“Benim sigara yapıp satma hakkıma karışamazsınız!”

Birçok ülkede böyle diyemiyorsunuz artık.  Sigara satışları aşırı kısıtlanmış durumda.  Örneğin Avustralya, Kanada, Norveç, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde sigara paketlerinin üstünde ölümü, hastalıkları, yetersizlikleri ifade eden korkutucu resimler ve yazılar var.  Türkiye’de de.  Sigara imalatçıları büyük bir hırsla bu gidişe karşı çıktılar.  Ama başarılı olamadılar.  Şimdilerde satışlarını korumak için Afrika ülkelerine saldırmaktalar.  Çirkin bir biçimde.

British American Tobacco ve diğer çokuluslu sigara firmaları Afrika’da dava üstüne dava açıyorlar, hükümetlere türlü yollarla yükleniyorlar.  Sigara paketlerinin üstüne uyarı yazısının yazılmaması, resim konulmaması için.  Sigara ticaretine sınırlama gelmemesi için.  Ya da sigara satışlarına uygulanan vergiler arttırılmasın diye.

Hedefteki ülkeler bir hayli fazla: Kenya, Uganda, Togo, Gabon, Burkina Faso, Kongo, Etiyopya, Namibia…

Mahkemelere verdikleri dilekçelerde, cumhurbaşkanlarına ve başbakanlara sundukları yazılarda (yani artık ulusal arşivlere girmiş resmî belgelerde) kullandıkları bazı ifadelere göz atalım.  Sigara satışını düzenleme ve paketlere uyarı koyma girişimlerine karşı, bakın nasıl karşı çıkmışlar?

  • Sigara Kontrolü Yasası tutarsızdır, yasalara aykırıdır. Anayasaya da aykırıdır.
  • Uluslararası antlaşmaların önüne konmuş haksız bir engeldir.
  • Çok kaprisli bir vergi bindiriyorsunuz.
  • Ülkenin ekonomisinde ciddi yaralar yaratacaksınız.
  • Ekonomik riskin yanında toplumsal yaşam da zarar görecek.
  • Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına uymanız gerekiyor.
  • Bu politika sigara satışı yapan dükkân sahiplerini zor durumda bırakacak.
  • Bu tür önlemlerin sigara kullanımını azalttığı yolunda hiçbir bilimsel veri yok.
  • Sonuçta kaçakçılığı teşvik etmiş olacaksınız.
  • Ülkenizin ekonomisi faaliyetimizden çok yarar gördü. Çünkü 1.700 kişilik istihdam sağlandı.  Bu olgu fakirliği azaltmada ve gelir düzeyinin artmasında yararlı oldu.
  • 210 kişiyi çalıştırdığımız birimi kapatmak zorunda kalacağız.
  • 21 yaşından küçüklerin sigara içmesini yasaklamak mantıki değil. Bu sınırı 18’e indirmek gerekir.  Ne de olsa, 18 yaşındaki genç kendi kararlarını kendi alabilecek yetenektedir.

Ne oluyor?  Bu aşırı itirazların gerekçesi ne?  Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) sağladığı bazı bilgilere göz atalım.  WHO’nun veri bankasındaki bir bölüm sigara kullanımı eğilimlerini yansıtıyor.  Ülke yönetimlerinin sağladığı resmi rakamlara dayanarak.  (Bu veri tabanına buradan ulaşabilirsiniz.)  Bakın, birkaç ülkede nüfusun yüzde kaçı sigara kullanmakta?  Ve beş yıl içinde kullanım nasıl değişmiş?  2010’da ve 2015’te.  (Aşağıda “E” erkekleri, “K” ise kadınları belirtiyor.)

  • Fransa: (2010) E= %32,1 / K= %26,2 – (2015) E= %29,8 / K= %25,6
  • Almanya: (2010) E= %34,3 / K= %29,0 – (2015) E= %32,4 / K= %28,3
  • İtalya: (2010) E= %29,7 / K= %19,8 – (2015) E= %28,3 / K= %19,7
  • ABD: (2010) E= %22,0 / K= %19,5 – (2015) E= %17,3 / K= %15,0

Bir de Türkiye’nin durumuna bakalım.

  • Türkiye: (2010) E= %45,0 / K= %14,4 – (2015) E= %39,5 / K= %12,4

Demek ki, yavaş da olsa sigara kullanımını bırakma eğilimi var bazı ülkelerde.  Bir de birkaç Afrika ülkesine göz atalım.

  • Kongo: (2010) E= %26,4 / K= %1,7 – (2015) E= %43,2 / K= %1,7
  • Burundi: (2010) E= %31,1 / K= %5,5 – (2015) E= %36,0 / K= %4,5
  • Kenya: (2010) E= %26,3 / K= %2,4 – (2015) E= %24,6 / K= %2,1
  • Uganda: (2010) E= %19,3 / K= %3,4 – (2015) E= %16,4 / K= %2,9

Bu veriler bazı ipuçları sunuyor.  Şöyle ki:

  • Afrika ülkelerinde sigara kullanımı düşük.
  • Ama çaba gösterilirse (örneğin Kenya’da olduğu gibi) satışlar patlayabiliyor.
  • Kadınlar daha alışmamışlar sigaraya. Bunda bir potansiyel var.
  • Öte yandan Afrika’nın hızla gelişeceği, tüketim gücünün yükseleceği biliniyor.
  • Nüfus da hızla artacak. Bu da biliniyor.
  • Demek ki, sigara satışları hızla artabilir ve gelişmiş ülkelerin düzeyine varabilir.

Şu anda Afrika’da 77 milyon kişinin sigara kullandığı hesaplanıyor.  Bu sayının 2030’da 90 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.  Ancak firmaların yaklaşımının bambaşka bir hedefi daha var: çocuklar ve gençler.  Bazı Afrika ülkelerinde okula (hatta ilkokula) giden çocukların karşısına fındık fıstık, kurabiye, içecek satan birtakım adamların dikildiği, bu arada tek tek sigara da sattıkları biliniyor.

WHO’nun veri tabanı bazı ülkelerde çocukların ne oranda sigara içtiğini de veriyor.  Örnekler aşağıda.  Hem Afrika’dan, hem de diğer ülkelerden.  Ancak not etmek gerekir ki, buradaki değerler 13-15 yaş arasındaki çocukların eğilimini yansıtıyor.  (Gene “E” erkek çocukları, “K” ise kız çocukları belirtiyor.)

  • Kenya: (2010) E= %14,2 / K= %11,4 – (2015) E= %12,8 / K= %6,7
  • Uganda: (2010) E= %17,3 / K= %15,3 – (2015) E= %19,3 / K= %15,8
  • İtalya: (2010) E= %19,4 / K= %21,6 – (2015) E= %20,6 / K= %26,3
  • ABD: (2010) E= %15,4 / K= %11,1 – (2015) E= %12,4 / K= %10,0
  • Türkiye: (2010) E= %14,4 / K= %7,4 – (2015) E= %20,3 / K= %12,8

WHO 2004’de 164 ülkenin katılıp imzaladığı sigara kontrolü antlaşmasını yürürlüğe koymuştu.  Bunu Afrika ülkeleri de imzalamışlardı, ama tam anlamıyla yürürlüğe koyamadılar.  Bunda idari zayıflıklar rol oynadığı gibi, firmaların politikacı kesimi üzerinde kurduğu çeşitli baskılar da etkili oluyor.  Böyle olunca (WHO kayıtlarına göre) her yıl 7 milyon kişinin ölümüne neden olan sigara imparatorluğu devam ediyor ve müşteri yitirir gibi olduğu bölgelerden çekilerek Afrika’ya yöneliyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 15.7.2017 / Yararlanılan kaynak:  Sarah Boseley, The Guardian, 13.7.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Domates sevgimiz “Kırmızı Altın” mafyasına hizmet ediyor

Domatesi kim sevmez?  Ama hangi domatesi?  Tabii ki, mevsimi dışında karşımıza çıkan kıpkırmızı görünüşlü, ama kalın kabuklu, içi sert olan domatesi değil.  Çoğunlukla bunlar tatsız tuzsuz, yavan oluyor.  Niye acaba?  Domateslere ne oldu?  Bir kitap yayımlanmış Fransa’da, “Kırmızı Altın İmparatorluğu” diye.  İki yıl boyu sürmüş kapsamlı bir araştırmaya dayanan kitap bu soruların arka planını sergiliyor.

Araştırmayı yürütmüş olan kişi genç bir Fransız gazeteci.  Adı Jean-Baptiste Malet.  Kitabın orijinal adı da “L’empire de l’or rouge”.  Mayıs 2017’de çıkmış kitapçı vitrinlerine.  İki ay önce yayımlandığı halde internette yedi milyona yakın gönderme almış.

Karmaşık öyküyü özetlemeye çalışalım.  Karşımızda iki tür domates var.  Biri, bahçelerden, tarlalardan zamanında, mevsiminde elle koparılmış domates.  Öteki ise endüstriyel domates.  Bu sonuncuların yüz binlercesi bir arada makinelerle toplanıyor.  Bu yüzden de kendilerinin tok, derilerinin sert olması gerekiyor.  Koparırken bozulmamışlar diye.  Bunlar makinelerle eziliyor.  İçlerine birtakım maddeler katılıyor.  Aseptik, mikrop tutmaz varillere konuluyor ve durmadan sevk ediliyor.  Nerden, nereye, niçin?

Öykünün başlangıcında İtalya var.  İtalyanlar domatese düşkün.  Özellikle pizzada, garnitürlerde çok kullanıyorlar.  Daha da önemlisi sos yapıyorlar, domates suyu yapıyorlar, ketçap yapıyorlar ve başka ülkelere satıyorlar.  Başka halklar da seviyor bunları.  Resmi rakamlara göre bir yılda dünya nüfusu kişi başına 5 kilo endüstriyel domates tüketiyor.  10 milyar dolarlık bir faaliyet, bu.  Son elli yılda tüketim altı katına çıkmış.

1990’larda İtalyan girişimciler Çin’e el atmışlar.  Ne de olsa orada hudutsuz arazi var; çok ucuz da iş gücü.  Hatta çocukları, hapishanelerdekileri çalıştırma olanağı.  Çin mutfağında domatesin fazla yeri yok.  Ama bugün Çin çok büyük bir domates üreticisi.  İtalyanların teşvik ettiği ya da kurduğu fabrikalar bunları konsantre yapıp varilliyor.  Sonra da sevk ediyor.

Bunlar özellikle İtalya’da ya da Afrika’da işlenip dünya piyasasına sürülüyor.  Ancak etiketlerde ne malın esas çıkış yeri belirtiliyor, ne de katkı malzemeleri açıklanıyor.  Örneğin aldığınız sosun etiketine baktığınızda bunun İtalya malı olduğunu sanıyorsunuz.  Ya da kendi ülkenizin.  Ne de olsa uzaklardan gelen bu variller geldiği yerde de ayrı bir işlemden geçiyor.  Soya, nişasta, glikoz gibi katkı maddeleriyle.  Sonuçta piyasaya sürülen ketçabın, sosun içinde yalnızca %31 oranında domates konsantresi oluyor.  Kitabın yazarı dünya çapında bir katakulli döndüğünü, mafya türü bir oluşumun yaşandığını ileri sürüyor.  Devletlerin de gereken önlemleri almadığını, kontroller yürütmediğini ve sıra dışı bir uygunsuzluğa adeta göz yumduklarını.

Bu durumda acaba bazı ev hanımlarının yaptığını mı yapmalı?  Onlar bahçeden, tarladan gelme domatesi mevsiminde satın alıyorlar, büyük miktarda.  Soyuyorlar, ikiye üçe bölüyorlar.  Birtakım kapların içine koyup buzdolabının buzluk kısmına yerleştiriyorlar.  Sonra da kış aylarında gerçek, tertemiz, tadı yerinde domatesi istedikleri miktarda yemeklerinde kullanıyorlar.

Kitapla ilgili tam bilgi şöyle: “L’Empire de l’or rouge. Enquête mondiale sur la tomate d’industrie, Jean-Baptiste Malet, Fayard, 2017.”  288 sayfa.  19 avro.

İsterseniz, yazarla bu konuda yapılmış bir televizyon haberi görüşmesini 3,5 dakikalık bir video olarak da izleyebilirsiniz.  Buraya tıklayarak.

Atila Alpöge, Ekogazete, 11.7.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Rémi Barroux, Le Monde, 8.7.2017 – Fabrice Pouliquen, 20 Minutes, 22.5.2017 – Le Point, 17.5.2017

Doğal kaynaklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Benzinli, dizelli otomobil mi dediniz? Ama bunlar bitiyor.

Eski güzel günlerde “Benim arabam benzinli!  Benimki dizelli!” sohbeti yapılırdı.  “Benimki bin kat daha iyi!  Haydi canım, benimkinin performansına bir bak!” denirdi.  “O mu daha ucuz, bu mu?” hesabı yapılırdı.  Öyle anlaşılıyor ki, bu sohbetlerin sonu göründü.  Benzinsizliğin, dizelsizliğin nasıl olacağını konuşmanın zamanı geldi gibi görünüyor.  Fransa’da yeni hükümet bu tür araçların kullanımını yasaklama kararında.

Hızlanan bazı gelişmeleri yaşamaktayız.  Örneğin ünlü otomobil şirketi Volvo bir gün önce bir duyuruyu yaptı.  Bu haber, böylesi şeyleri umursamayan basınımıza bile düştü.  Volvo bundan böyle (iki yıl içinde) yalnızca elektrikli ve hibrit araç imal edecek.  Yani araç temelde elektrikli olacak, ama bazı durumlarda benzin motoruyla desteklenecek.  Yüzyıl önce başlamış ve bilip yaşadığımız çağdaş dünyanın üretim geleneğinin sonu bu.

Fransa’da işbaşına gelmiş olan yepyeni bir yönetim var.  Bu düzenin ekoloji bakanı da Nicolas Hulot.  Uzun yıllardan beri çevre konularında büyük çaba harcamış saygın biri.

Hulot’ya göre bu yaklaşım otomobil endüstrisi için zor bir değişim gibi görünebilir.  Ama Fransız otomobilcileri onları ileri yıllarda bekleyen gelişmenin farkındaydılar.  Ve gereken hazırlıkları zaten yapmışlardı.  Hulot söz konusu benzinli-dizelli yasağın 2040’da toptan devreye gireceğini söylüyor.  Bu arada İngiliz bir profesör de “Merak etmeyin, gidiş öyle bir gidiş ki, 2040’a kalmadan bütün araçlar elektrikli olacak” müjdesini veriyor.  “Öyle ki” diyor, “O tarihte hangi benzinli ya da dizelli aracı yasaklamak istersek, bir zamanlar birilerinin atların çektiği araçları yasaklama durumunda kalacağız.”

Nitekim Norveç ve Hollanda’da bu hedefi 2025’te gerçekleşme kararı alındı.  Almanya’da da 2030 hedefi gündemde.  Hindistan bile bu yaklaşımın içinde yer alıyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 6.7.2017 /  Yararlanılan kaynak: Angelique Chrisafis ve Adam Vaughan, The Guardian, 6.7.2017

 

Teknoloji, Ulaşım içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

El yıkamayı biliyor muyuz gerçekten?

Elimizi yıkama sanatının püf noktası nedir?  Kullandığımız suyun sıcaklığı mı?  Elimizdeki sabunun cinsi, kalitesi ve markası mı?  Bu soruları ipsiz sapsız ve saçma bulabilirsiniz.  Ama anlaşılıyor ki bilim dünyası bu konuya fazla eğilmemiş.  Bilgiler, bulgular yetersiz.  Rutgers Üniversitesinden (New Jersey/ABD) birkaç bilgin olaya eğilmeye karar vermiş ve kapsamlı bir araştırma yürütüp konuya ışık tutmaya çalışmış.

Örneğin, sıcak mı sıcak suda el yıkamak, evet, bakterileri öldürür.  Ama deri hücrelerini de berbat eder.  Araştırmacıların planlayıp yürüttükleri çalışma şöyle: Altı hafta boyunca denek olmayı kabul eden 20-25 gönüllüyle anlaşmışlar.  Dört ayrı unsurun kullanımını hedefleyerek çeşitli araştırmalar yapmışlar.

  • Biri, el sabunlama süresi: 5 – 10 – 20 – 40 saniye.
  • Öteki suyun sıcaklığı: 15 – 26 – 38 derece.
  • Üçüncüsü kullanılan sabun miktarı: 0,5 – 1 – 2 mililitre.
  • Sonuncu da değişik tür sabunlar.

Bir de en önemlisi ve belki de en rahatsız edici olanı, hazım sonrasında dışkılarda beliren bakteriler.  Deneklerin ellerine 1 mililitrelik miktarda bakteri (dediğimiz türden bakteri) bulaştırılıyormuş.  Sonra da yukarıda belirttiğimiz değişik koşullarda el yıkamaya geçiliyormuş.  En sonunda da yıkamadan sonra elde kalan bakteri miktarı ölçülüyormuş.

Araştırmanın sonunda ortaya çıkan ilginç sonuçlar şöyle:

  • Kadınlarla erkekler arasında bir fark yok.
  • Suyun sıcaklığı fazla önemli değil.
  • Sabunun cinsi de fazla bir fark yaratmıyor.
  • Sabunun çok bol olması da fazla önemli değil.

Ama el yıkama süresi gerçekten önemli.  Elinizi yalap şap yıkamışsanız bakteriler neredeyse oldukları gibi kalıyor.  Ama bu süre 10 saniyeyi geçerse, hele yarım dakikaya ulaşırsa bakterilerden arınmış bir eliniz olduğunu ileri sürebilirsiniz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 5.7.2017 / Yararlanılan kaynak: Pierre Barthélémy, Le Monde, 26.6.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

İçimiz dışımız, her bir yanımız plastik oldu

Dünya genelinde her saniye (dakika değil, saniye) 16.000 adet plastik şişe satılıyormuş.  Bunun hesabını tutanlar “3 yıl içinde saniyede 20 bine ulaşacağız” diyorlar.  Elimizdeki şişenin içindekini içiyoruz ve arta kalan plastiği atılıyoruz bir yerlere.  Ne de olsa, “kullan at” kültürü bu.  Hani iklim değişimi üzüyor hepimizi, uykularımızı kaçırıyor ya!  Aslında tam anlamıyla “plastik krizi”nin içindeyiz.

Son on yılda plastik şişe kullanımında %16’lık bir artış kaydedilmiş.  Uzmanlar bunları “uç uca koysak neredeyse güneşe ulaşırdık” diyorlar.  Konunun karmaşık boyutları var.  Kullanıp atıverdiğimiz plastik şişeler kısaca “Pet” diye bilinen “polietilen tereftala” adlı malzemeden yapılıyor.  Aslında bunları toplayıp, yeniden işlemek ve tekrar kullanmak mümkün.  Ama bunu pek beceremiyoruz.  Bunların yarısı bile toplanamıyor.  Ancak %7’si yeniden işleyip devreye alınıyor.  Gerisini, göm toprağa ya da at denize ve unut!

Her yıl, siz deyin 5 ton, biz diyelim 15 ton plastik denizlerde kendine yuva buluyor.  Okyanusları aşan teknelerin karşısına, denizin orta yerinde dönüp duran dev plastik adaları çıkıyor hep.  Denizciler büyük şaşkınlıkla anlatıp duruyorlar bu sürprizi.  Tabii, bu plastik parçaları daha sonra kuşlarla balıkların karnında yer buluyor.  En sonunda bizlerin midesine ulaşarak.

Belçika’daki ünlü Ghent Üniversitesi’nin uzmanları deniz mahsullerine meraklı olan dostlarımızın her yıl ortalama olarak 10.000’i aşan ufacık plastik parçacıklarını sistemlerine alıp hazmetmeye çabaladıklarını söylüyor.  Avrupa Birliği’nin Beslenme Güvenliği Otoritesi de bu konuda ciddi uyarı yapıyor.

İşin ilginç tarafı şu ki, hızla gelişmekte olan Çin, Hindistan gibi ülkelerde ve benzerlerinde (örneğin Türkiye’de) köylerden kentlere hızlı ve büyük çaplı bir nüfus akışı var.  Bu değişimi yaşayan insanlar geldikleri kentlerde doğal sudan plastik şişeli suya geçmek zorunda kalıyorlar.  Bu da plastik kullanımını patlatıyor.

Mesele sadece su içmeyle ilgili değil.  Coca Cola, Pepsi ve benzeri gazlı içecekler de bu olayın içinde.  Örneğin Coca Cola saniyede 3.400 şişeleme yapıyor.  Ama bu şirket de, ötekiler de geri kazanılmış plastik şişeye şimdilik pek de sıcak bakmıyorlar.  Hem de geri kazanılmış şişe üretimi normal plastik şişe yapmaya kıyasla %75 daha az enerji gerektirdiği halde.  Coca Cola bu yola gitmeyi düşündüğünü söyleyip duruyor.

Bu arada Amerika’da ve Avrupa’da bazı kent yönetimleri su ve benzeri şişelerde plastik kullanımına sınırlama getirmeye başladılar.  Bu çabada önde giden yer San Francisco.  Belediyenin binalarına plastik şişelerin girmesi yasak.  Gene belediyeye ait parklar, spor alanları gibi yerlere de, eğlenceler, törenler gibi etkinliklere de plastik şişeler sokulmuyor.  Kent yöneticileri halka sundukları musluk suyunun şişelerdekine kıyasla çok daha fazla temiz ve besleyici olduğunu söylüyorlar.  Bu arada şu bilgiyi de veriyorlar: 1976’da halk bir yıllık su gereksiniminin (kişi başına) yalnızca 6 litresini şişelerden karşılıyormuş.  Şimdi bu miktar 108 litreye fırlamış.  18 katına.  Sorumlular bu çarpık alışkanlığı yavaş yavaş tersine çevirmek gerekir diyorlar.

Bu arada Çin’de su, kola ve benzeri içecekler için plastik şişe kullanımı (birçok alanda olduğu gibi) patlamakta.  Bugünlerde dünyada üretilen toplam plastik şişelerin %28’i Çin kentlerinde kullanılıyor.  Uzmanlar “Bunun ötesi de var.” diyorlar.  “Kentsel nüfus artışı bir yandan, gelir düzeyinin yükselmesi öte yandan ve bu faktörlere Batı türü yaşama özenmeyi de eklersek, akıl almaz bir tüketime ulaşacağız.”  Bu arada Çin sokaklarında boş plastik şişe toplayıp bir yerlere satan ve geçimini böyle sağlayan sayısız kişi de göze çarpıyor.

Bu konuya ilgi duyuyorsanız, belki şu iki siteye de göz atmak istersiniz:  New Plastic Economy (https://newplasticseconomy.org/) ve Recup (http://www.recoup.org/).

Atila Alpöge, Ekogazete, 30.6.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Sandra Laville ve Matthew Taylor, The Guardian, 28.6.2017 – Sam Levin, The Guardian, 28.6.2017 – Benjamin Haas, The Guardian, 28.6.2017

Atıklar, Denizler - Irmaklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaka paça mahkemeye düşecekler ve ceza yiyecekler

Bana ne dediler, umursamadılar, inkâr ettiler.  Yapmaları gerekeni yapmadılar.  İnsanlığın geleceğini tehlikeye attılar.  Bu tavrın hesabını er geç verecekler.  Ekolojiye karşı işlenen suçlar günün birinde uluslararası bir mahkemenin konusu olacak.  Jenosit gibi.  “Ekosit” diye adlandırılan bir kavram gün geçtikçe devreye giriyor.  Yakında Birleşmiş Milletlerin gündemine gelecek.  Ve bunun özel mahkemesi gün ışığına çıkacak.  Öyle görünüyor.

Geçen gün (23.6.2017) Fransa Anayasa Mahkemesi’nin salonunda büyük bir toplantı oldu.  Dünyanın dört bir köşesinde hukuk ve yargı konusunda önde gelen 50 uzman bir araya geldi.  Bakın hangi ülkelerdendi bu uzmanlar: Brezilya, Arjantin, Kanada, ABD, Hindistan, Pakistan, Çin, Kamerun, Rusya, Avrupa Birliği… ve Türkiye.  (Acaba ülkemizden kim katıldı?)  Birleşmiş Milletlerin son başkanı Ban Ki-moon da aralarındaydı.  Bir de eski Kaliforniya Valisi Arnold Schwarzenegger.

Aslında bir çalışma grubuydu bu.  Uzun görüşmelerden sonra oluşan bir metin Fransız Başkanı Macron’a sunuldu.  Sahiplensin ve uluslararası düzeye (Birleşmiş Milletlere) aktarsın diye.  Zaten bu çalışmanın yürütücü başkanlığını Fransız Anayasa Mahkemesi’nin başkanı yüklenmişti.  Aslında bu metin altı aylık bir çalışmanın, danışıp görüşmenin sonunda ortaya çıkmıştı.  Adı “Dünya Çevre Antlaşması” oldu.

“Gene mi yeni bir toplantı?  Gene mi birtakım gevezelikler?  Gene mi kâğıt üstünde kalacak ilkeler listesi?” diye tepki göstereceksiniz.  Haklısınız.  Bu çalışma grubunda yer alan ünlü uzmanlar da böyle diyor.  “Yeter!” diye düşünüyorlar.  “Artık eyleme geçmek gerek.”  Bu nedenle de ekoloji suçu kavramını geliştirmeyi hedefliyorlar.

2015 Aralığında Paris’teki büyük toplantıda oluşturulan metni, ikisi hariç, her ülke hükümetler düzeyinde kabullenmiş ve imzalamıştı.  Ama eyleme geçme ve uygulama konusunda sayısız gecikmeler, tutarsızlıklar, ihmaller, baştan savmalar izleniyordu.  Trump’ın ABD’si imzasını geri çektiğini bile duyurmuştu geçenlerde.

Bu kez üretilen metin sivil toplumun sahipliğini taşıyor.  Halkların beklentisini ve isteğini temsil ediyor.  Biliniyor ki, konu Birleşmiş Milletlere geldiğinde çeşitli oyunlar oynanacak.  Ama bu son metin ve sivil toplum girişimleri sayesinde baskı şiddetlenerek artacak.  Uluslararası Adalet Divanı’nın çerçevesinde ortaya çıkacak özel bir yargı sistemi devreye girecek.

Ortaya çıkmakta olan baskılara birkaç örnek verelim.

  • Altı yıl kadar önce Londra’da benzeri bir mahkeme denemesi yapılmış ve ekoloji suçları yargılanmıştı. (Ekogazete-2.10.2011)
  • Amerika’da 21 çocuk ve genç ABD Başkanlığını (Obama zamanında) resmen mahkemeye verdiler; “Bizim geleceğimizi koruma altına almıyor ve bizi tehlikeye düşürüyor.” diye. (Ekogazete-1.6.2016)  Mahkeme ortada anayasal bir hak var diye talebi kabul etti ve dava açtı.  Yeni Trump idaresi bu karara itiraz etti.  Yargıç itirazı kabul etmedi ve davayı işleme koydu.  Trump kesimi ise şimdi, birkaç gün önce, bu girişimi durdurmak için bir üst mahkemeye başvurdu.  (ThinkProgress, 9.6.2017)
  • Tarım kesiminde adı çok duyulan ve dünya çevreci hareketinin en önemli hedeflerinden biri olan Monsanto kansere neden oluyor iddiasıyla Hollanda’da yargılandı. Bu da göstermelik bir davaydı, ama önemli bir iz bıraktı.  (Ekogazete- 14.10.2016)
  • Yeni Zelanda’da 26 yaşındaki bir hukuk öğrencisi, Sarah Thomson, geçen gün iklim değişiminden sorumlu başbakan yardımcısını ülkenin 2015 Paris antlaşmasını imzaladığı halde, alınması gereken önlemleri almıyor diye mahkemeye verdi. Gözlemciler bunun ciddi bir girişim olduğunu, çünkü iklim değişimi konusunun politik gündemde ön planda yer almaya başladığını belirtiyorlar.  (Le Monde, 25.6.2017)

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.6.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Simon Roger, Le Monde, 25.6.2017 – Caroline Taïx, Le Monde, 25.6.2017 – Natasha Geiling, ThinkProgress, 9.6.2017

Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yıllardır sürüp giden sağlık kavgasında artık başarı yakın

Gırtlak gırtlağa bir kavga.  10-15 yıldır sürüyor.  Bir yanda çıkar grupları, para babaları…  Öte yanda bilim insanları, doktorlar, sağlık kurumları, dernekler.  Bu sonuncular “bazı kimyasallar insan sağlığı için aşırı zararlı ve tehlikeli!” diye haykırıyor, yasaklanmalarını istiyor.  Öteki gruplar devletlerle aşna fişne ilişkiler kurup meseleyi kapattırıyor.  Ama artık bunun sonuna gelindi.  En azından bir kimyasalda: Bisfenol-A.

Ekogazete’nin 8-9 kez sözünü ettiği Bisfenol-A (BPA) neydi, kısaca anımsayalım.

BPA 1960’lardan beri plastik, naylon, polyester, PVC yapımında kullanılan bir kimyasal.  Örneğin plastik su şişelerinde var.  Zamanla, hele güneş ışığı altında, eriyip suya karışıyor ve vücudumuza girip yerleşiyor.  Salgıbezlerini etkiliyor ve hormonlarımızı bozuyor.  Sonuçta, gelsin kanser…  diyabet…  düşük yapma…  sakat doğum…  beyinde tahribat…  aşırı şişmanlık…  Kendi içine kapanma, toplumdan kopma gibi psikolojik sorunlar da yaratıyor.  Bu zehir gebelik sırasında anneden bebeğe de geçip yavrunun bütün yaşamını etkiliyor.

Peki, BPA nelerde var?  Madeni konserve ve meyve suyu kutularında…  Buzdolaplarında…  Bulaşık makinelerinde…  Elektrik süpürgelerinde…  Bahçe sulama araçlarında…  Linolyum benzeri kaplama malzemelerinde…  Yapışkanlarda…  Kartonların, kâğıtların ve kâğıt kutuların üstüne sürülmüş verniklerde…  Gözlük camları ve çerçevelerinde…  Damacanalarda…  Plastik mobilyalarda…  Plastik tabak ve çanaklarda…  CD’lerde…  DVD’lerde…  Diş amalgamlarında.

Avrupa Birliği’nin Besin Güvenliği Otoritesi (EFSA) diye bir kuruluşu var.  Bunda kararları 15-20 uzmanın(!) yer aldığı bir kurul veriyor.  Bunlar yıllardan beri kendilerine BPA ile ilgili olarak sunulan raporları, bulguları ciddiye almayıp ellerinin tersiyle ittiler.  BPA üretici ve kullanıcılarını sürekli kolladılar.  Bu sonuncularla çıkar ilişkileri olduğu ortaya serildiği halde.  Avrupa Birliği sessiz kaldı, hiçbir tavır almadı.

Ama AB içinde başka bir kurum daha var: ECHA, Avrupa Kimyasallar Ajansı.  Kavgayı yürütenler sonunda konuyu ECHA’nın dikkatine sundular.  Ajansın 16 Haziran’daki toplantısında AB üyesi ülkelerin temsilcileri oybirliğiyle BPA’nın vücudun hormonlarını bozduğunu ve ağır sağlık sorunları yarattığını oybirliğiyle kabul etti.  (Bu arada, İngiltere ile Finlandiya’nın çekimser kalmış olduğunu belirtelim.)

Dünya halkının %90’ının idrarında önemli miktarda BPA olduğu biliniyor.  Almanya’da geçenlerde yapılan bir araştırma da aynı olguyu vurguladı; 599 çocuğun idrar analizi 591 çocukta PBA saptadı.

Bazı firmalar ürünlerinde BPA olmadığını açıkça belirtmeye başladılar.  Aşağıdaki gibi.

Dünyada her yıl 4 milyon tona yakın BPA üretiliyor ve kullanılıyor.  Bu başıboş gidişin artık kontrol altına alınacağı umuluyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 18.6.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Arthur Neslen, The Guardian, 16.6.2017 – Stéphane Foucart ve Stéphane Horel, Le Monde, 18.6.2017

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum