Bugün 2 Haziran. “Plastiğe Saldırı” günü. Katılmak çok kolay.

Bugün, dünyanın orasında burasında, sayısız kentte 20-30 kişilik müşteri grupları süpermarketleri basıyorlar; normal günlük alışverişlerini yapıyorlar ve seçtikleri malları kasiyerlere sunup bedelleri neyse ödüyorlar.  Sonra da…  Dükkândan çıkmadan, aldıklarını paketleyip saran ne kadar plastik varsa bunları söküyorlar ve dükkânın içine bırakıyorlar.  Bu eylemin adı “Plastic Attack”.  Buna Türkçede “Plastiğe Saldırı” diyelim.  Maksat plastiğe “Yeter!” demek.

Buna “İpsiz sapsız bir eylem!” demeyin, küçümsemeyin.  Gerekçesini aşağıdaki resim çok açık sergiliyor: özenle, bezenle plastiğe sarılmış salatalıklar.

Bunun ne gibi bir gereği var sanki.  Birçok yerde elmaları, armutları ve değişik sebzeleri, müşterinin tercihine bırakmak varken sarıp sarmalıyorlar.  Tabii plastikle.  Kişiyi kimi zaman gerekenden adetçe daha fazlasını satın almaya ya da kaliteyi kavramaktan uzak kalmaya zorlayarak.

Bu eylem hiç de şiddetli ve zorlamacı değil.  Usul usul, efendice bir örnek veriyor eylemciler.  Diğer müşterileri de aynı şeyi yapmaya davet ederek.  Öyle anlaşılıyor ki, başarılı da oluyorlar.  Müşteriler tekrar tekrar kullandıkları torbalarla, çantalarla geliyorlar; ödeme yaptıktan sonra mallarını bunlara dolduruyorlar.  Plastikleri orada bırakarak.  Çok yerde dükkânların arabaları plastik yığınıyla doluveriyor kısa zamanda.

Olay 27 Mart’ta İngiltere’de başlamış.  Bristol’da 25 arkadaşın bir mağazaya birlikte gitmesiyle.  Mağaza sahibi de onları yakından izlemiş ve yaptıklarını onayladığını ifade etmiş.  “Biz de bu tür paketlemeleri anlamsız ve zararlı buluyoruz, ama üreticilerden, firmalardan böyle geliyor mal.” demiş.  Bunu 7 Nisan’da Belçika’nın Brüksel dahil 6 kentinde 500 kişilik eylem izlemiş.  Peşinden de 6 Mayıs’ta Kanada’da Quebec devreye girmiş.  Daha sonra Amsterdam’da, Bratislava’da, Oslo’da patlamış olay.  Sonunda bunu 2 Mayıs’ta dünya çapında uygulanacak bir gün yapmaya karar alınmış.  Anlaşılan bugün Fransa’nın Paris’i ve 7-8 kenti dahil aşağı yukarı 50 dünya kenti yaşayacak bu eylemi.

Bu noktada Plastiğe Saldırı’cıların yayımladığı birkaç resmi sergilemek yerinde olacak.  İşin varmış olduğu akıl almaz boyutların altını çizmek için.  İşte teker teker sarılıp satılan patatesler.

İsterseniz paketlenmiş muzlarımız da var.

Bu tımarhanede Coca Cola’ya da yer bulunmaz olur mu?

Fransa’da Carrefour mağazalar dizisinin bu eylemi olumlu karşıladığı ve plastik sarıp sarmalama rezaletine son verme girişimlerini başlatacağı söyleniyor.  Belki hem müşterilerde, hem de mağazalarda böyle bir bilinç yavaş yavaş yükselirse denizlerin ortasında oluşmuş dev plastik dağlarına kadar uzanan plastik skandalı büyük ölçüde frenlenir.  Devletleri, yönetimleri cezalarla, yasaklamalarla nihayet önlem almaya zorlayarak.

Bu arada Bristol’daki eylemin videosuna göz atmak isterseniz buyurun.

Atila Alpöge, Ekogazete, 2.6.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Patricia Jolly, Le Monde, 1.6.2018 – Arnaud Gonzague, Le Nouvel Observateur, 20.5.2018 – Timothée Vilars, Le Nouvel Observateur, 7.5.2018 – Francis Pilon, Le Journal de Montréal, 6.5.2018 – BBC, 27.3.2018

Reklamlar
Atıklar, Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Denizlerin üstünü kaplayıp yoğunlaşan köpük tabakası

Fark etmiyoruz ama denizlerin üstünde yüzüp duran birtakım maddeler var.  Ufacık, görüntü vermeyen, sıvı halinde parçacıklar.  Çoğunlukla kimyasal nitelikli.  Bunların oluşturduğu ortama ‘pis köpük tabakası’ deniyor kimi zaman.  Binlerce yıldan beri var bu tabaka.  Kıyılardan kopup gelen parçacıkların doğal olarak ayrışmasıyla gelişmiş.  Ama son yüzyıl içinde giderek yoğunlaşmış.  Bilginler bunun iklim değişimine katkı yaptığını saptamışlar.

Bu katkının temelinde denizlerle atmosferin arasındaki alışveriş var.  Bizler, insanlık, durmadan sera gazı salıyoruz atmosfere.  Bunların içinde karbondioksitin büyük ağırlığı var.  Denizler atmosferde biriken ve dolayısıyla küresel ısınmaya neden olan bu gazın dörtte birini sürekli emiyor.  Başka bir deyişle, iklimsel dengenin küresel boyutta korunmasına büyük katkı yapıyor denizler.

Bu konuyu ele alan iki İngiliz üniversitesinin işbirliği içinde 2014’te başlayıp yürüttüğü bir araştırma yeni yayımlandı.  Nature Geoscience dergisinde.  Araştırmaya Avrupa Uzay Ajansı da katılmış.  Araştırmacılar denizin yüzeyinde sürüp giden bu tabakanın gözlenmesinin mümkün olmadığını söylüyorlar.  Bu, bir yağ lekesi ya da köpük gibi değil; örneğin uzaydan izlenemiyor.

Anlaşılan, denizlerin ısınmasıyla birlikte bu tabaka giderek yoğunlaşıyor, kalınlaşıyor ve genişleyip yayılıyor.  Yani bir kısa döngü çıkıyor ortaya: sera gazları artıyor… denizler ısınıyor… köpük tabakası yoğunlaşıyor…  denizin emme gücü azalıyor ve atmosferdeki sera gazı artıyor.

Araştırma burada.

Atila Alpöge, Ekogazete, 1.6.2018 / Yararlanılan kaynak: The Guardian, 28.5.2018

Denizler - Irmaklar, İklim içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Okulların içi dışarıdan daha beter

Bu ifade Londra ile ilgili.  “Öyleyse, bize ne?” deyip geçebiliriz.  Ama orada saptanmış sağlıkla ilgili bir olgunun bizim buralarda da yaşanmadığını söyleyemeyiz.  Mesele şu: Londra’da bir araştırma yapılmış.  Okul sınıflarında çocukların gün boyu nefes aldığı havanın kalitesi ölçülmüş ve sağlığa zararlı bir ortamın hüküm sürdüğü görülmüş.  Hem de sokaktaki hava kirliliğinden daha beter bir düzeyde.

Sözünü ettiğimiz araştırmayı yaptıran Londra’nın belediye başkanı Sadiq Khan.  (Bilirsiniz, Müslüman asıllı olduğu halde seçilmiştir; görevindeki performansı çok beğenilmektedir.)  Araştırmayı yürütenler de Cambridge Üniversitesi ile University College of London.

Araştırma yapılan okulların bazıları kentin yoğun trafik altındaki kesimlerinden, ötekiler ise daha sakin yerleşmelerden seçilmiş.  Okulların özelliği küçüklerin gittiği (yuva ve ilkokul gibi) tesisler olmaları.  Bu tercihin nedeni açık.  Biliniyor ki, hava kirliliğinin özellikle küçük çocukların üzerinde aşırı kötü etkisi var.  İlerideki yıllara da uzanan astım yaratabiliyor, sürekli hırıltıya neden olabiliyor, kronik göğüs rahatsızlıklarını tetikleyebiliyor.  Zamanla ciddi solunum bozukluklarına ve kardiyovasküler sıkıntılara zemin hazırlayarak.

Araştırma sonuçlarını sergileyen rapor incelenen okul sınıflarında çocukların sokaktaki ya da okul bahçesindeki havadan daha yoğun kirliliği ciğerlerine çekmekte olduklarını belirtiyor.  Üstelik bu kirlilik miktarı (PM10 ve PM2,5 diye tanımlanan büyüklükler esas alınarak) Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tehlikeli üst değer diye uyardığı düzeyin hayli üstünde.  Yani çocuklar “Eğitilecekler!” diye birtakım yerlere tıkılıyor ve ciğerlerine zehir çekmelerine göz yumuluyor.  Raporun dikkat çektiği bir husus daha var: “Unutulmamalı ki, küçükler bedenlerinin ağırlığına oranla büyüklerden daha fazla hava çekiyorlar ciğerlerine.  Üstelik ciğerlerin gelişme sürecinde.”

Rapor bu kirliliğin kaynağı olarak araç trafiğini, egzoz gazlarını, frenleme sırasında havalanan tozları gösteriyor.  Bunlar sınıflara sızarak yerleşiyor.  Ancak sorunu sınıfları zaman zaman pencere açarak havalandırmakla ya da pencereleri hava geçirmez kılmakla çözümlemek mümkün değil.  Daha köklü önlemler almak gerekiyor.  Örneğin araçların caddelerde ürettiği kirlenmeyi çeşitli biçimlerde azaltarak.

Başkan Sadiq Khan bu sorunun üzerine gitmeye karar verdiğini ve bu maksatla bütçede özel fon oluşturacağını açıkladı.  (İngiltere’de kamuya ait yuva ve ilkokullar belediyelere bağlı.)

Atila Alpöge, Ekogazete, 27.5.2018 / Yararlanılan kaynak: Sandra Laville, The Guardian, 24.5.2018

Ekoloji Politikası, Kentler, Sağlık - Beslenme, Ulaşım içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Küresel ısınma artık mahkemelik bir konu haline geldi

İklim değişiminin yarattığı doğal tahribat mahkeme koridorlarında durmadan boy gösteriyor.  İki yıl önce Amerikalı çocuklar Başkan Obama’ya karşı dava açmışlardı.  “Bizim geleceğimizi korumuyor.” diye.  Portekizli çocuklar yaşadıkları orman yangınları yüzünden Avrupa ülkelerini suçlamışlardı.  ‘Jenosit’ benzeri ‘Ekosit’ insanlık suçu olma yolunda.  Şimdi “Gerekeni yapmıyor, geleceğimizi yok ediyor!” diye haykıran bir avuç insan Avrupa Birliği’ni mahkemeye verdi.

Ama, bu seferki hayli farklı; çünkü mahkemeye verilenler kişiler, politikacılar ya da ülkeler değil, Avrupa Birliği’nin kendi.  Bugün (24 Mayıs 2018) kişisel olarak ağır zarar gördüklerini ileri süren değişik ülkelerden insanlar birlikte hazırladıkları bir dosyayla AB’nin Lüksemburg’daki Genel Mahkemesi’ne (General Court) avukatları kanalıyla başvurdular.  Aşağı yukarı aynı anda kendi ülkelerinde basın toplantıları düzenleyerek ve suçlamaları sert biçimde ifade ederek.

Dedikleri şu: “Avrupa Birliği Parlamentosu ve Komisyonu 2015 Paris iklim antlaşmasını onaylayıp imzaladıkları halde iklim değişimi konusunda yapılması gerekenleri yapmıyorlar, önlem almayı geciktiriyorlar ve bizlerin temel yaşam, sağlık ve mülkiyet haklarımızı ayaklar altına alıyorlar.”  Davacılar AB’nin sera gazı salımını 2030’a kadar (1990’a kıyasla) %40 azaltma hedefinin yeterli olmadığını ileri sürüyorlar.  Avukatların ve bu girişimi destekleyen değişik kuruluşların ortak çalışmayla oluşturdukları dava dosyasının AB kuruluş anlaşmasının ana maddelerine dayandığı söyleniyor.

Daha önce, 2015’te Hollanda’da bir mahkeme hükümetin sera gazı salımlarını 2020’ye kadar %25 azaltma yolunda önlem almasına karar vermişti.  Oysa yönetim hedefini %14-17 ile sınırlamıştı.  Hükümetin yaptığı itiraz önümüzdeki günlerde yüksek mahkemede bir esasa bağlanacak.

Davacılar Portekiz’den, Almanya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan, Romanya’dan, İsveç’ten, Kenya’dan ve Fiji’den.  Tezlerinin temeli küçümsenecek düzeyde değil.  Örneğin lavanta yetiştiricisi bir Fransız çiftçi son altı yıl içinde %44 oranında ürün kaybına uğradığını söylüyor.  Nedeni iklim değişimi.  Portekiz’den bir çiftçi iklim koşullarındaki dengesizliklerin üretimi vurduğundan yakınıyor; “Önce uzun bir süre aşırı kuraklık yaşadık; daha sonra görülmedik derecede şiddetli yağmurlar tarlaları vurdu, geçti.” diyor.  İsveçli ren geyiği yetiştiricileri küresel ısınmanın onları da kötü vurduğundan yakınıyorlar.

Romanyalı davacı gittikçe artan kuraklık yüzünden hayvanlarını su ve ot bulmak için her gün çok uzaklara götürmek zorunda kaldığını belirtiyor.  Alman bir otelci deniz durmadan yükseldiği için tesisinin yakında su içinde kalacağını söylüyor.

Hepsinin söyleminde önemli bir ortak nokta var.  Kendi çocuklarının geleceğinden ciddi ürküntü duyuyorlar.  Gelişmeler böyle giderse ve bu konuda lider rol oynaması gereken AB vurdumduymaz davranmaya devam ederse evlatlarına yaşanması çok zor bir dünya bırakacaklar.

Davacılar bu girişimlerinde yalnız değiller.  Üniversitelerden hukukçular, deneyimli avukatlar ve bilim insanları yol, yöntem göstererek, bilgilendirerek, dosya hazırlayarak onları destekliyor.  Öte yandan bazı örgütlü toplum kuruluşları da yanlarında yer alıyor.  Climate Analytics, Protect the Planet, Climate Action Network, Greenpeace, Care International, Friends of the Earth gibi kuruluşlar.

Avrupa Birliği kurumlarının ekoloji ve iklim değişimi konusunda tavizci davrandığı biliniyor.  Bakalım Genel Mahkeme nasıl davranacak?

Atila Alpöge, Ekogazete, 25.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Daniel Boffey, The Guardian, 24.5.2018 – Simon Roger, Le Monde, 25.2018

Ekoloji Politikası, Genel Konular, İklim içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yaşayan varlıkların arasında “insan”ın yeri ne?

Bu soruya keyif kaçırıcı bir yanıt geldi birkaç gün önce.  İlk olma niteliği taşıdığı belirtilen bilimsel bir araştırma sağlam verilere dayanarak bizleri, “insanlar”ı hoşa gitmeyecek bir konuma oturttu.  Günlük yaşamda sık sık kullandığımız “insanlık” kavramı değerler ve saygınlık içeren bir kapsam taşıyor.  Ancak araştırmanın sergilediği veriler tahripkâr bir canavara işaret ediyor.  Tarih boyu böyle olmuşuz.

Araştırmacılar şu bulguları seriyor önümüze:

  • İnsanların bir ağırlığı var gibi görünüyor dünya tarihinde ve şimdiki dünyada.
  • Ama yaşayan, var olan canlıların içinde sayısal olarak ufacık, minnacık bir yerleri var.
  • Bununla birlikte neden oldukları olumsuz etki akıl almaz boyutlara ulaşmış.
  • İnsanlar dünyada hakimiyet kurduklarından beri memeli hayvanların %83’ünü, bitkilerin %50’sini ve balıkların %15’ini canavarca yok etmişler, yaşamdan silip atmışlar.
  • Sözü edilen kırımın çok büyük bölümü son 50 yıl içinde oluşmuş.

Araştırma daha da ilginç veriler sergiliyor:

  • Şu anda yeryüzünde var olan canlı varlıkların %82’si bitkiler.
  • %13’ü bakteriler.
  • Geriye kalan %5 ise hayvanlar, böcekler, balıklar ve mantarlar.
  • Şu anda yeryüzünde yaşayan 7,6 milyar insan ise canlı varlıkların yalnızca milyonda biri.
  • Canlı varlıkların %86’sı karada yaşıyor. %1’i denizlerde.  %13’i ise toprak içinde; bunlar bakteriler.
  • Hayvanların büyük çoğunluğu evcilleştirilmiş. Örneğin, kuşların %70’i tavuklar ve diğer çiftlik hayvanları.  Yalnızca %30 yabani diyebileceğimiz kuş.
  • Memelilerin arasında vahşi diyebileceğimiz hayvanlar ise yalnızca %6 kadar.

Canlılara toplam ağırlıkları, kütleleri açısından bakınca da şaşırtıcı rakamlar çıkıyor ortaya.  İnsanların toplam kütlesine “1” dersek,

  • Virüslerin kütlesi 3 misli fazla,
  • Solucanlarınki 3 misli,
  • Balıklarınki 12 misli,
  • Böceklerinki 17 misli,
  • Mantarlarınki 200 misli,
  • Bakterilerinki 1.200 misli,
  • Bitkilerinki 7.500 misli.

Bu durumu “katliam” diye adlandırmak çok mu aşırı?  Konu üzerinde çalışan çoğu bilgin böyle bir yakıştırmanın etik dışı olmayacağı, gerçeği yansıttığı görüşünde.  Vahşi diyebileceğimiz doğal yaşam acımasızca ve göz göre göre yok ediliyor, diyorlar.  Sayısız etkiye gönderme yapıyorlar.  Farklı türlerin yer değiştirerek oluşturdukları baskının, iklim değişiminin, gözü kara avlanmanın yanında kimyasal kirlenmeye, nüfus patlamasına, aşırı tüketime değiniyorlar.

Sözünü ettiğimiz araştırma raporu saygın “Proceedings of the National Academy of Sciences” adlı dergide yayımlandı.

Atila Alpöge, Ekogazete, 24.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Damian Carrington, The Guardian, 21.5.2018 – Damian Carrington, The Guardian, 10.7.2017 – Damian Carrington, The Guardian, 29.9.2014

Doğal kaynaklar içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

“Bu durumdan utanıyorum” diyor Bakan

“Durum acı vermenin, kızdırmanın ötesinde utandırıyor beni.  İnsanlığımdan utanıyorum.”  Bunu söyleyen bir bakan.  Fransa’nın Ekoloji Bakanı Nicolas Hulot.  Yıllardan beri inançlı, samimi çabasıyla dikkat çekmiş bir çevreci.  Dünya çapında yaşanan biyoçeşitlilik felakatine gönderme yapıyor.  İnsanların doğayı tahrip etmede korkunç bir imha gücüne dönüştüğünü vurguluyor.  “Alarm zillerini çalmanın zamanı geldi” diyor.  “Seferberlik ilan etme günüdür bugün.”

Nitekim Hulot’nun konuşmasından iki gün önce yayımlanan büyük çaplı bir bilimsel araştırma çarpıcı bir biçimde aynı manzarayı çizdi.  Yeryüzündeki hayvanlardan, bitkilerden oluşan biyoçeşitlilik gerçek bir katliam tehlikesiyle karşı karşıya.  Science dergisinde 18 Mayıs 2018’de yayımlanan rapor İngiliz ve Avustralyalı araştırmacıların imzasını taşıyor.

Araştırmacılar biyoçeşitliliği şaşırtıcı bir biçimde didik didik etmişler.  115.000 hayvan ve bitki türüne eğilmişler.  Örneğin 31.000 böcek, 8.000 kuş, 1.700 memeli hayvan, 1.800 sürüngen ve 73.000 bitki cinsini ele almışlar.  Daha da ötesinde, bunların her birini yaşayıp var oldukları bölge ve alanlarda incelemişler.  Değişik iklim koşullarının ve küresel ısınma düzeylerinin bunların yaşam ve varlıklarını nasıl etkileyeceğini araştırmışlar.  Sonuç korkutucu ve bakan Hulot’nun altını çizdiği gibi, utanç verici.

Şöyle diyelim.  Küresel ısınmanın sonuçlarına (hayvan ve bitkilerde yapabileceği kırıma, toplu öldürmelere) dört açıdan bakmak olası.  Bunlar bilim dünyasının yıllardan beri yürüttüğü binlerce araştırma, model uygulama, deney yürütme çabalarından kaynaklanan ve artık tartışması bilimsel boyutlarda bitmiş olan olgulara dayanıyor.  (Bir anımsatma yapalım; aşağıda sözü edilen küresel ısınma miktarları endüstri devrimi öncesine, yani 1850’ye göre olabilecek artışları belirtiyor.)

  • İddialı senaryo” – Son uluslararası toplantıda büyük, aşırı çaba gösterip küresel ısınma miktarını olabilecek en düşük düzeyde tutma isteği belirtilmişti. Buna göre ısınmayı içinde olduğumuz yüzyılın sonunda 1,5°C ile sınırlama olanağı belirecekti.
  • Ilımlı senaryo” – Bununla birlikte aynı toplantıda ılımlı denebilecek bir senaryoyu hedeflemenin belki daha gerçekçi olacağı düşünülmüştü. Bu senaryoda (gene yüzyıl sonunda) 2°C’lik bir ısınma söz konusu olurdu.
  • Mevcut gidiş” – Şu anda ülkelerin fazla çaba göstermeden uyguladıkları politikalar dünyayı yüzyıl sonunda 3,2°C’lık bir ısınmaya götürecekti.
  • Boşverci gidiş” – İklim değişimi ve küresel ısınma (bazı politikacıların yapmakta olduğu gibi) zerrece ciddiye alınmazsa ve olay kendi haline bırakılırsa varılacak sonuç 4,5°C olacaktı.

Bu dört yaklaşımın biyoçeşitlilik üzerindeki muhtemel etkileri şöyle: (Aşağıdaki değerler şu anda dünya yüzeyinde mevcut biyoçeşitliğin yüzyılın sonunda ne ölçüde yok olup gideceğini veriyor.)

  • Böcekler– İddialı senaryoda kayıp %6 / Ilımlı senaryoda kayıp %18 / Mevcut gidişte kayıp %49 / Boşverci gidişte %67.
  • Bitkiler– İddialı senaryoda kayıp %8 / Ilımlı senaryoda kayıp %16 / Mevcut gidişte kayıp %44 / Boşverci gidişte %67.
  • Memeliler– İddialı senaryoda kayıp %4 / Ilımlı senaryoda kayıp %8 / Mevcut gidişte kayıp %23 / Boşverci gidişte %41.
  • Kuşlar– İddialı senaryoda kayıp %2 / Ilımlı senaryoda kayıp %6 / Mevcut gidişte kayıp %22 / Boşverci gidişte %40.

Bu çalışmanın altını çizdiği başka bir olgu daha var.  Memeli hayvanlarla kuşların hareket yeteneği olduğu için bunların (hiç olmazsa bazılarının) değişen iklim koşullarına ayak uydurarak zaman içinde başka yerlere, daha ılımlı iklimlere ve daha uygun yörelere göç etme şansı olabilir.  Ancak bitkilerle böceklerin bu şansı yok.  Onlar oldukları topraklarda kalıp kötüleşen koşulları mecburen yaşama durumunda.  Bu bakımdan kayıpları daha yüksek çıkıyor.

Bilginler böceklerin yaşayabileceği kırıma özellikle dikkat çekiyorlar.  “Ekosistemlerin işleyişinde böceklerin ne kadar önemli rol oynadığını, polinasyona, toprağın üretkenliğine, suyu temizlemeye olan katkılarını asla unutmamak gerekir.” diyorlar.  Bu bakımdan gelişmenin bizim beslenmemizi de doğrudan doğruya etkileyeceğini vurguluyorlar.

Science dergisinin aynı sayısında yayımlanan başka bir araştırma da konuya değişik bir boyut getiriyor.  Öyle anlaşılıyor ki, 1992’de Rio’da Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması imzalanmış.  O günden bugüne anlaşmanın desteğiyle biyolojik açıdan koruma altına alınmış alan miktarı iki misli artmış.  Şu anda 19 milyon kilometrekare alan (yeryüzünün toprak alanlarının %15’i) koruma altında.  Ancak günümüzde görülüyor ki, bu alanların üçte biri insanlığın menfaat amaçlı aşırı baskısı altında.  Buralarda yollar yapılıyor…  Kentler kuruluyor…  Kentler buralara genişletiliyor…  Uygunsuz tarıma bırakılıyor…  Ormanlar kesime uğruyor…  Bu saldırının da ekosistem üzerinde uzun vadeli etkisi elbette olacak.

6 ay önce 15.264 bilim insanı ortak bir bildiri imzalayıp adeta bir felaket çığlığı atmışlardı.  Bunda insanlığın, dünyanın ve yaşamın içine düşmekte olduğu durumu açıkça vurgulamışlardı.  Uyarmışlardı politikacıları.  (Ekogazete’de bu gelişmeyi okudunuz.)  Acaba bu yaşamsal uyarıları ciddiye alacak yöneticiler çıkacak mı?

Atila Alpöge, Ekogazete, 19.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Pierre Le Hir, Le Monde, 20.5.2018 – Pierre Le Hir, Le Monde, 19.5.2018 – Damian Carrington, The Guardian, 17.5.2018

Doğal kaynaklar, Ekoloji Politikası içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 1 Yorum

Rüzgâr kaynaklı enerji nükleerin önüne geçmiş

Söz konusu yer İngiltere.  2018’in ilk dört ayında rüzgâr burada nükleerden daha fazla enerji üretmiş.  Hem de 8 adet nükleer santral devrede olduğu halde.  Dahası da var.  Geçtiğimiz dokuz yıl içinde, hizmete sunulan rüzgâr kaynaklı elektrik 8 misli artarken nükleer olduğu yerde kalmış; hiç artmamış.  Hatta, 17 Mart’ta İngiltere’de devreye giren elektriğin yarısını rüzgârlar sağlamış.

Başka bir gelişme de İskoçya ile ilgili.  Anlaşılan burada rüzgâr kaynaklı enerji üretiminde fazlalık var.  O kadar ki, kimi zaman üretim kullanımın çok ötesine çıktığı için ülkenin ana elektrik şirketi İskoçya’daki rüzgâr çiftliklerini işleten kişilere ve küçük firmalara üretimi durdurmalarını isteme durumunda kalıyor.  Tabii, böyle bir talebin sonucu olarak “tazminat” ödeme mecburiyetiyle karşılaşıyor.  Ancak geçtiğimiz aylarda İskoçya ile Galler arasında oluşturulan yepyeni bir enerji hattı çoğu rüzgâr çiftliğinin kesintisiz çalışmasını sağlamış.  Bu gelişme elektrik şirketini her yıl 100 milyon sterline ulaşan tazminattan büyük ölçüde kurtarmış.

Yalnız, rüzgâr enerjisine dikkati çeken bu gelişmenin başka bir boyutu daha var.  Bundan birkaç ay önce Nature Geoscience’da dergisinde yayımlanmış olan bilimsel bir araştırma önemli bir uyarı getiriyor.  Buna göre, küresel ısınma rüzgârın enerji kaynağı olarak kullanılmasında çelişkili roller oynayacak.  Isınma şimdiki hızıyla devam ederse bazı bölgelerde rüzgâr hızlarında azalma görülecek.  Başka yerlerde ise tam tersine şiddetlenme yaşanacak.  Bu durumun ana nedeni karaların denizlerden daha çabuk ve daha fazla ısınması.  Bu da daha şiddetli rüzgârları tetikleyebiliyor.  Ama böylesine bir farklılaşma olamayan yerlerde rüzgârların oluşması duraksıyor, ya da hızları azalıyor.

Araştırma uluslararası iklim çalışmalarında kullanılan kabullerden, değerlerden ve modellerden hareket etmiş.  Sonuçta ortaya çıkan ipuçlarına göre Japonya’nın rüzgâr enerjisinde %10 dolaylarında bir kayıp görülmesi olası.  ABD ile İngiltere’de ise bu kayıp %17’e yükselebilecek.  Rusya ile Akdeniz çevresi de kayıp yaşanabilecek bölgeler olarak görülüyor.  Buna karşılık Afrika kıyılarında rüzgârın %45 şiddetlenmesi mümkün.  Tahminlere göre Brezilya %35, Avustralya %23 kazançlı çıkıyor.

Başka bir deyişle, iklim değişimini görmezliğe gelip tek boyutlu düşünerek rüzgâra yönelme çok da verimli bir politika değil.

Atila Alpöge, Ekogazete, 16.5.2018 / Yararlanılan kaynaklar: Adam Vaughan, The Guardian, 16.5.2018 – Damian Carrington, The Guardian, 11.12.2017

Enerji, Nükleer, Yenilenir enerji içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın