Venedik birilerine göre cennet, ötekilere göre cehennem

Venedik’e milyonlarca kişi geliyor gezip görmeye, keyif sürmeye.  Ama yerli halk gelenlerden nefret ediyor.  “Turizm baş belası oldu!” diye düşünüyorlar.  “Canım kent yaşanmaz hale geldi.  Çökecek, harap olacak, mezbeleliğe dönüşecek!” diyorlar.  Halk ayaklanmış, örgütlenmiş ve turist saldırısına tavır koymaya başlamış.  Amaçları değerli, seçkin, benzeri olmayan kentlerini ayakta tutmak, kurtarmak.  Gerçek bir halk hareketi söz konusu.

Venedik 118 adadan ve bunların arasındaki 150 kanaldan oluşan bir kent.  Yılda 25 milyon turist geliyor.  Bu sayının 5 yıl içinde 38 milyona fırlayacağı hesaplanıyor.  (Oysa bazı güvenilir araştırmalar Venedik’in sağlıklı olmayı hedefleyecek maksimum turizm kapasitesinin 20 milyon olduğuna işaret ediyor.)  Bu çerçeve içinde geçtiğimiz 15 Mart’ta Santa Lucia tren istasyonunun önündeki meydanı Venedikliler doldurdu.  Turistleri bir kenara iterek.  Öğrenciler bile geldi; derslere boş vererek.

Bu gösteride konu, temelde, iklim değişimiydi.  Gençlerin taşıdığı pankartlarda “İklim bir banka olsaydı, onu kurtarırdınız!” sloganı dikkati çekiyordu.  Venedik’te iklim değişimi uzaktan, laf olsun diye ilgilenecek bir konu değil.  Yaşamsal bir boyutu var bu olayın.  Denizin içinden yükselmiş, suyla oynaşan bu kentte, iklim değişimi nedeniyle, denizin 50 santim kadar yükseleceği artık kesin olarak biliniyor.  Bunun “Evet ama”sı, “Acaba”sı yok.  Bilimsel boyutlu bir gerçek söz konusu.  Başka bir deyişle, böyle bir su yükselmesi kentin merkezini ve geniş bir alanı yaşanmaz kılacak.

Venedik’in geçmişi on bin yıl önceye dayanıyor.  Vıcık vıcık bir bataklığa çakılmış binlerce (ve metrelerce boylu) ahşap kazığın üstünde yükselmiş.  (Ama bunlar özel muamele görmüş ve suya yüzyıllar boyu dayanacak kalite verilmiş kazıklar.)  Şimdi gelmekte olan deniz yükselmesi bu düzeni allak bullak ediyor.

Bu kadere bir de (başka yerlerde alkış tutulan) turist saldırısını ekleyin.  En basit bir örnek olarak atık meselesine göz atın.  Karmaşık kanallar sistemine oturan Venedik’te halktan çöp kapı kapı dolaşılarak toplanıyor.  Ama kamyonlarla değil, mavnalarla.  Ama turist sayısı Venedikli sayısından çok daha fazla olduğu için dışarıdan gelenlerin atıp bıraktığı çöp tam bir baş belası.  Yerlere atılanların temizlenmesi bir kenara, sokaklardaki çöp kutularının her yarım saatte bir durmadan boşaltılması gerekiyor.

Kentin yerleşik nüfusu 300 bin dolaylarında.  Bu rakam dışarıdan gelen milyonların ne gibi bir baskı yarattığını çok iyi ifade ediyor.  Bir örnek.  Kanallarda gondolla dolaşma keyfinin önemli olduğu bu kentte günlük yaşantının ne anlama geldiği aşağıdaki resimde çok iyi görülüyor.

Bunun yanında bir de turistik gezi gemileri meselesi var.  Bunlar Venedik’in içine, adeta kanallara burunlarını sokuyorlar.  Bazen günde altısı birden.  Binlerce turisti kısa bir süre için kentin sokaklarına dökerek.  (Ekogazete’nin 5 yıl önceki bir yazısı.)

Bu gelişmelerden bunalan halk giderek kendi arasında örgütlenmiş.  Sırt üstü yatıp belediyenin hizmet vermesini beklemiyor; kendince çözümler geliştiriyor.  Örneğin oteller misafirlerine plastik şişeli su vermiyor artık; onun yerine madeni şişeler sunuyorlar.  Bir de küçük bir harita; bunda kentte bol miktarda var olan tertemiz sulu çeşmelerin yeri görülüyor.  “Gezerken susadınız mı, haritada gördüğünüz yerlerden şişenizi doldurup için.” deniyor.

Hesap ortada.  50 odalı ve 40 kişinin görev yaptığı bir otelde bu yöntem her yıl 36.000 plastik şişenin kullanılıp atılmasını önlemiş.  Venedik otellerinde toplam olarak 40.000 yatak var.  Bu düzenin her yerde uygulanmasının bir yılda ne kadar milyon plastik şişenin (30 milyon) ortalığa dökülmesini önleyeceğini siz hesaplayın.

Özellikle (iklim değişimi konusunda bilinç ve duyarlık düzeyleri hızla artan) gençler olup biteni oturdukları yerden seyredip yakınmak yerine, kentte çeşitli girişimler geliştiriyorlar.  Turizm etkinliğine yepyeni bir düzen getiren ve bundan doğan maddi olanakların kenti koruyup ayakta tutacak atılımlara kaynak oluşturmasına yarayan girişimler.

Bambaşka bir endişe daha var gündemde.  Kente gelenlerin sayısı arttıkça yerli halkla turistler arasındaki ilişki gittikçe kopuyor.  Gelen yabancı etrafa bakmakla ve sokaklarda gezmekle, tarihsel yapılara göz atmakla yetinip gidiyor.  (Bir sergiyi gezer gibi.)  Yerel kültüre eğilmek umursanmaz oluyor.  Yerelliğe ve bunun üretimlerine dikkati çeken, turistle halk arasında yakın (insani) ilişkiler geliştiren girişimler de var Venedik’te.  Avrupa Parlamentosu’nun işaret ettiği gibi sayısal bir turizm yerine kültürel bir turizme yönelmek amacıyla.

Aslında Venedik örneğinde görülüyor ki, hızlı turizm gelişmesi yerel kültürü, yerel alışkanlıkları ve yerel üretimi bir kenara itip kente gelen yabancıların zaten alışkın oldukları yabancı ürünleri pazarlamaya başlıyor.  Üstelik bunu Venedikliler yerine dışarıdan, başka yerlerden gelmiş (ve sayıları artan) fırsatçılar yapıyor.  Yabancılaşmayı arttırarak.

Bir Venediklinin dediği hayli ilginç: “Yabancı geldiğinde kendi dünyasına saplanıp kalacağına, bizden birine merhaba desin, onunla tanışsın, oturup sohbet etsin; birlikte bir kahve içsinler.”

İyi güzel de, yabancı parmağı gittikçe artıyor.  Dışarı kaynaklı firmalar burada uzantılar açıyorlar ve turizm hareketine sahip çıkıyorlar.  Örneğin evleri yabancılara kiralayarak.  Sayısı artan Venedikli de meskenlerini bu tür şirketlerin kullanımına (ve gelen yabancıların kısa süreli misafirliğine) bırakıp başka yerlere tanışıyor.

Bu mesele Venedik’te çok sert boyutlara ulaşmış durumda.  Ama Avrupa’nın başka kentleri de benzeri sıkıntıları belli bir ölçüde yaşamakta.  Örneğin Barcelona, Lizbon, Amsterdam, Dubrovnik, Prague, Salzburg…  (Ekogazete’den bir yazı.)  Bu tür gerilimler öylesi boyuta varmış ki, geçtiğimiz Mayıs ayında 14 güney Avrupa kenti kendi aralarında bir işbirliği kurumu oluşturmuş.  Turist baskınlarına akılcı yöntemlerle tavır almak ve bu tehlikeli gidişi kontrol altında tutmak amacıyla.

Atila Alpöge, Ekogazete, 1.5.2019 / Yararlanılan kaynak: Paula Hardy, The Guardian, 30.4.2019

Reklamlar
Kentler içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Vietnam savaşına kadar uzanan bir zehire atılan tokat

Glifosat gene gündeme oturdu.  Vietnam bu maddeyi taşıyan her şeyin ülkeye girmesini toptan yasakladı.  Bu zehirli ot ilacının adı çok geçti Ekogazete’de.  Özellikle Monsanto ve bu dev firmanın ürettiği Roundup nedeniyle.  Dünyanın çoğu köşesinde yarattığı kanser gibi sağlık sorunları, patlayan tepkiler, sürüp giden davalar yüzünden.  Vietnam yasakladı, ama çoğu hükümet sessiz kalıp omuz silkmekle yetiniyor.

Vietnam’ın bu kararlı ve atak tavrını saygıyla anlamak mümkün.  Çünkü orada glifosat ve benzeri ot/bitki zehirlerinin yıllar önceye dayanan trajik bir izi var.  Amerika’nın durup dururken yarattığı Vietnam savaşında, 1961 ile 1971 arasında, bunlar savaş silahı olarak kullanılmıştı.  Amerikan uçakları Vietnamlı ordularının olduğu bölgelere bu zehirden tonlarca sıkmıştı.  Aşağıdaki ağacı, otu, ürünüyle yaygın bitki örtüsünü yok edip oralarda saklanan ve oralardan beslenen düşman savaşçıları ezebilmek için.

Kaynaklar, Trakya’daki illerimizin tamamının üç misli kadar bir bölgeye 80 milyon litre zehir saçılmış olduğunu belirtiyor.  Ölenler ölüp gitti; ama bugün (o günlerde zehir vurgunu yemiş) 3 milyonu aşkın Vietnamlının bunca yıl sonra bile, hâlâ, ağır sağlık sorunları içinde bocalıyor.

Bu katliamda baş rolü Monsanto oynamıştı.  Firma savaştan sonra, orada yaşadığı deneyimi tarım ilaçlarına taşımış ve 1974’de glifosat temelli Roundup’ı üretmeye başlamıştı.  Bunun ve benzeri tarım ilaçlarının tarım olayında çok olumlu rol oynayan böcekleri, arıları, kuşları öldürdüğü biliniyor.  Öte yandan kanser ve benzeri sağlık sorunlarını tetiklediği vurgulanıyor.  Hem de güvenilir uzman çevrelerince.  Bu arada Monsanto ve şimdiki sahibi Bayer tam tersi bir kamuoyunu oluşturmak için milyonlar harcayıp aksi kampanya girişimleri yürütüyor.

Bununla birlikte Amerika’daki bir dava, kanser yarattığı kanısına dayanarak Monsanto’yu çok ağır bir tazminata mahkum etti.  2018 Ağustos’unda.  Daha sonra da geçtiğimiz Mart’ta gene bir mahkeme başka bir davada benzeri hükme vardı.

Bu gelişmeleri not eden Vietnam yasaklama kararını derhal devreye soktu.  Bu arada söylemek gerekir ki, Sri Lanka bu tür tarım ilaçlarını 2015’te yasaklamıştı.  Böylesi bir girişimi yürürlüğe koyan ilk ülke olarak.

Atila Alpöge, Ekogazete, 12.4.2019 / Yararlanılan kaynaklar: Le Monde ve AFP (Agence Press France), 12.4.2019 – Sophie Chapelle, Bastamag, 11.4.2019

Sağlık - Beslenme, Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

İklim değişimini ciddiye alan gazetecilik işte böyle olur

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden biri olan The Guardian bir ilke imza attı.  5 Nisan 2019 itibariyle, basılı gazetesinde her gün sunduğu “hava durumu” bilgilerine iki gün önce saptanmış olan atmosferdeki CO2 miktarını da ekledi.  Böylece okuyucu sera gazı salımlarını günü gününe izleme olanağına kavuşuyor.  Başka bir deyişle, iklim değişimindeki, küresel ısınmadaki gelişmeyi adım adım gözlüyor.

Aşağıda görüldüğü gibi.

Bu sütunda yalnızca iki gün öncesinin miktarı görülmüyor.  Ek bilgiler de var: haftalık ortalama, bir yıl önceki günün değeri, on yıl önceki aynı günün değeri, 1800’lerin son zamanlarındaki değer.  Bir de bilim insanlarının yıllar boyu yürüttükleri çalışmaların sonunda ortaya çıkmış olan ve artık tartışması yapılmayan güvenlik sınırı.  Yani (350 ppm olan) bu sınırın geçilmesi durumunda ciddi tehlike başlıyor.  Yürütülen bütün uluslararası antlaşmalar sera gazı salımı 2030’da yarı yarıya azaltmayı, 2050’de sıfıra indirmeyi hedefliyor.

Gazetenin basın dünyasında bir ilk niteliği taşıyan bu girişimi saygıyla selamlandı.  Çok basit gibi duran bu uygulamanın önemli bir boyutu olduğu düşünülüyor.  Çünkü hepimizin “iklim değişimi, küresel ısınma” gibi konuları duymuşluğu var.  Bu yaşamsal gelişmeyi ciddiye alanlarımız, olup bitenden endişe duyanlarımız bile günlük yaşam içinde sera gazı salımı meselesini unutabiliyor.  Gazete bu bilgileri sunmasıyla okuyucularına her gün tekrarlanan bir uyarı gönderiyor.  “Gör, unutma!” der gibi.

CO2 salımına odaklanmış olmanın gerekçesi basit.  Atmosferdeki CO2 miktarı artışı fosil yakıtların dünyanın iklim dengesinde yarattığı ve giderek kuvvetlendirdiği bozulmayı en güçlü olarak vurgulayan bir gösterge.

Bilginin kaynağı Hawai’deki Mauna Loa Gözlemevi.  Burası 1958’den beri sürekli olarak CO2 ölçümleri yapıyor ve sonuçları her gün düzenli olarak yayımlıyor.  Bilim çevrelerinde izlenen ve kullanılan bilgiler bunlar.  Ancak The Guardian’ın girişimiyle bunların çizdiği manzara şimdi sokaktaki kişiye de ulaşacak.  Onun da dikkati çekilmiş olacak.

Atila Alpöge, Ekogazete, 8.4.2019 / Yararlanılan kaynaklar: Damian Carrington, The Guardian, 5.4.2019 – Le Monde, 8.4.2019

İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kötü beslenme erken ölümlere neden oluyor

2017’de 11 milyon kişi kötü beslendikleri için erken ölmüş.  Bu, dünyadaki bütün ölümlerin %20’si oluyor.  Hani, sigaranın neden olduğu ölümcül etkiden söz edilir; oysa sigara içmekten ölenlerin sayısı çok daha az: 8 milyon.  130 araştırmacının katıldığı bir araştırma 195 ülkenin beslenme rejimine eğilmiş.  Birleşmiş Milletler de, Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) bu kapsamlı çalışmayı alkışlıyor.

Araştırmanın ayrıntılı raporu 3 Nisan 2019’da ünlü tıp dergisi Lancet’te yayımlandı.  (Rapora ve bütün ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz.)  Aylarca süren bu büyük araştırmayı Bill ve Melinda Gates Vakfı finanse etmiş.  Birçok önemli kuruluşun desteğini de sağlayarak.

Araştırmacılar 195 ülkede insanların ne biçimde, nasıl beslendiği konusunda en ufak ayrıntılara bile inen bir veri tabanı geliştirmişler.  Bundan hareketle sağlık sorunlarına neden olabilen (tuz, şeker, doymamış yağ asitleri, elyaflar gibi) maddelerin ne ölçüde tüketildiğinin üzerinde durmuşlar.  Sonra da bunlarla hastalık kaynaklı ölüm olaylarının arasındaki ilişkiyi incelemişler.  Ayrıca bu konularda daha önce yapılmış sayısız araştırmayı taramışlar.  Öte yandan WHO gibi başka kuruluşlardaki verileri de değerlendirmişler.  Bir de beslenme biçimleri üzerine yürütülmüş anketleri, hangi ülkede hangi besin maddelerinin ne ölçüde satıldığı gibi bilgileri ele almışlar.

Çalışmanın dikkat çeken bazı sonuçları şöyle:

  • Beslenme rejimiyle hastalık nedenli erken ölümlerin arasında yakın bir ilişki var.
  • Bu yüzden bazı ülkelerin bu tür kayıpları ötekilerden hayli farklı. Örneğin, Özbekistan’da beslenmeyle ilgili ölüm oranı 100.000 kişide 892 iken İsrail’de yalnızca 89.  Fransa, İspanya ve Japonya’da da bu oran çok düşük.  Öte yandan Akdeniz çevresindeki rejimlerin daha az zarar verdiği görülmüş.
  • Meyve, sebze, bakliyat ve kabuklu yemişlerin olumlu bir etkisi var.
  • Öte yandan beyaz ekmek üretmek için kepeği ve rüşeymi alınan buğdayın besleyici ve sağlıklı yeteneği büyük ölçüde azalıyor.
  • Trans yağ asidi yüksek (pizza, sütlü maddeler, hamur işleri, şekerli içecekler, kırmızı et gibi) maddelere dayanan rejimlerin erken ölüm oranı daha yüksek.
  • Fazla tuz kullanımı da olumsuz etki yaratıyor.

Araştırmanın üstünde durduğu başka bir boyut da beslenme rejimlerindeki tutarsızlıkların tetiklediği (sağlık sorunlarına bağlı) aşırı toplumsal maliyet.  Araştırmacılar bu olguların sunduğu çerçeve içinde devletlerin daha başka beslenme politikalarını (ekonomik önlemler de kullanarak) cesaretlendirmesi gerektiğini vurguluyorlar.  Böyle bir politikaya eğilirken mesele zararlı olabilen maddelere cephe almaktan çok, gerçek yararı olan besinlerin daha fazla tüketilmesini desteklemek.  Geçmişte genel yaklaşım şekerli, tuzlu, aşırı yağlı besinlere cephe almaya dayanıyordu.  Bunu tersine çevirmek ve bünyenin gereksinim duyduğu olumlu besinlere odaklanmak, bunların kullanımını (hatta ekonomik önlemlerle) özendirmek gerekiyor.  Böylece giderek kalp krizi, felç, kanser ve diyabet olaylarını azaltmak ve bunların yarattığı toplumsal maliyetleri daha makul düzeye çekmek mümkün.

Araştırmanın çeşitli bulgularından bir örnek vermek olası.  Aşağıdaki listede bazı yiyecek maddelerini görüyorsunuz.  Yanlarında da çalışmanın her biri için tanımladığı günlük yeme, içme sınırları var.  Daha sonra da bu sınırların fazla aşılması ya da altında kalınması nedeniyle ortaya çıkan hastalıkların (2017’de dünya çapında) yarattığı ölüm sayıları.

  • Kırmızı et – 2,5 gramdan fazlası – 24.834
  • Süt – 435 gramdan azı – 126.069
  • İşlenmiş et (sosis vb.) – 2 gramdan fazlası – 130.349
  • Şekerli içecekler – 2,5 gramdan fazlası – 137.354
  • Kalsiyum – 1,25 gramdan azı – 184.760
  • Baklagiller – 60 gramdan azı – 534.767
  • Sebzeler – 360 gramdan azı – 1.462.367
  • Yemişler – 250 gramdan azı – 2.423.448
  • Kepekli tahıllar – 125 gramdan azı – 3.065.589
  • Sodyum – 3,2 gramdan azı – 3.196.514

Atila Alpöge, Ekogazete, 5.4.2019 / Yararlanılan kaynaklar: Paul Benkimoun ve Mathilde Gérard, Le Monde, 5.4.2019 – Sarah Boseley, The Guardian, 3.4.2019

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir kriz patladı: “Durmadan yığılan çöpleri ne yapacağız?”

Sıkıntının temelinde Çin var.  Bu ülke yakın günlere kadar dünyanın her yanından gelen çöpleri (para karşılığı) kabul ediyor, gömüyor, yakıyor ya da yeniden kullanıyordu.  Ama 2018’de bunu durdurdu.  “Burası dünyanın çöplüğü değil!” diyerek.  Oysa eskiden her gün on binlerce ton çöp Çin’e yollanırdı.  Tabii birçok ülke zor durumda kaldı.  Çöplerini ne yapacaklarını bilemez hale geldiler.

Örnek vermek gerekirse, ABD her gün 4.000 konteyner dolusu plastiği Çin’e yolluyordu.  Evet, her gün.  Ve üstelik bu sadece yeniden kazanılabilecek plastik miktarıydı.  Diğer atıklar hariç.  Çin önce plastik, kâğıt, kumaş benzeri atıkları almaz oldu.  Daha sonra bu yasağı çelik parçalarına, ahşap maddelere, otomobil parçalarına, gemilere ve akla gelebilecek her şeye yaydı.  Oysa daha önce Çin, Hong Kong ile birlikte dünyada kullanılıp atılan ve kazanılabilecek olan plastiğin %72,5’uğunu kabul ediyormuş.

Ortaya çıkan sıkıntının ciddi bir ekonomik boyutu var.  ABD kentlerinde atıklarla uğraşan şirketler var.  Belediyeler topladıkları çöpleri para ödeyerek onlara teslim ediyorlar.  Eskiden bu şirketler çöplerini Çin’e satarlarmış.  Örneğin Philadelphia’ki şirket çöpün tonu başına belediyeden 67,35 dolar alırmış.  Şirket Çin’in kararı üzerine fiyatı 170 dolara çıkarmak istemiş.  Belediye sonunda daha ucuzcu bir firma bulmuş.  Üstelik atıkların yarısı yakılıyor (hava kirliliği yaratarak); diğer yarısı da kentin yakınlarındaki bir yere gömülüyor.  Hatta doğrudan doğruya açık havaya atılıyor.  Yani, yeniden kazanmak diye bir çaba yok artık.

Atık kabul eden başka ülkeler de var.  Endonezya, Vietnam, Tayland, Hindistan gibi.  Ama bunların mevcut isteme yanıt verecek kapasiteleri hiç mi hiç yok.  Ayrıca onlar da fiyatlarını arttırdılar.  Bu bakımdan hem ABD’nin, hem Kanada’nın, hem de Avrupa ülkelerinin her gün ürettikleri tonlarca çöpe kendi içlerinde çözüm bulmaları gerekiyor.

Akla gelen yollardan biri halkta atık bilincini geliştirmeye özen göstermek ve onları daha az atık üretmeye alıştırmak.  İyi güzel de, atık miktarı durmadan artıyor.  Örneğin ABD geçen yıl 262,4 milyon ton çöp üretmiş.  Bu sekiz yıl öncesine göre %4,5 miktarında bir artışı gösteriyor.  30 yıl öncesiyle kıyaslanırsa atık üretimi %60 fazlalaşmış.

Atila Alpöge, Ekogazete, 29.3.2019 / Yararlanılan kaynaklar: Le Monde, 29.3.2019 – Michael Corkery, The New York Times, 16.3.2019 – Alana Semuels, The Atlantic, 5.3.2019

Atıklar içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Gerçek et”ten “yapay et”e geçmeyi becerebilecek miyiz?

Son yıllarda gündeme girmiş olan bir gelişme var.  “Laboratuvarda et üretiyoruz.  Yani sığır, dana, koyun, kuzu, hindi kesip biçmeden et yemek mümkün artık.” diyor uzmanlar.  Bu ne demek?  Nasıl oluyor?  Canlıların bünyesinde “kök hücreler” var.  Bunlar bir bakıma yaşamın temeli.  Bütün öteki hücreleri üretiyorlar; eskiyip etkinliğini yitiren diğer hücreleri tazeliyorlar.  Yapay et işte bunlardan üretiliyor.

Bu çizgideki laboratuvar çalışmaları 1990’lı yıllarda ortaya çıkmış ve 2010’lı yıllarda tutarlı sonuçlar elde edilmeye başlanmış.  Uzmanların yaptığı bir bakıma basit.  Hayvanı öldürmeden kaslarından, özel yöntemlerle, kök hücre çekip alıyorlar.  Bunu çeşitli işlemlerden geçiriyorlar ve kök hücrenin bedende yaptığı et üretme işlemini laboratuvarda gerçekleştiriyorlar.  Önceleri maliyeti çok yüksek olan bu işlem giderek makul düzeye inmekte.  Sonuçta ortaya bildiğimiz etten (tat, kalite ya da etki bakımından) farkı olmayan, ama yapay olarak oluşturulmuş bir et çıkıyor.

Biz bu yazıda “yapay et” tanımını kullandık.  Ama başka adlar da dolaşıyor ortalıkta: sentetik et, hücresel et, laboratuvar eti, temiz et gibi.

Ana soru şurada: Böyle bir eti yemeğe hazır mıyız?  Bu soru önemli boyutları olan bir çekişmeye davetiye çıkarıyor.  “Yemeliyiz!” diyenlerin gerekçelerinde şu tür görüşler var.

Bugün 8 milyar kişiyiz yeryüzünde.  30 yıl içinde 10 milyarı bulacağız.  Ve her birimiz de et yemeye meraklıyız.  Hatta et tüketimimizi azaltmaya bile yanaşmıyoruz.  Çin’de bile ete doğru hızlı bir kayış var.  Şimdilerde, dünyada her yıl 65 milyar hayvan eti yensin diye öldürülüyor.  Ortaya 323 milyon ton et çıkıyor.

Öte yandan hayvancılık çok önemli bir sera gazı kaynağı.  (Özellikle yellenme yoluyla.)  Resmi rakamlara göre her yıl atmosfere salınan sera gazlarının %14,5’u hayvancılıktan geliyor.  Dolayısıyla bu alan iklim değişimini biçimlendirip etkileyen önemli kaynaklardan biri.  Ayrıca su kaynaklarını da aşırı kullanıp tüketiyor bu sektör.

Yapma etçi yaklaşım konunun sağlık boyutuna da dikkat çekiyor.  Mevcut düzende kimi zaman patlayan skandallardan biliyoruz ki, satışa sunulan bazı etler hastalıklı çıkıyor; hatta salgınlara neden oluyor.  Genelde satın aldığımız etin gerçek kalitesini hiç bilmiyoruz.  Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü’nün kırmızı etin kansere neden olma tehlikesi taşıdığını vurgulamasını da unutmamak gerekiyor.  Bu bakımdan kontrollü ortamda üretilen yapma eti bazı çevreler “temiz et” diye adlandırıyor.

Kısacası, toplam nüfus artışının getireceği et sarfiyatı çok zararlı noktalara varacak.  Bu çizgide devam etme olanağı yok, deniyor.  Başka seçenekler bulma zorunluluğu var artık.

Bu yaklaşıma karşı çıkanlar yapma et yapımının da sera gazı saldığına işaret ediyorlar.  Laboratuvar çalışmaları büyük çaplı enerji tüketimi gerektiriyor.  Dolayısıyla gene de sera gazı salınıyor.  (Oxford Üniversitesi’nde yürütülen böyle bir araştırma 19.2.2019’da Frontiers in Sustainable Food Systems dergisinde yayımlanmış.)  Deniyor ki, hayvancılık sera gazı olarak metan salar; ama bu, atmosferde hayli kısa süre kalır.  Oysa yapay et faaliyetinin sırtını dayadığı enerji üretimi atmosferi çok daha fazla ve daha da uzun süre etkileyen CO2 yaratır.

Bu saptamaya itiraz eden kesimler ise “Evet, ama gaz üretmeyen tükenmez kaynaklı enerjiye doğru hızla gidiyoruz.” diye yanıt veriyorlar.  Öte yandan hayvancılığın toprak kullanımı, bitki örtüsü gibi bakımlardan da önemli ve zararlı yan etkileri olduğuna işaret ediyorlar.

Adı geçen gelişmeye karşı çıkmada psikolojik tepki de söz konusu.  Çoğu kişi teknoloji ile endüstrinin (ve özellikle büyük firmaların) yaşamın her sayfasına sürekli el attığından yakınıyor. Neredeyse, teknolojiden gittikçe artan bir bıkkınlık var gündemde.  “Yeter, bir de yediğimize bulaşmasınlar.” deniyor.

Buna da itiraz hazır.  Şöyle bir görüş ileri sürülüyor: “Hayvancılık zaten teknolojik yaklaşım ile endüstriyel müdahalenin diktası altında.  Günümüzde hayvanların ne gibi ortamlarda ve hangi koşullarda beslenip öldürüldüğü unutmamak gerekir.  Eski tarz geleneksel hayvancılıkta beslenen hayvanla onu besleyip ona sahip çıkan kişi arasında daha yakın ve kişisel bir ilişki vardı.  Hayvan en azından daha hürdü ve doğaya açılabilirdi.  Şimdi ise tabağımıza gelen etin geçmişinde birtakım büyük tesislerde yan yana tıkıştırılmış hayvanlar ve adeta katliam duygusunun hüküm sürdüğü bir ortam var.”

Tabii, hayvan severler yapay et üretimine “Hayvanları öldürmüyoruz!” diye sevinerek sahip çıkıyorlar.  Ama bu gelişmeye direnenlerin yaptığı bir vurgu var.  “Aslında bu yeni oluşumda büyük firmaların parmağı söz konusu.  Şimdi ulaştığı konumda endüstriyel hayvancılık bir sınıra, bir tıkanma noktasına ulaştı.  Büyük paranın yepyeni bir atılıma gereksinimi var.  Ama bu, tabii ki, gene teknolojik boyutlu olmalı.  Birkaç büyük oluşumun keyfince kontrolünde kalacak bir girişim.  Başkalarının özenemeyeceği çapraşık, karmaşık bir numara.  Günlük yaşamdan çok iyi biliyoruz.  Bilgisayar hizmetlerinden ilaç endüstrisine kadar çok değişik alanlarda büyük firmalar rahatlıkla at koşturup bildiklerini keyiflerince yapabiliyorlar.  Yapay et meselesi de böylesine iyi bir fırsat sunuyor.  Üstelik iklim değişimi gibi onurlu ve saygın bir konunun çerçevesinde.”

Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki yıllarda bu konunun kavgasını bir hayli izleyeceğiz.

Atila Alpöge, Ekogazete, 23.3.2019 / Yararlanılan kaynaklar: Mathilde Gérard, Le Monde, 22.3.2019 – Joséfa Lopez, Le Monde, 22.3.2019 – Paul Shapiro, Le Monde, 22.3.2019 – David Chauvet, Le Monde, 22.3.2019 – Jocelyne Porcher, Le Monde, 22.3.2019

Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Sebzeleri, meyveleri keyifle yiyoruz. Afiyet olsun! Ama…

Amerika’da federal idarenin önde gelen bir kurumunun elindeki bulguları değerlendiren yeni bir araştırma sebzelerle meyveleri hapur küpür yerken bol miktarda kimyasal da yuttuğumuzu ortaya koydu.  Üstelik bunları pişirmeden ya da masaya getirmeden önce yıkasak da işe yaramıyor.  Çeşit çeşit tarım ilacı bunların içine yerleşmiş olarak bünyemize misafir oluyor.  Araştırmacılar bazılarında 18 değişik tarım ilacı saptamışlar.

Araştırmanın kaynağı Amerikan Tarım Bakanlığının resmi veri tabanı.  Bundaki verileri değerlendiren de Environmental Working Group (EWG) adlı etkin sivil toplum kuruluşu.  Bu çalışmanın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Öyle anlaşılıyor ki, Amerika’da satılıp tüketiciye ulaşan tarımsal ürünlerin %70’i kimyasallı.  Kimi az oranda, ama kimi hayli fazla ilaçlı.  En beterlerin listesinin başında çilek geliyor.  Peşinden ıspanak.  Sonra da kıvırcık lahana.  Listenin dibinde, en zararsızlar arasında avokado, şeker mısır ve ananas yer alıyor.

Daha da ötesi, kıvırcık lahana örneklerinin %60’ında “dacthal” adlı kimyasalın yer aldığı saptanmış.  Bu maddenin, kansere neden olma tehlikesi nedeniyle, Avrupa Birliği’nde tarım ilacı olarak kullanılması yasaklanmış durumda.

Araştırmanın sergilediği sıralamaya bir göz atalım.  Kimyasalların yüksek oranda bulaştığı ürünler (en fazladan daha azına göre) şöyle: Çilek – ıspanak – kıvırcık lahana – şeftali – elma – üzüm – kiraz – armut – domates – kereviz – patates.

En azlar grubunun sıralaması da şöyle görünüyor: avokado – şeker mısır – ananas – bezelye – soğan – patlıcan – kuşkonmaz – kivi – lahana – karnabahar- kavun.

Bu noktada dikkat çekilmesi gereken iki husus var.  Bunlardan biri, adı geçen raporun Amerika’daki durumu yansıtıyor olması.  Başka bir deyişle, oradaki tarım tekniklerinin niteliğini ve alışkanlıklarını.  Acaba, ülkemizdeki üretim süreci benzeri sıralamayı mı, yoksa daha başka bir oluşumu mu biçimlendiriyor?  Ama bizde de tarımda kimyasal kullanıldığını biliyoruz.  Öte yandan da kimi zaman tâ Şili’den getirilmiş üzümleri soframızda bulabiliyoruz.

İkinci noktaya bazı Amerikalı bilim insanları dikkat çektiler.  “Bu sonuçların doğru olduğunda kuşku yok.  Bu tür zararlı maddeleri durmadan alıyoruz.  Ancak bu yollardan bedene giren kimyasalların ne ölçüde biriktiği, ne gibi etkiler (örneğin ne ölçüde ve ne tür kanser, sinir sistemi bozuklukları, gözlerde ve deride tahriş, içsalgı sorunları) yarattığı şimdilik çok iyi bilinmiyor.  İlerideki araştırmaların bu yansımaları daha belirgin olarak ortaya koyması bekleniyor.”

Bu arada dün kimyasallarla ilgili bir gelişme daha gündeme oturdu.  Gene Amerika’da bir mahkeme jürisi Monsanto firması ürünü Roundup kimyasalının bir kişinin kansere yakalanmasında başrolü oynadığına karar verdi.  Mahkeme bundan sonraki safhasında Monsanto’nun yıllardan beri lobiler oluşturarak, bu ürünün tehlikeli olmadığı yolunda uyduruk raporlar finanse ederek yürüttüğü gündem değiştirme çalışmalarını ele alacak.

En sonda mahkemenin vereceği kararın ABD’de bu kimyasalı bekleyen binlerce davaya girdi olacağı konuşuluyor.  Zaten sekiz ay kadar önce başka bir davada Roundup’ın kanser yarattığı kabul edilmiş ve firma ağır bir tazminata mahkûm edilmişti.  Ekogazete’de bu ilk davayı yakından izlemiştiniz.

Bu arada ansımsamak gerekir ki, milyon dolarlık sayısız davanın tehdit ettiği ve aşırı sıkıntıların eşiğindeki Monsanto’yu Bayer firması satın alıvermişti geçen yıl.  Birdenbire.  Hissedarları arasında bile şaşkınlık yaratarak.  Bayer şimdi mahkemelerle ve kamuoyuyla boğuşuyor.

Atila Alpöge, Ekogazete, 20.3.2019 / Yararlanılan kaynaklar: Emily Holden, The Guardian, 20.3.2019 – Stéphane Foucart, Le Monde, 21.3.2019

Tarım içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın