Portekizli çocuklar, Türkiye dahil, 47 ülkeye dava açıyorlar

Suçlama ne?  “İklim değişimi konusunda mutlaka alınması gereken önlemleri, uluslararası antlaşmaları imzalayarak kabul ettikleri halde, yerine getirmeyip büyük facialara neden olmak ve çocukların yaşam hakkını zedelemek.”  Dava nerede açılacak?  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde.  Avrupa Konseyi’nin yasal bir kurumu olan mahkeme kişilerle grupların “temel haklar çiğneniyor” iddiası üzerine devreye girebiliyor.  Kısacası ciddi bir olguyla karşı karşıyayız.

Bunu sıradan bir şaka gibi görmemek ve gülüp geçmemek gerekiyor.  Olay, bugün, 25 Eylül 2017’de gündeme oturdu.  Bu sabah duyurusu yapıldı ve kampanya başlatıldı.  Girişimin arka planında ekoloji çabalarında başarılı olmuş, benzeri durumlarda tutarlı sonuç almış ciddi ve çok deneyimli hukukçular var.

“Birileri Portekizli çocukları kullanıyor!” da demeyin.  Çünkü onlar günlük yaşamlarında ölümcül sıkıntı çekmiş, bu yüzden de seslerini yükseltmiş çocuklar.  Bunu anlamak için olayın arka planına eğilmek gerekiyor.

Yaz aylarında Portekiz’de durmadan orman yangınları çıkıyor.  Ufak tefek olmayan, dar alanda kalmayan büyük yangınlar.  Hem ormanlar harap oluyor, hem de büyük maddi zararlar beliriyor.  Ölümler de görülüyor.

Örneğin bu yaz Leiria bölgesinde aniden bir orman yangını patladı ve görülmedik bir hızla yayıldı.  O kadar ki, yollarda giden otomobiller bu ateş cehennemine yakalandılar ve kaçamadılar.  20 kadar kişi aracının içinde yanarak can verdi.  Diğer ölümlerle birlikte can kaybı 61’e ulaştı.

Gözlemciler “Portekiz yaz aylarında eşi benzeri görülmedik orman yangını trajedileri yaşıyor.” diyorlar.  Üstelik bunlar birbiriyle ilgisi olmayan yerlerde peşi peşine patlıyor.  Bu yıl 60 değişik yangın görüldü.  Geçen yıl tamamı İstanbul ilinin yarısından fazla tutan orman alanları yok oldu.  Bunlarda kesinlikle insan parmağı, bir kaza, bir sabotaj söz konusu değil.  Yazları ormanlık alanlarda hava hem kurak oluyor, hem de ısı 40 derecenin üstüne çıkıyor.  Parmakla gösterilen tek neden iklim değişiminin etkisi.

Leiria bölgesindeki 4-15 yaş arasındaki çocuklar içinde oldukları bu trajedi dizisinden bıkmışlar.  Adeta isyan ediyorlar.  Hükümetlerin göz göre göre yaşanan bu gelişmeleri ciddiye almadıklarını düşünüyorlar.

Onların kızgınlığına arka çıkan ünlü bir ‘örgütlü toplum kuruluşu’ var: Global Legal Action Network (GLAN).  [Buradan ulaşabilirsiniz.]  İnsan hakları konusunda devreye giriyor ve genelde sonuç alıyor.  GLAN bugün girişimi duyurdu.  Bu tür girişimlerde çok etken olan bir internet platformunda: CrowdJustice.  [Ulaşabilirsiniz.]

Şu anda bir kampanya söz konusu.  Konuyu inançla karşılayıp düşünceyi destekleyenleri parasal katkı yapmaya çağırıyorlar.  Amaç küçük katılımlarla 40.000 avroya ulaşmak ve sonra da AİHM’ye başvurmak.

Şu iddia ile:  “Yaşanan faciaların sorumlusu bir tek kişi ya da bir tek ülke değil.  Sorumlu olanlar imzaladıkları antlaşmaların gereğini yapmayan devletler.  Bunlardan 47’sinin 60 yıl önce onayladıkları bir mahkeme var.  Orada hesap vermek zorundalar.  Küresel ısınmaya karşı sera gazı salımlarını azaltmıyorlar; üstelik fosil yakıtları toprak altında bırakmak yerine kullanmaya devam ediyorlar.  Buna tepki olarak da dünyanın değişik köşelerinde insanlar hak aramaya başladılar.  AİHM’nin bu alanda alacağı bir karar 47 Avrupa ülkesinin elini koluna bağlayacaktır.”

Gerçekten de artık benzeri girişimler görülüyor değişik ülkelerde.  Örneğin Ekogazete Hollanda’da Urgenda adlı kuruluşun elde ettiği bir mahkeme kararını aktarmıştı.  Buna göre devlet 2020 dolaylarına kadar seza gazı salımını kesmeye mecbur edilmişti.  [Tıklayabilirsiniz.]  ABD’de de bir grup çocuk bir yıl önce başkan Obama’yı ve federal hükümeti aynı nedenle mahkemeye vermişti.  İlgili yargıç iddiayı kabul etmiş ve devreye almıştı.  Bu dava hâlâ devam ediyor.  Haberini Ekogazete’de duyurmuştuk.  [Burada.]

Atila Alpöge, Ekogazete, 25.9.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Sam Jones, The Guardian, 27.6.2017 – Sandra Laville, The Guardian, 25.9.2017

Reklamlar
Ormanlar, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yepyeni bir ülke çıkıyor ortaya. Vatandaşı olur musunuz?

Kuruluş hazırlıkları tamamlandı bu ülkenin.  Bilgisi Birleşmiş Milletlere sunuldu bile.  Geçen haftaki büyük BM toplantısı öncesinde.  Kuruluşun 196’ıncı üyesi olmak isteniyor.  Parası da hazır, pasaportu da.  Vatandaş olmak isteyenler başvuru yapıyorlar şu anda.  107.000 kişi imza vermiş, pasaport sahibi olmak için.  “Bir” numaralı vatandaşın adını da verelim: Al Gore.  Hani ABD başkanı Bill Clinton’ın yardımcısı.

Para biriminin adı “debris”.  Lira gibi, dolar gibi, avro gibi.  20’lik, 50’lik ve 100’lük banknotları var.  Aşağıda görüldüğü gibi.

Siz de ötekiler gibi, hemen vatandaşlığa başvurabilirsiniz.  Çifte vatandaşlık kabul ediliyor.  Üstelik gidip oraya yerleşmeniz de beklenmiyor.  Milli marşı besteleniyor şu sırada.  Yakında seçimler yapılacak.  Ve dünya kupasına katılacak bir futbol kulübü de oluşturulacak.

Ülkenin adını da verelim: “Trash Isles”.  Türkçesiyle “Çöp Adaları.”  Ülke ufak tefek bir yer değil; aşağı yukarı Türkiye büyüklüğünde.  Ama dünyanın orasına burasına dağılmış beş ayrı adadan oluşuyor.  Aşağıda görüldüğü gibi.

Evet, çöp adaları bunlar.  Okyanusların ortasında akıntılarla dönüp duran plastik parçalarının oluşturduğu ortam.

Sahip olabileceğiniz pasaporta da bir göz atalım.

Anladığınız gibi, bu bir kampanya.  Çarpıcı bir girişim.  Geçen hafta New York’ta toplanan ve Trump ile benzerlerinin ipsiz sapsız konuşmalar yaptığı toplantıyı bu yaşamsal gerçeğe çekmeye niyetlenmiş bir çaba.  Kampanyayı oluşturanlar “LADbible” adlı internet sitesi ile “Plastic Oceans Foundation” adlı vakıf.  (LADbible’ın ilgili sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.)  Dedikleri basit: “Bu ülkeyi üye olarak kabul edin.  O zaman BM ilke ve antlaşmalarını buralarda uygulama zorunda kalacaksınız.  Yani çöp yığınlarını yok edeceksiniz.  Böylece bu yeni ülke de ortadan kalkacak.  Öykünün en sonunda.”

Bu gerçek 1997’de fark edilmiş.  Plastik şişe ve torbalardan değil de 5 milimetreden küçük mikroplastiklerden oluşmuş hudutsuz bir yığın.  Dağ gibi değil de, çorba gibi.  Yüzeyde görülenlerden çok daha fazlası 30 metre derinliklere kadar iniyor.  Her yıl denize atılan 9 milyon ton atıktan önemli miktarı buralara gelip toplanıyor.  Yıllar boyu büyüyerek, yoğunlaşarak.  Denizlerin ekosistemini berbat ederek.

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.9.2017 / Yararlanılan kaynak: Luc Vinogradoff, Le Monde, 19.9.2017

Atıklar, Denizler - Irmaklar içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

Kullanıp içtiğimiz suda bile plastik var

Ekogazete plastikten çok fazla söz etti.  Tekrar tekrar.  Bugüne kadar 20 kadar yazı yalnızca plastikten söz etmiş; 80 kadar yazı da şöyle bir değinmiş.  Evet, hepimiz plastik konusundan bıktık artık.  Ama plastik bizlerden bıkmadı.  Şimdi tekrar gündemde.  İrkiltici bir boyutuyla.  Kapsamlı bir araştırma dünyanın her köşesindeki herkesin sağlığını tehdit edebilecek bir olguyu hepimizin dikkatine sunuyor.

Olayın özeti şu: Günlük yaşamda kullandığımız, hatta içtiğimiz suyun içinde plastik parçacıkları (zerreleri, molekülleri) var.  Lif halinde.  (Bunlara mikroplastik deniyor.)  Ve bunların ne gibi sonuçları olduğu ve sağlık sorunlarını tetikleyip tetiklemediği şu anda bilinmiyor.

Birçok ülkeden, yüzlerce noktadaki kullanım sularından sayısız örnek alınıp analiz edilmiş.  Bu araştırma iki ayrı değer üretmiş.  Biri: örneklerin plastik lifli (yani kirli) olup olmadığı.  Öteki de kirli olanlardaki lif adedi, yanı plastik yoğunluğu.  (Çalışma 10-15 ülkedeki üniversitelerin işbirliğiyle OrbMedia tarafından yürütülmüş.  Araştırmaya buradan ulaşabilirsiniz.)

Toplamda örneklerin %83’ünün kirli olduğu görülmüş.  Kimi yerde çok daha fazla, kimi yerde ise daha az olmak üzere.  Yani yalnızca bazı örneklerde (%17’sinde) lif çıkmamış.  Örnek alınan yerler arasında ABD’den Kongre binası, Çevre Koruma Ajansı Merkezi ve (artık ters anlamda ün kazanan) New York’taki Trump Tower da var.  (Bunların suyu da kirli.)

Ülke çapında şampiyonluk ABD’de.  Örneklerin %94’ü kirli.  İngiltere, Almanya ve Fransa’da bu oran %74’e düşüyor.  Kirli sulardaki lif miktarına bakarsak, ABD’de yarım litrede (gene ortalama olarak) 4,8 adet lif var.  Avrupa’da 1,9 adet.  Başka örnekler de verelim.  Kirlilik oranı ve kirli olan yarım litre sulardaki lif adedi olarak.

  • Ekvator- %79,2 (2,2 adet)
  • Hindistan- %82,4 (4,0 adet)
  • Uganda- %80,8 (2,2 adet)
  • Endonezya- %76,2 (1,9 adet)
  • Lübnan- %93,8 (4,5 adet)

Mikroplastik kirliliği konusunun çok yeni gündeme girdiği ve ancak yeni yeni inceleme konusu olduğu biliniyor.  Örneğin İrlanda’da dört ay önce yürütülen daha küçük çaplı ve yerel bir araştırma benzeri sonuç vermiş.  Almanya’da da değişik markalı 24 biradaki araştırma bunlarda plastik lif bulmuş.  Hatta balda ve şekerde bile.  Geçen yıl Paris’te yürütülen bir çalışma kente her yıl havadan 10 ton plastik lif yağdığını ve bunların ev içlerine bile sızdığını saptamış.

İyi güzel de, plastik lifler nereden, nasıl kaynaklanıyor ve evlerdeki havaya bile nasıl girebiliyor?  Bambaşka bir çalışmanın verdiği bir ipucu var; bu araştırmaya göre bir çamaşır makinası her işleyişinde yıkananlardan kopan 700.000 adet lifi atılan suya salıyor.  Başka bir çalışmaya göre de kurutma makinaları da bol miktarda lif saçıyor ev içine ya da atmosfere.  Örneğin, Endonezya’daki kuyu sularında görülen lif kirliliği atmosferdeki mikroplastiklerin yağmurlar tarafından taşınmasına bağlanıyor.  En başta aktardığımız araştırma şişe sularında bile plastik lifler saptamış.

Uzmanlar kentlerin arıtma sistemlerinin belli büyüklükteki atıkları tutup suyu başarıyla temizlediklerini, ama mikroplastik boyutunda başarılı olamadıklarını belirtiyorlar.

Lif kirlenmesinin başka bir boyutu da hayvanları etkiliyor.  Büyüğünden küçüğüne, balığından kuşuna çoğu yaratık beslenirken mikroplastikleri de yutuyor.  Bunlar dolaylı yoldan bizlere de ulaşmış oluyor.  Ayrıca (lif halinde de olsa) plastik toksik maddeleri emip saklayabiliyor ve giderek çevreye salabiliyor.  Dolayısıyla bu zehirli maddeler dolambaçlı yollarla bizlere kadar ulaşıyor.

Uzmanların işaret ettiği çok önemli başka bir nokta daha var.  Yukarıda sözünü ettiğimiz OrbMedia araştırması 2,5 mikron ve üstü büyüklükteki plastik parçacıklarını yakalamış.  Ama bunun 1.000 katı küçük nanometre boyutunda plastikler de var.  Bunlar da doğaya bulaşıyor.  Ve belki de kolaylıkla vücudumuzdaki hücrelere sızıyor; yediklerimizle, nefes aldığımız havayla.  Ama nanometre düzeyinde olanları bir kenara bırakalım, 2,5 mikronluk boyutta olanların bile ne gibi etkiler yarattığı şu anda bilemiyoruz.  Bilinmeyen bir olgu.  Bilim insanları bu konuya gecikmeden eğilmek gerektiğini ısrarla söylüyorlar.

Atila Alpöge, Ekogazete, 20.9.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Jessica Glenza, The Guardian, 8.9.2017 – Damian Carrington, The Guardian, 6.9.2017 – Damian Carrington, The Guardian, 6.9.2017

Sağlık - Beslenme, Su içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Müze yaşam biçimimizin biçimsizliğini sergiliyor

“Müze” dediğimiz Londra’nın önde gelen müzelerinden biri: “Museum of London”.  Londra Metropoliten İdaresiyle Londra Belediyesi’nin destekledikleri resmi nitelikli, saygın bir müze.  Londra’nın ve Londralıların ilk çağlardan beri sürüp giden toplumsal tarihine odaklanmış bir kurum.  Sahip çıktığı tarihi malzeme altı milyonu buluyor.  Her yıl bir milyonu aşkın ziyaretçisi var.  Şu anda şaşırtıcı bir serginin hazırlığı içinde.

Serginin neye dair olduğunu anlamak için önce aşağıdaki resme bakmakta yarar var.  Sonra da bu ipsiz sapsız görüntünün anlamını kavramak için öyküsüne göz atacağız.

Resimde Londra’nın merkezinde yer alan, 150 yıl önceden kalma bir kanalizasyon tünelinin içi görülüyor.  Aşağı yukarı 120 santim yüksekliğinde, 70 santim genişliğinde.

Şimdi de işin öyküsüne eğilelim.  Yakınlarda fark edilmiş ki, bu tünel (ve çok daha başkaları) neredeyse ağzına kadar tıkış tıkış dolmuş.  Yer yer tıkanmış.  Neredeyse gelenleri geri yollayacak durumda.  Akıp gidebilen sulu maddelerin ötesinde, katı maddeler yığılmış, birbirine yapışmış, yağlı sıvıların donmasıyla betonlaşmış.  Yukarıdaki resimde görüldüğü gibi, tünelin yarıdan fazlasını kaplamış bu dolgu.  Adına ‘aysberg’ (buzdağı) gibi ‘fatberg’ diyorlar.  Yani “yağdağı”.  (‘Berg Güney Afrika dilinde dağ demekmiş.)  Dolgunun uzunlamasına boyu 250 metre.  Ağırlığı da 130 ton olarak tahmin ediliyor.

Neler oluşturmuş ki bu dağı?  Tahta bezi, cam bezi, toz bezi, kadın bağı, bebek bezi, kâğıt havlu, eskimiş bez havlu, yırtık mendil, büyükçe parça yemek artığı…  Ve lokantalardan, evlerdeki mutfaklardan boşaltılan yağlar.  Özellikle kızgın yağlar.  Bunlar donmalarıyla birlikte ötekileri sıkıca birbirine kenetleyen bir görev yüklenmiş.  Kentin kanalizasyon kurumunun sorumluları yağların soğutulduktan sonra boşaltılmasının daha doğru olduğunu söylüyorlar.

Ve tabii tünelde tahammül edilmez, feci bir koku var.  Bozulmuş etlere insan dışkısı karıştırılmış gibi bir şey.  Şimdilerde kanalizasyon idaresinin ekipleri bu dağı temizleyip tüneli boşaltmaya çalışıyorlar.  Zamanla evlere, sokaklara fışkırmasını önlemek amacıyla.

Aslında kanalizasyon pis sular akıp gitsin diye yapılır; bunu sağlayacak eğim de tasarım sırasında yeterince oluşturulur.  Ama yukarıda anlattığımız öyküde katı maddelerin birikmesiyle bu hedef allak bullak olmuş.

Soracaksınız, “bütün bu olayda müzenin ne işi var?” diye.  Müze yönetimi önümüzdeki aylarda “Bugünün Kenti, Yarının Kenti” adını taşıyan bir sergi düzenlemeyi planlıyormuş.  Sergi yaşadığımız kentleri sorunları, açmazları ve çarpıklıklarıyla ele almak, daha sağlıklı ve insanca yerleşim düşüncesini vurgulamak istiyormuş.  Kanalizasyon tüneli öyküsünü duyunca ilgilenmişler.  Bunda söylemek istediklerini çok çarpıcı biçimde resimlendiren nitelik bulmuşlar.

Kanalizasyon kurumuyla hemen ilişkiye geçip 130 tonluk ‘yağdağı’nın önemli bir miktarını satın almak istemişler.  Bunu serginin baş köşesine yerleştireceklermiş.  Daha sonra da müzenin koleksiyonuna katacaklarmış.  Daha sonraki nesillere “Bir zamanlar Londra böyleydi!” denebilsin diye.

Amaç çok anlamlı.  Basit bir mesaj vermek.  “İşte böyle yaşıyoruz.  Yaşam biçimimiz bu durumu yaratıyor.  Tüketim toplumu anlayışı bunu üretiyor.  Kentler durmadan kalabalıklaşıyor.  Durmadan büyüyüp durmadan yüksek binalarla göklere uzanıyor.  Sonunda pisliğe bulanmış bir yaşam ortamı çıkıyor ortaya.”  Sergiye gelenler bilmedikleri ya da önemsemedikleri bir gerçeği görsünler ve düşünsünler diye.  Başka türlü bir yaşam biçiminin yollarını arasınlar diye.  Çünkü fatberglerin, yağdağlarının oluşmasını önlemekte herkesin yapabileceği şeyler var.  Herkes sorumluluk sahibi.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.9.2017 / Yararlanılan kaynaklar:  BBC, 14.4.2017 – Patrick Greenfield, The Guardian, 13.9.2017 – BBC, 12.4.2017

Atıklar, Kentler, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ahşap ayağa kalkıyor

İki yıl önce Ekogazete bir gelişmeyi aktarmıştı: Ahşabı yapıların ana malzemesi yapmak, çelikle betonu en aza indirip ağırlığı ahşaba bırakmak.  Hatta ahşaptan gökdelen yapmak.  Yazı ilgi çekmişti; hâlâ okunuyor.  Bir okuyucu ise yazıya sert tepki göstermişti.  Ama anlaşılan, bu yaklaşım hızla taraftar kazanmış.  Şu anda bitmiş ya da devam eden 50’ye yakın yüksek yapı var.

Bu tür mimariye ilgi o kadar büyümüş ki, 12-15 Eylül 2017’de Bordeaux’da (Fransa) bu yaklaşımı ele alan uluslararası bir kongre toplanıyor.  Toplantının adı WoodRise.  “Ahşap ayaklanıyor ya da yükseliyor” anlamında.  Kongrenin sitesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.  Sonra da Fransızca ya da İngilizce seçimi yaparak okuyabilirsiniz.  Wood Surfer adlı bir dergi ise 70 sayfalık 100. sayısının tamamını bu toplantıya ayırmış.  Sayısız yazıyla konuyu işleyerek.  WoodRise sitesinden derginin tamamına ulaşılabiliyor.

Ahşabın yüksek yapılarda ana malzeme olmasının öyküsünü ve teknolojisini eski Ekogazete yazısında bulacaksınız.  Burada ayrıntıları tekrarlamaya gerek yok.  Şöyle tıklarsanız yazıya ulaşıyorsunuz.  Okuyucu yorumu da yazının en altında olduğu gibi yer alıyor.

Bu tür yapılardan iki örnek verelim.  İsveç’te Skellefteå’daki binanın altında büyük bir kültür merkezi var.  Üstünde de 16 katlık bir otel.  Toplam yükseklik 61 metreye ulaşıyor.

Hyperion ise Bordeaux’da yapılmakta.  18 katı var.  Sokak seviyesine göre yüksekliği 57 metre.

Başka örneklere de gönderme yapalım.  Kat sayısını ve yüksekliğini vererek.  İnşaat başlamak üzere mi, devam etmekte mi, yoksa bitmiş mi, belirterek.  Bir de tamamı mı ahşap, yoksa %20-25 oranında çelik ve betonla desteklenmiş mi, not ederek.  Yapıların adlarına tıklarsanız görüntülerine ve bazı teknik bilgilere de ulaşabiliyorsunuz.

  • Baobab (Paris) – 35 kat / 120 metre – proje (çelik destekli)
  • Abebe Court Tower (Lagos) – 26 kat / 87 metre – proje (çelik destekli)
  • HoHo (Viyana) – 24 kat / 84 metre – 2018’de bitecek (beton destekli)
  • Haut (Amsterdam) – 23 kat / 73 metre – inşaat başladı (tamamı ahşap)
  • Doorman (Rotterdam) – 22 kat / 71 metre – bitti (beton ve çelik destekli)
  • Terrace House (Vancouver) – 19 kat / 71 metre – inşaat başladı (beton destekli)
  • Tallwood House (Vancouver) – 18 kat / 58 metre – bitti (beton destekli)
  • Canopia (Bordeaux) – 17 kat / 50 metre – proje (tamamı ahşap)

Bu seçkiyi yapmak için CTBUH (Council on Tall Buildings and Urban Habitat) adlı kuruluşun yayımladığı üç aylık derginin Temmuz 2017 tarihli sayısından yararlandık.  (Listenin yer aldığı sayfa.)  Bu yazıda 49 bina listelenmiş.  Ancak yalnızca 7 kat ve üstü yapılara yer verilmiş.  (Listedeki yapılarla ilgili daha ayrıntılı bilgiler de burada.)

Bir de, bu yaklaşımı biçimlendiren mantığın üzerinde duralım.  Bu noktada karşımıza iklim değişimi çıkıyor.  Yapılmış çeşitli araştırmalarda, alışılmış yapılarda (betonla çeliğin oluşturulup elde edilme işlemi -ki bunlarda ‘karbon ayak izi’ hayli fazla- de hesaplara katıldığında) yüksek düzeyde sera gazı salımının söz konusu olduğu fark edilmiş.  Tahtanınki hayli düşük.  Alternatif olarak ahşabı ana malzeme diye benimsemek daha doğasever, daha çevresever.  İçinde olduğumuz ve boyutu hızla, skandal ölçüde artan iklim değişimi ve bunun getirmekte olduğu küresel felaket olasılığı karşısında ortaya sağlam bir mantık çıkıyor.  Öte yandan bu yeni yaklaşımın sunduğu olanakları ciddiye alan bilim çevreleri değişik araştırmalar yürütmeye devam ediyorlar.  Anlaşılan depreme dayanıklılık konusu da ele alınmış; ahşap yapıların daha iyi performans verdiği konusunda ipuçları elde edilmiş.  Bu bakımdan ahşap yüksek yapı eğilimini ciddiye almak gerekiyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.9.2017 /  Yararlanılan kaynak: Sébastien Julian, L’Express, 30.8.2017 – Warren Cornwall, Science – American Association for the Advancement of Science, 22.9.2016 – Laura Latham, The New York Times, 9.6.2016

Kentler, Teknoloji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kasırgaydı, hortumdu, seldi, doluydu… Bundan sonrası böyle.

Teksas’ın üstüne günler boyu yerleşip çok geniş bir bölgeyi perişan eden Harvey kasırgasının öyküsünü hayretle izledik.  Harvey’in getirip boşalttığı su 26 milyon olimpiyat yüzme havuzunu dolduracak miktardaymış.  Uzmanlar “Böylesi bir felaket daha önce yaşanmamıştı!” diyorlar.  Eskiye kıyasla daha şiddetliymiş ve varlığı daha uzun sürmüş.  Giderek büyüyecek ve her yeri etkileyecek bir gelişmenin habercisi olduğu söyleniyor.

Teksas’ta 50 dolayında kişi yaşamını yitirdi.  30.000 kişi evini, barkını terk etmek zorunda kaldı.  İyi güzel de, daha beteri güney doğu Asya’da yaşandı.  Hindistan’da, Bangladeş’te, Nepal’de benzeri nedenlerden ve aynı günlerde 1.200 kişi öldü; 2 milyon insan yerinden, yurdundan kaçtı.  (Bir not: Bu felaketleri bir iki sözle, üç cümleyle geçiştirip saatlerce Teksas’ın dramını aktaran ve örneğin boğulmakta olan bir köpeğe odaklanan yazılı ve görüntülü basını çok kişi protesto etti.  “Asyalılar insan değil mi?” diye.  Neyse!)

Olay yerlerindeki sıkıntılar bunlarla bitmedi.  Kimyasal madde fabrikalarında patlamalar oldu.  Havada ağır bir kirlilik var.  Çoğu yerde kentlerin su hizmeti kesildi.  Fabrikalardan sızan tonlarca zararlı madde nedeniyle akarsuların ve denizin aşırı kirlendiği ifade ediliyor.

Uzmanlar bu olup bitende çok ciddi bir mesaj görüyorlar: gittikçe şiddetlenecek atmosfer olayları…  Kar baskınları…  Sıcak hava dalgaları…  Seller…  Aşırı kuraklıklar…  Azman orman yangınları…  Kasırgalar…  Bu olayların özellikle Kuzey Amerika ile Avrupa’yı fena vuracağını düşünüyorlar.

Haydi, Trump ve benzerlerinin ağzıyla diyelim ki, bu görüşü ileri sürenler “bilim insanıyız lafıyla ortalıkta dolaşan ve ciddiye alınmayacak tipler.  Boş verin bu iddiaları!”  Ancak dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden biri olan Alman Munich Re de uzmanlar gibi düşünüyor.  Üstelik gelişmelerin ağır ekonomik boyutunun kendine vereceği zarara endişeyle odaklanarak.

Yukarıdaki (ne yazık ki hayli silik) çizge/grafik de bunu diyor.  Munich Re’nin elindeki kapsamlı istatistikler son 35 yılda dünyada görülen atmosfer kaynaklı büyük olay sayısının sürekli artarak 3,5 misline varmış olduğunu belirtiyor.  Firmanın başka bir vurgusu daha var.  Çizgenin en alttaki kırmızı çubuklar deprem, tsunami, volkan püskürtmeleri gibi atmosferle ilgili olmayan olayları gösteriyor.  Onlarda artış yok.  Demek ki dünyanın kendi yapısından kaynaklanan şeyler değil ötekiler.  Gelişmeler atmosferle ilgili.  Yani ısınmayla, iklim değişimiyle bağlantılı.

Sera gazı salımının dünya çapında durmadan arttığı ortamda kasırgaların daha da şiddetlendiği, birden bastıran yağmurların daha fazla su bıraktığı gözleniyor.  Bir uzman “Ne de olsa, ısınmayla birlikte denizlerdeki buharlaşma artıyor; bu da yağmurların daha şiddetli olmasını tetikliyor.” diyor.

Bilim insanları olup bitenin arka planında ‘jet akımları’nın (jet stream) olduğunu belirtiyorlar.  Kamuoyunun hiç bilmediği bir olgu var karşımızda.  Kısaca özetleyerek değinelim.

Bunlar adeta birer ‘rüzgâr akarsuyu’.  Yeryüzünün 9-16 kilometre yukarısında yer alan hava kütleleri.  Bunların uzunluğu 2.500 km., genişlikleri 400 km., kalınlıkları ise 4 km. kadar.  (Yani boyları Türkiye’nin adeta 2 katı, enleri ülkenin yarısı, kalınlıkları da neredeyse Ağrı Dağının yüksekliği kadar.)  Bunlar bir şerit gibi hareket ediyorlar.  300 km/saate varan bir hızla.  Sağa, sola dalgalanarak.

Biri kutuplara yakın.  Diğeri de ekvator yakınlarında.  Bunlar yerin hemen yakınlarındaki hava hareketlerini (rüzgârları, fırtınaları, kasırgaları) etkiliyorlar.  Sanki bunlara kumanda ediyorlar.  Kısacası, yaşadığımız hava koşullarını ve olayları biçimlendiriyorlar.  Bu nedenle meteorologlar orta vadeli sıcaklık ve yağış tahminlerinde sağlıklı sonuçlara varabilmek için bunların hareketini sürekli inceliyorlar.

Ancak sera gazı salımları sonucu kutupların ısınması ve buzların hızla çözülmesi güneydeki sıcak hava kütleleriyle kuzeydeki soğuk kütlelerin arasındaki dengeyi altüst etmekte.  Bu da daha aşağılardaki atmosferde büyük, beklenmedik çalkantılara ve artan şiddetlere neden oluyor.  Bu bakımdan ülkelerdeki politik sistemlerin umursamazlığı devam edip iklim değişimi devam ettikçe daha da korkutucu felaketler yaşanacak gibi duruyor.

Başka bir deyişle, bizler kendi dar çevremizde “Yağmur var…  Kar yağıyor…  Hava çok sıcak…” diye yakındığımız zaman, aslında dünyanın bütünlüğünde yaşanan dev boyutlu gelişmelerin ufacık, noktasal bir yansımasından söz ediyoruz.  Üstelik neden olduğumuz sera gazı salımlarıyla bu çalkantıları daha da güçlendirerek.

Atila Alpöge, Ekogazete, 4.9.2017 / Yararlanılan kaynaklar: Jonathan Watts, The Guardian, 30.8.2017 – Joe Romm, ThinkProgress, 29.8.2017 – Joe Romm, ThinkProgress, 28.8.2017 – Joe Romm, ThinkProgress, 15.1.2015

İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Bu yeni uygulamadan sonra kolaysa plastik torba kullanın

Birileri bundan böyle, elinde plastik torbayla sokağa çıkamayacak.  Sokağa çıkmak bir yana, fabrika sahipleri plastik torba üretemeyecek.  Dükkanlar da plastik torba kullanmayacak ve satmayacak.  Çünkü uygulaması 1 Eylül 2017’de başlayacak olan bir yasa bu tür eylemleri yasaklıyor.  Tersini yapmakta ısrar edenleri ise 4 yıl hapisten, 40.000 dolara giden cezalar bekliyor.  Bu uygulamayı getiren ülke, Kenya.

Şaka gibi duruyor, ama gerçek.  Yerli uzmanlar “Böylesine sert bir önlemin zamanı çoktan gelmiş geçmişti.” diyorlar.  “Plastiğin doğada parçalanıp yok olması 500-1.000 yıl sürüyor.  Kullanım şimdiki gibi giderse 30 yıl sonra okyanusta balıktan çok plastik yüzecek.”  Gözlemciler, besleniyoruz düşüncesiyle suyun içinde buldukları plastikleri hop diye yutan deniz kuşlarının, yunusların, balinaların ve diğer canlıların açlıktan kırıldıklarını söylüyorlar.

Nitekim Nairobi’deki mezbahada kesim yapılan ineklerin karnından 20 kadar plastik torba çıkmaya başlamış.  Kesimhanede görevli veteriner “10 yıl önce böyle bir şeyle karşılaşmazdık.  Ama şimdi, hemen her gün hayvanların midesinden torba topluyoruz.” diyor.

Dediğimiz gibi, sokaktaki adam da bu cezayı yeme tehlikesi altında.  Polisin yolda eli yüklü yürüyenleri çevirmesi mümkün; yasa bu yetkiyi veriyor.  Ancak ülkenin çevre bakanı ilk hedef olarak imalatçılarla satıcıları gösteriyor.  Meseleyi kaynağından bağlamak düşüncesiyle.

Aslında Kenya bu noktaya kolay gelmedi.  10 yıldan beri sürüp giden politika kavgalarıyla varıldı buraya.  Tabii bir hayli direnen de oldu.  Başta Sanayiciler Derneği.  “176 fabrika kapanacak; 60.000 kişi işsiz kalacak.” dendi.  Ama sorun öylesine büyük bir boyut kazanmıştı ki Kenya’da, halktan gelen baskıya kimse direnemedi.  Yalnızca denizler, ırmaklar değil sokaklar da dev gibi plastik çöplüklerine dönüşmüştü.

Öte yandan alternatif üretim çabası hemen başlamış Kenya’da.  Bazı girişimciler büyük çaplı kâğıt torba imalatına kalkışmış.  File torba kullanımı hızla yayılır olmuş; aşağıdaki resimde görüldüğü gibi.  Bizlerin de yıllar önce yaptığı gibi.

Plastiği çarşı pazardan kaldırıp atma işinde Kenya yalnız değil.  40’a yakın ülke benzeri önlemleri devreye almış durumda.  Aralarında Çin, Fransa, Ruanda, İtalya var.  Ama hiçbiri Kenya kadar azimli, büyük çaplı ve eli çabuk değil.

Atila Alpöge, Ekogazete, 29.8.2017 / Yararlanılan kaynaklar: The Guardian, 28.8.2017 – Nathan Siegel, The Guardian, 8.6.2017

Ekoloji Politikası, Teknoloji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın