bugün mevcut uygulamaların ışığında) mümkün sonucunu veriyor.  İyi güzel de, bu durumda küresel ısınma (gene yüzyılın sonunda) 3°C’ye ya da 3,2°C’ye ulaşıyor.  150 yıl önceki duruma göre.  (Kıyaslamalar hep bu tarihe göre yapılıyor, çünkü dünyanın tamamını içeren sistemli ölçümler o zaman başlamış.)

Geldik mavili çizgiye.  Bu, “Yıllık salımı öylesine azaltalım ki, küresel ısınma 2°C’nin altında kalsın.” isteğini yansıtıyor.  Yani gaz salımını durmadan azaltarak küresel ısınmayı iyice frenleyelim.  Aralık 2015 toplantısının temel hedefi aslında buydu.  Bilim dünyası küresel ısınmayı mutlaka bu değere indirme zorunda olduğumuzu söylüyor; daha fazlasının felaketler getireceğini belirtiyor.  Ülkeler de antlaşmayı alkışlayıp, imza basıp, coşkulu nutuk attıkları zaman bu düzeye inmeyi kabul ettiklerini ileri sürmüşlerdi.

Gene Paris toplantısında “2°C iyi güzel, ama aslında yeterli değil.  Konuyu garantiye bağlamak için biraz ek çaba gösterelim de 1,5°C’ye yönelelim.” denmişti.  Bu isteğe her ülke kafa sallamıştı.  Bu hedefi yaratması gereken salım miktarlarını da morlu çizgi simgeliyor.

Bu noktada aklınıza yeşilli çizgiyle ilgili bir soru takılabilir.  “Ülkeler Paris toplantısındaki imzalarına uygun çaba gösterselerdi artış 2°C olacaktı.  Bu çizgi şimdi niye 3°C’den söz ediyor?”  Yanıtı çok basit.  Çünkü ülkeler son iki yıl içinde yapmaları gerekenleri yapmadılar; beklenen hazırlıklara bile girişmediler.  Acaba savaşı kaybettik mi?  İleride çok zorlanacağımız bir dünyaya doğru yol mu alıyoruz?

Üstüne üstelik, sera gazı şampiyonu bazı firmalarla içli dışlı olan Donald Trump ABD’yi antlaşmadan çekmekten söz ediyor.  Ülkesinin Çin’den sonra en fazla salım yapan yer olduğunu unutmamak gerek.  Demek ki tehlikenin boyutu büyük.

Yukarıdaki grafiğin özetinin özeti şöyle: Ülkeler Paris antlaşmasını alkışlarken yaptıkları taahhütleri yerine getirmiyorlar.  Uygulamaktan çok uzaktalar.  Dolayısıyla bilim dünyası sıkıntı içinde…  Telaş içinde…

Yukarıdaki grafik 31 Ekim’de yayımlanmış bir rapordan geliyor: “The Emissions Gap Report 2017”.  Raporun sahibi Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP).  Kurum 2010’dan beri her yıl, o yılın durumunu ortaya koyan kapsamlı bir çalışma sunuyor.  2017 raporu 510 bilimsel araştırmadan yararlanmış.  Çalışmaya değişik ülkelerden 206 uzman bilfiil katkıda bulunmuş.

Bunu “Sera gazı salımlarındaki yetersizlikler raporu” gibi görmek mümkün.  Dünya ölçeğinde neredeyiz?  Nereye gidiyoruz?  Yetersizliklerimiz neler?

Öneririz, bir göz atın bu rapora.  Çok değişik konuları ele almış bir araştırma.  Kaderimizi yüksek sesle haykıran bu uyarıyı ciddiye almak gerekiyor.  Sunulan metni çok hacimli bulursanız en azından baştaki özeti okuyabilirsiniz.  Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz rapora.  (Karşınıza gelecek sayfa tertemizdir; virüslü değildir.  Endişe etmeyin.)  Daha önceki raporlara da göz atmak isterseniz şu adrese gitmeniz gerekiyor.

Yeni rapordan birkaç ilginç noktaya kısaca vurgu yapalım:

  • İyi bir haber: Bu sıralarda fosil kaynaklı enerjilerde maliyet artışı var; çünkü (benzin, gaz gibi) girdilerin fiyatı yükselmekte. Öbür yandan, tükenmez kaynaklı enerjide önemli maliyet düşüşü gerçekleşmekte.  Ve bu gidiş devam ediyor.  Sonuçta bu tür enerji daha cazip olmaya başlıyor.  Ancak kamu politikaları rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve benzeri girişimleri daha fazla desteklemeli.
  • Fosil kullanımın radikal biçimde frenlenmesi gerekiyor. Başka bir deyişle, doğadaki petrolün üçte biri, gazın yarısı, kömürün en az %80’i toprak altında bırakılmalı artık.  Özellikle kömür santralı yapımlarının durdurulması gerekiyor.  Yeryüzünde şu anda 6.700 kadar kömürlü enerji santralı var; bunların yavaş yavaş sökülmeye başlanacağı zaman geliyor.
  • Hükümetler alternatif ulaşım yöntemlerine daha fazla yönelmeli; toplu ulaşım, bisiklet ve benzerlerini daha fazla desteklemeli.
  • Orman tahribatı durdurulmalı; büyük ağaçlandırma kampanyaları başlatılmalı.
  • Kentleşmenin dünya çapında devam ettiği gözleniyor ve bu eğilimin daha da hızlanacağı biliniyor. Bu bakımdan yapılaşma yöntem ve teknolojilerinin eski biçim ve anlayışları terk edip yepyeni düzenlere yönelmesi bekleniyor.  Örneğin, küresel ısınma nedeniyle durmadan artacak olan klima kullanımı gereksinimini en aza indirecek yapısal çözümler gündeme gelmeli.
  • Dünyanın en gelişmişleri diye kabul edilen ve sera gazını frenlemede en büyük rolü oynayacakları umulan G20 ülkelerinde (yani Avrupa Birliği ve 19 ülkede) belli bir çaba gözleniyor şu anda. Ancak yürütülen girişimler, çoğu ülkede, vaktiyle resmen ifade edilmiş taahhütlerin hayli gerisinde kalıyor.  Bununla birlikte G20’nin içinde yer alan üç ülke (Arjantin, Suudi Arabistan ve Türkiye) taahhütte bile bulunmamış.

Atila Alpöge, Ekogazete, 2.11.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Pierre Le Hir, Le Monde, 1.11.2017 – Fiona Harvey, The Guardian, 31.10.2017

Ekoloji Politikası, Enerji, Yenilenir enerji, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

“Organik, ille de organik” demenin mantığı var mı?

Bundaki ana gerekçe ortada: “Mideye, kalbe, beyne ve bütün vücuda durmadan kimyasal pompalamaktan uzak durmak.”  İyi de bu endişenin bilimsel temeli var mı?  Bu soruyu ciddiye alan Avrupa Parlamentosu kapsamlı bir bilimsel araştırma yaptırmış.  Rapor yeni yayımlandı.  Çalışmaya değişik ülkelerden katılan sekiz uzman 280 araştırmayı didik didik etmiş.  Ortaya çıkan sonuç tartışma kabul etmeyecek nitelikte.

Sonuç şöyle özetlenebilir: yaşamınızı dimdik ayakta tutmak, sağlıklı geçirmek istiyorsanız… (Bu cümleyi bitirmeye gerek yok.)  Daha da önemlisi, böylesi bir kaygının siz daha ana karnındayken başlatılmış olması gerekiyor.  Çünkü araştırmaların sergilediği ana bulgulardan biri çocuk bekleyen annenin durmadan kimyasallı beslenmeye yönelmesinin doğacak bebede bazı tehlikelere kapı açması.  Bu saptamaya “şöyleydi, böyleydi, evet ama, falan filan” deme şansı hiç yok.

Buyurun araştırmanın sonuçlarından birine: “aşırı kimyasallı beslenmeye öncelik veren bir annede durup dururken şiddetli tansiyon artışı belirebilir; bu da erken doğum yaratabilir, ya da annenin ani ölümüne kapı açabilir.”  Öte yandan hem gebelik sırasında, hem de bebeği besleme döneminde organik beslenmeye özen gösteren annelerin bebeklerinde alerji ve egzama çok az görülüyor.

İngiltere’de yapılmış ve 620.000 annenin beslenme tarzını dokuz yıl boyunca izlemiş olan bir araştırmada organik beslenmeyi temel almış bir düzende çocukların çok az kan kanser tehlikesine maruz kaldıkları görülmüş.  Fransa’daki başka bir araştırmada da organik beslenme ortamındaki çocukların çok az şişmanladıkları saptanmış.

Dahası var.  ABD’de yapılmış üç araştırma annenin kimyasal girdili tarım ürünleriyle beslenmiş olmasının çocukta ciddi boyutlu bilişsel, zihinsel sıkıntılar yarattığını belgeliyor: psikomotor olgular, hafıza sorunları, hiperaktivite, zekâ düşüklüğü…

Organik (yani kimyasal madde ve hele antibiyotik madde kullanmayı kabul etmeyen) tarım gittikçe yaygınlaşıyor dünyada.  2015’de sayısız ülkede 51 milyon hektarın organik tarıma tahsis edilmiş olduğu biliniyor.  Ve bu yaklaşım gittikçe büyüyen bir boyut kazanıyor.  Acaba günün birinde bizler de ülkemizde organikçi bir ağırlığı yerleştirecek miyiz?  Yerleştirmeyi becerebilecek miyiz?

Yukarıda sözünü ettiğimiz raporun tamamına şuradan ulaşabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 28.10.2017 / Yararlanılan kaynak: Audrey Garric, Le Monde, 27.10.2017

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 3 Yorum

Muhterem bir bilimkadını ve muhteşem bir belgesel

Bilimkadının adı Jane Goodall.  Belgeselin adı ise yalnızca “Jane”.  Film ilk kez 10 Eylül’de Toronto Film Şenliği’nde gösterildi.  20 Ekim’de de ABD sinemalarında gösterime girdi.  Önümüzdeki günlerde Avrupa’da izlenmeye başlanacak.  Afrika ormanlarına gidip şempanzeleri aylarca, neredeyse onlarla birlikte yaşayarak gözlemiş 26 yaşındaki bir genç kadının gerçek serüvenini ve insanlığa kazandırdığı yepyeni bakış açılarını anlatıyor belgesel.

Doğayla bütünleşmeyı, “vahşi” diye neredeyse hor görülen hayvanlarla kurulan sıcak ilişkiyi aktaran film Toronto’da izleyenleri çok duygulandırmış.  Gözlerine yaş dolduğunu söyleyen birçok seyirci var.

Filmde daha önce yaptığı belgesellerle başarı kazanmış olan Brett Morgen’ın imzası var.  Ancak çekimlerin büyük bölümü 57 öncesine ait.  Bu bakımdan filmin ve olayın öyküsü çok ilginç.

Yıl 1960.  Jane 26 yaşında.  Çevresindeki herkes ona “Sekreterlik yap…  Hastabakıcı ol…  Hosteslik tam sana göre” falan demiş.  Ama onun aklı fikri çocukluğundan beri içli dışlı olduğu hayvanlardaymış.  Onların dünyasına eğilmek, onların yaşamını incelemek istermiş hep.  Annesi de sürekli destek olmuş ona.  Jane sonunda bir burs bulmuş; National Geographic dergisinden de destek almış.  Sonra ver elini Tanzanya ormanları.  Şempanzeleri izlemeye, gözlemeye.  Hem de bu konuda bir eğitim görmeden.  Belli bir bilimsel (!) altyapı oluşturmadan.

Uçsuz bucaksız ormana yerleşmeye kalkmış, ama yerel otoriteler “Hop!” demişler.  Tek başına genç, güzel bir kızın öyle bir yere yalnız başına mesken kurmasına izin verilmeyeceğini söylemişler.  Bu kez annesi (o güzelim anne) kalkıp gelmiş ve kızına destek olmuş.  Daha sonra National Geographic bir fotoğrafçı (Hugo van Lawick) göndermiş.  Hem resim çeksin, hem de kısa filmlerle olup biteni kaydetsin diye.

Aylarca kalmış orada Jane.  Şempanzelerle adeta birlikte yaşamış.  Onların yaşam tarzlarını, alışkanlıklarını, neyi nasıl yaptıklarını, kim ve ne olduklarını çözmeye çalışmış.  Gözlemiş, sürekli not tutmuş.  Yavaş yavaş iki dünya arasında bir beraberlik doğmaya başlamış.  Birbirini anlama ve birbirinin varlığını kabul etme olgusu.  Jane o günlerin hayli zor olduğunu söylüyor.  Kimi zaman “Senin bizim burada ne işin var?” gibisinden sert tavırlarla karşılaştığını anlatıyor.  Ama giderek nasıl kabul edildiğini de.

Giderek bir ailenin fertleri gibi olmaya başlamışlar.  Ve tabii Hugo’nun aylar süren resim ve film çalışmaları bu beraberliği hep kaydetmiş.

Bunlarda Jane, örneğin, yeni doğmuş bir bebeğin annesine düşkünlüğünü, annenin de ona sahip çıkmasını anlatıyor.  Bu ilişkinin insanlarınkinden hiç de farklı olmadığını söylüyor.  Anne daha sonra bir hastalığa yakalanır ve ölür.  Bebeğin yaşadığı krizi gözler, çaresiz yaşar Jane.  Bebek o kadar acı çeker ki belli bir süre sonra o da ölür.  Jane bunu ve benzeri somut olguları İngiltere’deki ünlü(!) profesörlere anlatır, “Onlar da bizim gibi.” demeye getirir.  Onun çabasına seviyesiz bir tepki gelir.  “Tamam, tamam.  Sen işine bak.  Bizim başka konularımız var.” gibisinden.

Jane “O günlerin bilim dünyası küstahtı.” demeye getiriyor.  “İnsan farklıdır, bir numaradır, düşünmek, hissetmek ona aittir, bir şeyler yapabilmek ona vergidir, gibisinden davranıyorlardı.”  Oysa Jane’in çalışmalarından somut biçimde görüyoruz ki, Tanzanya ormanlarındaki şempanzeler de bir ölçüde bizler gibi.  Onun çalışmalarında kendine alet yapan, alet üreten şempanzeler izliyoruz.

Jane uzun bir süre sonra İngiltere’ye döner, Hugo ile evlenir ve Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapar.  Hugo’nun kayıtlarından 1965’te bir film yapılır.  Bunda fondaki sözlü açıklamaları Orson Welles konuşturmuştur.  Belgesel televizyonda yayımlandığı zaman 95 milyona yakın kişinin bunu heyecanla izlediği söyleniyor bugün.

Bugün, 83 yaşındaki Jane o eski filmin hiç de iyi olmadığını söylüyor.  Hugo’nun ve Jane’in (evet, o da sürekli resim çekmiş) ürünleri zamanla bir kenara konulup depolanmış.  Gel zaman git zaman, belgeselci Brett Morgen bunları keşfetmiş: binlerce fotoğraf karesi ve 65 saatlik film.  İşte bunlardan Toronto Film Şenliği’nde gösterilen ve şimdi birçok ülkeye yayılmakta olan heyecan verici belgesel çıkmış.

İngiliz Jane Goodall bugün bir “Lady”.  Bilim ortamında bile erkek ağırlıklı olan bu dünyaya onurla tokat atıp sesini yükseltmiş bir bilim kadını.  Bugün 83 yaşında, ama durmadan yeryüzünün bir köşesinden ötekine koşturuyor.  Kurduğu uluslararası enstitüyle her yerde faal.  Konferanslar veriyor, etkinliklere katılıyor.  Aşağı yukarı yılın her günü.  Bıkmadan, yorulmadan.  “Kabul edilemeyecek bir yaşam biçimimiz var.  Öte yandan dünya nüfusu çılgınca artıyor.  Milyonlarca insanı ezen fakirlik sürüp gidiyor.  Bu ortamda bir de iklim değişimi olayıyla karşı karşıyayız.  50 yıl sonra nereye varacağız?  Torunlarımıza ne diyeceğiz, ne bırakacağız?  Bu korku beni çok irkiltiyor.” diyor.

Acaba yukarıda adı geçen JANE filmini ülkemizde de seyredebilecek miyiz?  Bizim de gözlerimiz bir ölçüde yaşlanacak mı?

Belgeselin tanıtım filmini izlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 27.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Melena Ryzik, The New York Times, 20.10.2017 – Ben Keningsberg, The New York Times, 18.10.2017 – Jane Goodall Institute.

Genel Konular içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

Hava kirliliği ortamında yaşamak bunamayı tetikliyor

Binlerce veriye dayanan resmi bir araştırmaya göre hava kirliliğinin yüksek olduğu bir yerde yaşıyorsanız, bunamaya, demansa namzetsiniz.  Özellikle ana cadde üzerinde yerleşikseniz.  Çünkü kirlilik sürekli olarak beyninize çok zararlı zerrecikler yerleştiriyor.  Ve demans gizli gizli gelişiyor, bunama olaylarının sayısını hızla arttırarak.  Önde gelen birçok büyük kentin yönetimi bu gidişi durduracak önlemler almakta.  Radikal denebilecek girişimler.

Önce araştırmaya bir göz atalım.  Sonra da değişik kentlerin çabasına bakalım.

Araştırmayı Kanada’nın en büyük eyaleti olan Ontario’nun resmi sağlık kurumu Public Health Ontario yürütmüş.  Eyalette yaşayan 6,5 milyon kişinin 11 yıl boyunca birikmiş sağlık kayıtlarını inceleyerek.  Özellikle kişilerin oturdukları yerlerin konumuna eğilerek.  Araştırma The Lancet dergisinde yayımlanmış.  (Buradan ulaşabilirsiniz.)

Araştırmaya göre bir ana caddenin 50 metre yakınlarındaysanız, zamanla demansa kapılma olasılığınız yüksek.  Uzaklık iki misline çıkarsa, olasılık o oranda azalıyor.  Bu olguda araçların saldığı gazların çok büyük ağırlığı var.  Tabii trafik gürültüsünün de.

Bu çalışmanın ilginç bir dipnotu da var.  Araştırmacılar araçların saldığı kirlilik ve gürültüye yakın yaşama ile üç ciddi hastalık arasında ilişki aramışlar: demans, Parkinson ve çoklu skleroz (multipl skleroz).  Bu ilişki demans için var.  Öteki ikisinde görülmüyor.

Demek ki, tıptaki hızlı ve başarılı gelişmelere karşın sağlıklı yaşam koşulları durmadan bozuluyorsa, bazı radikal önlemler almak gerekiyor.  Özellikle kentlerde.  Özellikle ulaşımla ilgili olarak.  Bu düşünceyle sayısız kent kolları sıvamış durumda.  Bazı örnekler aşağıda.

Oxford – Kent yönetimi elektrikli araçları baş köşeye oturtuyor.  2020’de merkezdeki altı caddeyi içine alan bir bölge fosil yakıtlı araçlara kapatılmış olacak.  Bu yasak otobüsler ve taksiler dahil bütün araçlara uygulanacak.  2035’e kadar merkezdeki geniş alanın tamamında elektrikli araçlardan başkası çalışamayacak.

Oslo – Norveç’in başkenti 2019’dan itibaren kent merkezinde araç dolaşmasına izin vermeme kararı aldı.  Bunun paralelinde toplu ulaşım olanağı hızla geliştirilecek.  Ayrıca merkezde 56 kilometre uzunluğunda bisiklet yolları oluşturulacak.  Kent yönetimi daha şimdiden merkezdeki otoparkları kapatmaya başladı.

Brüksel – Merkez yayalaştırıldı.  Bu alan giderek genişletilecek.  Belediye halkı toplu ulaşım, yayalık, bisiklet gibi sağlıklı türlere yönlendirmede kararlı.  Bu arada 2018’den itibaren (sayısı 15.000’e varan) dizelli eski aracın kullanımını toptan yasaklamaya başlayacak.

Londra – Merkeze otomobille (hafta içi günlerde ve sabah 7 ile akşam 6 arası) girebilmek için ücret ödemek gerekiyor.  (50 TL kadar.)  Taksiler, temiz enerjili araçlar ve motosikletler serbest girebiliyor.  Bu arada gittikçe genişleyen bir bisiklet yolu ağı da oluşturulmakta.  Eklemek gerekir ki, 2040’ta dizelli araç kullanımı bütün İngiltere’de yasaklanacak.

Kopenhag – Burada, bisiklet caddelerin kralı.  Bu yollara ‘bisiklet otoyolu’ deniyor.  İlk yol 2014’te açıldı.  Sayıları gelecek yılın sonunda 40’a ulaşacak.  Bisikletinizi banliyö trenlerine rahatça, parasız pulsuz sokabiliyorsunuz.  Diğer araçların kent içindeki hızı 40 km/saat ile sınırlı.  Otoparkların sayısı da yavaş yavaş azaltılıyor.

Hamburg – Buradaki ana projenin adı ‘yeşillik şebekesi’.  Hedefi yürümeyi, bisiklet kullanmayı cesaretlendirmek.  Önümüzdeki 20 yıl içinde kentin %40’ı özel araçlara kapalı olacak.  Bunun yerine yepyeni parklar, oyun ve spor alanları oluşturulacak.

Berlin – Kent son on yıl içinde merkezde 88 km²’lik bir alan oluşturdu.  Burada kent nüfusunun üçte biri yerleşik.  Bu alana, yüksek kirlilik salan benzinli ve dizelli araçların girmesi yasak.  Bu arada 10-15 kadar bisiklet otoyolu yapımına da başlanıyor.

Madrid – Kentin ünlü ana caddesi Gran Via gelecek yılın sonunda tamamen yayalaştırılmış olacak.  Buraya yalnızca bisikletler, otobüsler ve taksiler girebilecek.  Buna ek olarak 24 cadde ve sokakta da benzeri uygulama çalışmaları başlamış durumda.

Amsterdam – Dizelli araçlar zaten şimdiden yasak ve kent merkezinin çoğu yayalarla bisikletlilere teslim edilmiş durumda.  2030’dan sonra ise gaz salan araçlar buraya hiç giremeyecek.  Ayrıca şu anda aracınızı kentte park etmek istiyorsanız, yıllık ücreti 2.500 TL kadar olan ve kentte yerleşik olduğunuzu kanıtlayan bir kart edinmeniz gerekiyor.

Geldik Paris’e – Burası hava kirliliğini sık sık yaşıyor.  Bu yüzden kent yönetimi bu sağlık sorununu çok ciddiye alıyor.

Zaman zaman görüşünüze adeta perde çeken ve nefes yollarınızı zorlayan bir hava durumuyla karşılaşıyorsunuz.  O kadar ki, “tek plaka – çift plaka” yöntemi kimi zaman uygulanıyor.  Paris belediyesi bu konuyu ana gündem maddelerinden biri yapmış durumda.

Başka bir deyişle, 2030’da sera gazı salan araç görmeyeceksiniz Paris’te.  Hele dizellilerin son tarihi 2024.  Belediye Başkanı Anne Hidalgo “Özel otomobil sahipliği savaştan sonraki yılların (1950’lerin) temel özlemlerinden ve rüyalarından biriydi.” diyor.  “Ama artık değil!”  [Bizde, Türkiye’de de, 1970’li yıllarda bu özlem yaratılmadı mı?]  Nitekim batı ülkelerinde, özellikle ABD’de, gençler arasında ehliyet alma ve araç sahibi olma heveslerinin giderek azaldığı gözleniyor.

Paris Belediyesi şimdilerde yepyeni bir yaklaşımı denemeye başladı: hava kirliliğini yosunlara emdirmek.  Fransa kentlerinin sokak ve meydanlarında 150 yıldan beri devrede olan reklam kuleleri var.  (Örneğin Paris’te 200’ün üstünde.)  Bunların yüksekliği 4 metre, çapları da 2,5 metre.  Sinema filmlerinin, tiyatro oyunlarının, bazı ürünlerin büyük boy afişleri sergileniyor bunlarda.  Adeta simgesel bir değer kazanmış kentsel mobilya konumundalar.

Belediye bunların benzerini içinde su bulunduracak biçimde yeniden yaptırıyor.  Suyun içine de tek hücreli su yosunları (alglar) konulacak.  Bunların özelliği hızla çoğalmak ve fotosentez yapmak.  Böylece ‘yosun kuleleri’ndeki alglar havadaki karbon dioksiti emip oksijen üretecekler ve bunu sokağa yeniden salacaklar.  Ayrıca fotosentez sonucu doğal olarak oluşan kütleler de temiz enerji üretiminde kullanılacak.  Her bir kulenin, karbon dioksit emmede, 100 ağaç kadar etkili olacağı ve bir yılda 1 ton gaz temizleyeceği hesaplanıyor.

Bu deneme umulan sonuçları verirse belediye kentin her bir köşesini bu kulelerle süsleyecek.

Atila Alpöge – Devrim Alpöge, Ekogazete, 16.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Le Monde, 14.10.2017 – Stéphane Mandard, Le Monde, 12.10.2017 – Paris Belediyesi internet sitesi, 5.9.2017 – Fanny Guiné, Le Monde, 15.4.2017 – Paul Benkimoun, Le Monde, 6.1.2017

Sağlık - Beslenme, Teknoloji, Ulaşım, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Gene antibiyotik. Ama bu, bir öncekinin devamı. İkinci yazı.

Özür mü dilemeliyiz, bilemiyoruz.  Antibiyotikler hakkında bir yazı hazırlamıştık.  Biraz önce sizlere sunduk ve “Tamam!” dedik, “Rahatlama zamanı artık geldi.”  Ama birden gözlerimiz hayretle kocaman açıldı.  İlk yazının kaynağı The Guardian gazetesi o anda konuyla ilgili yepyeni bir yazıyı sitesine ekleyivermişti.  Şapur şupur yediğimiz tavuklardaki antibiyotik saltanatı üzerine.  Nefis bir yazı.  Kısacık bir özet verelim.

Yazarın adı Maryn McKenna.  Amerikalı bir gazeteci.  Gazete yazıyı “Bunu okursanız, belki de bir daha tavuk yemezsiniz!” diye sunuyor.  Aslında bu, McKenna’nın National Geographic dergisinde 12 Eylül’de yayımlanmış bir yazısından alıntı.  Önümüzdeki günlerde başlı başına bir kitap da dağıtıma sunulacak.  (Bu konudaki tam bilgiyi en aşağıda verdik.)

Gelelim özete.  Yazı, yazarın yıllar boyu sürmüş tavuk yeme keyfiyle başlıyor.  Ama işi gereği Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezi’nin çok değişik ülkelerde yaptığı çalışmaları izlerken tavuk meselesinin perde arkasına girmiş, olayın içyüzünü öğrenmiş.  Tavuk yetiştirilirken çabuk büyüsünler, az hareket etsinler, protein deposuna dönüşsünler, güreşçiler gibi etli butlu olsunlar diye bunlara antibiyotik veriliyor.  Şimdilerde, et üretimine konu olan bütün hayvanlara bir yılda 63.151 ton antibiyotik yutturuluyor.  Dünyada kullanılan antibiyotiklerin yarısı hayvanlarda kullanılıyor.

İlaca direnç sözünü duyunca aklımıza hep aşırı yaşlılar, hastanede yatanlar, şansı bozuk olanlar ve benzerleri geliyor.  Yani bizler gibi olmayanlar.  Oysa olayın farkında olmuyoruz ama bu, yuvadaki çocuktan başlıyor, gençlere uzanıyor; sporculara, jimnastik yapanlara kadar gidiyor.

Evet, ilaca direnç ölümler yaratıyor, ama sayısı milyonları aşan hastaları da yatağa düşürüyor.  İşgücü kaybına, aşırı sağlık maliyetine neden olarak.

Direnç gelişme olayı hiç de yeni değil.  Etkisini 1940’larda ortaya çıkan penisilinde gördük; bunun, 10 yıl sonra iyileştirici etkisi çok azaldı.  Tertasiklin de birkaç yıl içinde neredeyse devre dışı kaldı.  Başkaları da var: eritromisin, metisilin.  Hep aynı öykü.

Bakteri bu tür ilaçlarla sık sık karşılaşınca bir korunma mekanizması geliştiriyor; duvar oluşturuyor ya da içeri girenleri dışarı atmanın yolunu buluyor.  Bu bakımından antibiyotik kullanmanın zamanlaması, derecesi, şiddeti, ortamı çok önemli.  Bunu kişinin hastalığı sırasında sağlamak, özen gösterilirse, mümkün olabilir.  Ama tarımda, hayvancılıkta bu olanak yok.  Buna rağmen değişik ülkelerde daha sağlıklı çiftlik ortamı yaratmasını bilmiş, bu tehlikeyi yok etmeyi başarmış, az sayıda da olsa, bazı uygulamalar var.

Uzun yazının bir acele oluşturulmuş özeti böyle.  Tamamını okumak isterseniz buraya tıklayın.  Kitapla (400 sayfa) ilgili bilgi de şöyle: Maryn McKenna, “Plucked! The Truth About Chicken”.

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.10.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Antibiyotik çılgınlığı modern sağlık sistemini katlediyor

Bazılarımız en ufak sağlık sorununda antibiyotiğe sarılıyor.  Farenjit mi, grip mi, nezle mi oldu, ateşi mi çıktı dayan antibiyotiği!  Bunun yanlış olduğu uzun zamandan beri biliniyor aslında.  Ama gene de kullanma alışkanlığı devam ediyor.  Özellikle evde eskiden kalma antibiyotik varsa bunları gözü kapalı kullandığımız oluyor.  Bazı bilim insanları bu aymazlığın sonu toplu ölümlerdir demeye başladı.

Konunun temelindeki endişenin çeşitli yönleri şöyle özetlenebilir.

Aslında antibiyotik bakteri söz konusu olduğu zaman devreye girer.  Ama uzun bir zamandan beri o kadar çok, o kadar ölçüsüz ve gelişi güzel kullanıldı ki bakteriler buna direnç geliştirdi.  Artık bakteri neredeyse umursamıyor antibiyotiği ve yaptığı tahribatı sürdürüp gidiyor.

Ölçüsüz kullanımın nedenlerinden biri de virüs kaynaklı rahatsızlıklarda bile “Hop!” diye devreye sokulmaları.  Oysa bu durumlarda hiçbir etkileri mümkün değil.  Tersine ilaca direnci tetikliyorlar.

İngiltere’nin baş sağlık otoritesi Prof. Sally Davies “Bu konudaki umursamazlığımız sürüp giderse uzun yıllara, sayısız araştırmaya ve gerçek başarılara dayalı modern tıp düzenimiz bir felaketle son bulacak.” diyor.  “Enfeksiyonlarla boğuşamaz, kanser tedavisinden sonuç alamaz, sezaryen ve kalça protezi yapamaz duruma gireceğiz.  Organ nakilleri duracak.”

Meseleyi bir acele antibiyotik reçetesi yazmaktan çıkarıp dikkati enfeksiyon önleme, aşıları iyileştirip yaygınlaştırma, daha sağlam tanım sistemleri geliştirme gibi alanlara kaydırmak gerekiyor.

Artık biliniyor ki, ilaçlara direnç her yıl dünyanın orasında burasında 700 bin kişinin ölmesine neden oluyor.  Örneğin, verem, sıtma ve AİDS olaylarında…  Prof. Davies “Evet, ölümler durmadan oluyor; ama fazla dikkat çekmiyor.  Çünkü adeta gizli; yüzü yok.  Ölenlerin yakınları kontrol edilemeyen enfeksiyondan öldü sanıyorlar.” diyor.  Geçtiğimiz yıllarda İngiltere bu konuda etken bir politika oluşturup uygulamış.  Buna karşın, şu anda ülkede enfeksiyonlar için yazılmış reçetelerdeki %25-%30 antibiyotik tamamen gereksiz.  Başka ülkelerde bu oranın çok daha fazla olduğu biliniyor.  Öyle görünüyor ki, bu çılgınlığa bir son verilmezse 2050’lerde 10 milyona yakın kişi ilaç dirençli enfeksiyonlarda ölecek.

Bu konuyu ele alan, Wellcome Trust adlı vakfın Birleşmiş Milletler, İngiltere, Tayland ve Gana ile birlikte düzenlediği uluslararası bir toplantı dün (12.10.2017) Berlin’de başladı.  Amaç gerek bilim ve tıp çevrelerini ve gerekse hükümetleri uyararak dünya çapında yapılması gerekenlere odaklanmak ve eylem planı oluşturmak. (Wellcome Trust’ın çağrısı burada.)

Bazı gözlemcilere göre, bu kabul edilemez durumun kaynağında gerekeni yapmayı erteleyen hükümetler var.  Ayrıca ilaç firmalarıyla tarım endüstrisi.  Çünkü yıllardan beri çok iyi bilinen bu sıkıntıya çare olacak önlemler alınmaya başlanırsa bazı grupların büyük kârları zedelenecek diye düşünülüyor.  Örneğin hayvancılık sektöründe antibiyotik kullanılıyor.  Hayvanlar hasta olduğu için değil.  Tıkış tıkış yerlerde adeta üst üste depolandıkları için hemen hasta olup ölmesinler diye.  Hatta hayvan daha çok ve çabuk gelişsin düşüncesiyle.  Özellikle et üretimi yapan yerlerde.  Bunlar besin maddesi olarak tabağımıza geldiğinde ilaca direnç meselesi acaba ne oluyor?  Hele eti yabancı ülkelerden satın alıyorsak?

Atila Alpöge, Ekogazete, 13.10.2017 / Yararlanılan kaynaklar: The Guardian, 13.10.2017 – Nick Dearden, The Guardian, 9.10.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın