Ekogazete’nin Temmuz-2014 sayısı

Bu sayımız çok yüklü.  Sekiz yazı var.  Örneğin, şunlar:  “Türk halkı ekolojiyi nasıl algılıyor?”  “Lokantalarda bize ne yediriyorlar?”  “Halkın katılımı olmadan kentler yeşillenmez!”  “Organik beslenmenin üstünlüğü kanıtlandı.”  “Saldığımız sera gazlarını izleyip hesap soracaklar.”  “Bisiklet treni diye bir ulaşım türü var.”  “Kiliseler Konseyi çevrecilik yolunda bir adım attı.”  “Helsinki otomobilsiz bir kent olmaya hazırlanıyor.”  Buyurun, okuyun!

TÜRK HALKI EKOLOJİYİ NASIL ALGILIYOR?

84 ülkede şubesi olan dev bir pazar araştırma şirketi (IPSOS) geniş kapsamlı bir çalışma yürütmüş.  20 ülkede 16.000 anket gerçekleştirmiş.  Bu ülkelerin arasında Türkiye de var.  Çalışmanın amacı halkların değişik konulardaki eğilimlerini saptamak ve bulguları politikacıların, devlet kurumlarının ve şirketlerin dikkatine sunmak.  İncelenmiş konular 25 adet.  Bunlar reklamcılıktan sosyal medyaya, dini inançlardan bilime, mutluluktan sağlığa uzanıyor.  Biri de çevre ve ekoloji.  (Araştırmanın bütün sonuçlarına şu adrese tıklayarak ulaşabilirsiniz.  Yalnızca ekolojiyle ilgili sonuçları görmek isterseniz buraya tıklamanız yeterli.).

Ancak bir uyarı söz konusu.  Anket internet yoluyla yürütülmüş.  Yani sonuçlar yalnızca, interneti yoğun olarak kullanan, bu tür anketlere alışkın olan bir kesimin eğilimlerini yansıtıyor.

Ortaya çıkan bazı ipuçlarına göz atalım.

  • İklim değişimi diye bir olgunun varlığına inanmak. Türkiye’de buna yüksek oranda inanılıyor. Çin, Arjantin, İtalya ve İspanya’da da böyle. Ama Avustralya, İngiltere ve Amerika’da bu olguyu ciddiye almıyorlar.
  • İklim değişimi insan etkinliklerinden mi kaynaklanıyor? Türkiye, Çin, Arjantin, İtalya, İspanya bu soruya ‘evet’ diyor. Avustralya, İngiltere ve Amerika iklim değişimine insanların neden olmadığını düşünüyor.
  • Şirketler çevre sorunlarına yeterince ilgi gösteriyor ve gerekeni yapıyorlar mı? Türkiye, Arjantin ve Çin yüksek oranda “Hayır!” diyor. Amerika ve Japonya ise ‘evet’ diyor.

Bu genel görünümden birkaç sonuç çıkarmak olası.  Örneğin, neoliberal politikaların aşırı egemen olduğu ülkelerde büyük bir çoğunluk ekoloji konusunda çok umursamaz ve hayli bilinçsiz.  Tabii bir çelişki çıkıyor ortaya;  çünkü buralarda ekoloji konusunda büyük endişe taşıyan sayısız çevreci kuruluş var ve bunlar inançlı, dirençli, yankı uyandıran büyük bir kavga veriyorlar.  Ancak karşılarına dikilen azgın bir mekanizma söz konusu.  Bazı şirketlerin ve kimi çıkar gruplarının (her yıl 900 milyon dolarla) finanse ettikleri 91 kurum var.  Bunlar iklim değişiminden söz edenlere sürekli saldırıyorlar ve inkârcı bir kampanya yürütüyorlar.  Üstelik basın da büyük çoğunluğuyla bunların kontrolünde.  Bu durumda halk bilinçsiz ve umursamaz oluyor.

Türkiye gibi ülkelerde ise insanlar iklim değişimi olgusunun farkındalar.  Hatta bunun bedelini ödüyorlar.  Ancak bu gözlem ve deneyimlerini eyleme dönüştüremiyorlar;  var olan çevreci kuruluşlara yeterince katkıda bulunmuyorlar, katılmıyorlar, desteklemiyorlar.  Bu yüzden de bu alandaki endişeleri politik sisteme yansımıyor.  Politikacı bildiğini okumaya devam ediyor.

[Atila Alpöge / Yararlanılan kaynak:  Chris Mooney, Mother Jones, 22.7.2014]

LOKANTALARDA NELER YİYORUZ? NE YEDİRİYORLAR?

Diyelim, bir lokantaya gittiniz ve bir şeyler ısmarladınız.  Acaba boğazınızdan geçecek olan yemek ne ölçüde her şeyiyle taze ve oranın mutfağında hazırlanmış?  Yani aşçıbaşı malzemesini çarşıdan, pazardan taze taze almış, kendi elleriyle soymuş, kesmiş, biçimlendirmiş ve taze taze pişirmiş?  Acaba?

Fransa’da geçtiğimiz yıl bu konuda yürütülmüş olan kapsamlı bir araştırma skandal yaratmış.  Anlaşılmış ki, lokantaların sundukları yemeklerin yalnızca %25’inde taze malzeme var.  Ötekilerin girdisi, endüstri tarafından üretilmiş, kesilip biçilmiş, işlenip dondurulmuş, vakumlanıp paketlenmiş ve lokantalara toptan dağıtılmış malzeme.  Lokanta bunları alıyor, buzlukta depoluyor ve kullanım zamanı geçmesin diye dua ediyor.  Daha sonra da talep olunca içine şuydu, buydu ekliyor, belki sos katıyor, ısıtıp önünüze koyuyor.  Neredeyse süpermarketlerde ambalajlanmış olarak zaten bulacağınız yemek oluyor bu.  Öyleyse lokantaya niye gideceksiniz ki!

Araştırmanın bulguları ortalığı karıştırmış Fransa’da.  Ülkenin önde gelen aşçıbaşıları da, mutfak yazarları da, bilinçli müşteriler de ayaklanmış adeta.  “Ünü dünyayı sarmış Fransız mutfak geleneği elden gidiyor!” diye.  Baskıların karşısında politikacılar da harekete geçmişler ve bu yıl 17 Mart’ta bir yasayla yeni bir düzen tanımlamışlar.

Yasa “Mutfağımızda hazırlanmıştır” kavramını ve logosunu getiriyor.  Lokantalar listelerinde (taze malzemeden hareketle) her şeyini kendilerinin kotardığı yemek varsa, bunların yanına bu ibareyi koyacaklar.  Böylece müşteri de ne gibi bir şey yediğini bilecek.

Logo görsel olarak bir tencereden ve üzerindeki ev damından oluşuyor.  Evimizde pişirilmiştir, der gibi.  İşte bir örnek:

FAIT MAISON

Peki, “Mutfağımızda hazırlanmış” olmak ne demek ki?  Yönetmelik şöyle diyor:  “O lokantanın mutfağında kesilmiş, doğranmış,  ezilmiş, öğütülmüş, çekilmiş, ayıklanmış, tuzlanmış, dondurulmuş malzemenin olduğu yemeklerde bu logo kullanılabilir.” diyor.  [Yararlanılan kaynaklar:  J.P. Gené, Le Monde, 10.7.2014 – Olivia Sorrel-Dejerine, BBC, 15.7.2014]

Konuyu bu yazıların ötesinde biz de araştırdık.  Bize, Almanya, Norveç gibi ülkelerin neredeyse bütün lokantalarında hep endüstriyel girdi söz konusu, denildi.  “Yani malzemeler kesinlikle taze değil.  İşlemden geçip plastik torbalarda paketlenmiş ve donduruculara atılmış durumdalar.  Geçerlilik sürelerinin bitimini bekliyorlar.  Zaten günlerce dayansınlar diye bunlara bir takım kimyasallar da basılıyor.  Bu sürecin yarattığı sağlık sorunları da var tabii.”

Konuyu bilenlere danıştık ve “Türkiye’de durum nedir?” diye sorduk.  “Ülkemizde gıda endüstrisi daha bu ölçüde gelişmiş değil.  Ama giderek güçleniyor.” diye yanıtladılar.  Ünlü bir tesisin aşçıbaşısı da şu örneği verdi:  “Geçen gün bana bir gıda şirketinden geldiler ve Çin yemeği paketi gösterdiler.  Tavuklar, danalar, balıklar ayrı ayrı parçalanarak torbalanmış.  Bir de kıyılmış sebze paketleri var.  Bir de iki, üç sos.  Bana şunu dediler:  “Müşterinin isteğine göre paketleri buzdolabından çıkar.  Ondan bundan alıp karıştır.  At tavaya, pişir.  Servis yap.  Aşçıya bile gerek yok.”

[Atila Alpöge]

HALK KENTİNİ YEŞİLLENDİRMEDE KOLLARINI SIVIYOR

Paris Avrupa’nın en az yeşilliği olan kentlerinden biri. Kişi başına 2,5 m2.yeşil alan düşüyor. Kentin çevresindeki koru ve ormanları hesaba katmazsak. (Acaba bizim kentlerimizde ne kadar bu değer?) Bu oranı arttırmak amacıyla belediye bazı çabalara girişmiş, ama sınırlı olmuş başarısı. Çareyi kent halkının katkısına başvurmakta bulmuş. “Mahallenizi siz bizden daha iyi tanırsınız.” diyor bu davet. “Bakının, araştırın, yeşillenecek yer saptayın. İster kaldırım kenarı olsun, ister duvar, ister bir avuç boş alan. Ve bize önerin.” Belediye bu duyuruları inceleyecek, uygun bulduğu 200 öneriyi seçecek ve projelendirip gerçekleştirecek.

Öneri geliştirme yöntemi de ilginç. “iPhone”unuz ya da “Android”iniz ile belediyeye ulaşıyorsunuz ve bir sistem yüklüyorsunuz telefonunuza. Ya da internetten ulaşıyorsunuz. (Şuraya tıklarsanız neye ulaşıldığını görebilirsiniz.) Karşınıza bir bildirim formu çıkıyor. Onu doldurarak önerinizi yapıyorsunuz. İsterseniz fotoğraf bile ekliyorsunuz.

Bakalım, bu ilginç katılım girişimi ne ölçüde başarılı olacak ve halk ne kadar sahip çıkacak? [Atila Alpöge / Yararlanılan kaynak: Le Monde, 21.7.2014]

ORGANİK BESLENME DAHA İYİ

Bu yargının altında İngiltere Newcastle Üniversitesi’nin yürüttüğü uluslararası bir araştırmanın imzası var.  Çalışmaya değişik ülkelerden katılan araştırmacılar bu konuda yapılmış 343 araştırmayı elden geçirip irdelemişler.  Geleneksel yöntemlerle (yani endüstriyel gübrelerle, kimyasallarla, böcek ilaçlarıyla ve pestisitlerle) yürütülen tarımın çıktılarını, organik tarımın ürettiği tahıl, sebze ve meyve ile karşılaştırmışlar.

Saygın bir bilim dergisi olan “British Journal Of Nutrition”da 15 Temmuz’da yayımlanan araştırmanın kıyaslama bulguları şöyle özetlenebilir:

  • Organik ürünlerde daha fazla (neredeyse 2-3 misli) antioksidan var. Bilindiği gibi, antioksidan bünye için çok yararlı. Toksik metal, tarım ilaçları gibi zararlı maddelere karşı korunma yaratıyor. Ayrıca kalp hastalığı, sinir sistemi bozukluğu gibi sorunların ve bazı kanserlerin gelişmesini önlüyor ya da frenliyor.
  • Sağlığa çok zararlı olan kadmiyum, nitrat ve nitrit oranı çok düşük. Bilindiği gibi kadmiyum (kurşun ve cıva gibi) yiyecek maddelerinde belli bir orandan büyük olması endişe yaratan ve karaciğerle böbreklere kolayca yerleşen bir ağır metal.

Öyle anlaşılıyor ki, organik tarım ortamında sebzeler, meyveler ve tahıllar kendilerini dıştan gelecek böcek ve benzerlerinin saldırılarına karşı korumak için bol miktarda antioksidan üretiyorlar.  Buna karşılık, alışılmış tarımda kullanılan ilaçlama bu doğal koruma sistemini gereksiz kılarak köreltiyor.  Sonuçta canlı yaratıklara yararlı olacak antioksidan miktarı azalıyor.  [Atila Alpöge / Yararlanılan kaynaklar:  Damian Carrington, The Guardian, 11.7.2014 – Laetitia Van Eeckhout, Le Monde, 22.7.2014]

SALDIĞIMIZ KARBONDİOKSİTİ ADIM ADIM İZLEYECEKLER

NASA uzaya bir uydu göndermek üzere.  Bu, kendi türünde bir ilk olan bir gözleme uydusu.  Özelliği yeryüzünün her köşesinde oluşup biriken sera gazını sürekli olarak izlemek, ölçmek, bilgiyi depolamak ve rapor etmek.

NASA şu bilgileri veriyor:  Yılda toplam olarak 40 milyar ton karbondioksit salıyoruz atmosfere.  Gerçi ülkeden ülkeye değişiyor, ama bu değer yaşayan kişi başına 55 tona geliyor.  Bunun yarısını toprak, bitkiler ve denizler emip yok ediyor.  Gerisi atmosferde birikiyor.

NASA’nın uydusu dünyadaki hangi noktadan ne kadar salım yapıldığını ölçecek.  Birim gözleme alanının boyutu yalnızca üç metrekare.  Uydu her saniyede 24 ölçüm yapacak;  yani günde bir milyon kadar ölçüm depolayacak.  Bu uydu hakkında daha fazla bilgi isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

Konuyu ufak bir notla kapatalım.  Haziran sayımızda bir haber vermiştik:  ABD kendi içinde karbondioksit salımını kısıtlamaya gidiyor diye.  Aslında bunun uzun vadeli ve küresel bir stratejisi var, demiştik.  Şöyle ki, Batı dünyası (ABD ve Avrupa) bir meydan savaşına hazırlanıyor.  2015’te Paris’te iklim konulu büyük ve çok önemsenen bir zirve var.  Zirvede oluşacak kararlar bütün ülkeleri bağlayacak.  Bunlardan biri dünya çapında karbondioksit sınırlaması olacak.  ABD bu toplantının ön hazırlığını yapıyor.  “Biz kısıtlamaya başladık.  Sizler de başlamalısınız.” demek anlamında.  Her ülke bu zorlamanın baskısı altında kalacak.

Bu zorlamanın etken aleti NASA uydusu ve onun toplayacağı bilgiler olacak.  Yeni kurala uymayan ülkelerin üstüne somut ve kesin verilerle gitme olanağı belirecek.  “Bakın, şu kadar ton salım yaptınız.  Anlaşmaya ayak uydurmuyorsunuz.  Örneğin, şu noktadaki fabrikanız bu kadar salım yapıyor.” diyerek.  [Atila Alpöge]

“BİSİKLET TRENİ” NEDİR, BİLİR MİSİNİZ?

Ya da İngilizce adıyla “Bike Train”.  Nedir bu tren?  Yo, akla ilk gelen şey değil!  Yani, bisikletleri taşımak için bir trene takılmış vagon değil.  Bunun ne olduğunu kavramak için aşağıda anlattığımız öyküye göz atmak gerekiyor.

Nona Varnado New Yorklu bir genç kız.  Büyüdüğü kentte hep bisiklet kullanmış.  Otomobili hiç olmamış.  Günün birinde yeni bir işte çalışmak üzere Los Angeles’e taşınmış.  Otomobilin kral olduğu bu kenti görünce dehşete düşmüş.  Bakmış ki, oto sürücüleri iki saniye kazanmak için bir bisikletliyi, bir yayayı ezip geçebiliyor.

Bir, iki kez bisikletini kullanmaya kalkmış.  Ama hemen vazgeçmiş.  Direksiyon başındakilerin “Bu yollar benim!” havasıyla başkalarına aldırmadan, saldırgan bir biçimde otomobil kullandıklarını görünce ne yapacağını şaşırmış.  Ürkmüş, korkmuş.  Konuyu orada yeni edindiği arkadaşlarıyla konuşup dertleşmeye başlamış.

Birden bir fikir çıkmış ortaya:  “Madem bu kadar bisiklet meraklısı var ve bu kadar çaresiz kalmışlar, gelin el ele verelim ve bisiklet trenleri kuralım.”

“Yani, çoğumuz kentin merkezinde çalışıyoruz.  Ve aşağı yukarı aynı saatlerde işyerlerimize gitmek için yola çıkıyoruz.  Anlaşalım, sözleşelim ve hep birlikte bisikletlerimize atlayıp 5, 10, 20 kişilik katarlar oluşturalım.  Bu birliktelik belli bir yol parçasını bizim yapar ve otomobil sürücülerini hizaya getirip onların bizlere karşı saygılı, dikkatli davranmalarını sağlar.”

Bu maksatla bir kuruluş yaratmışlar:  LA Bike Trains.  Bu kuruluş parasız hizmet sunuyor.  En uygun “tren” yollarını tasarlayıp projelendiriyor.  Her birinin başına deneyimli, usta bir bisikletli koyuyor.  Siz de internetten temasa geçiyorsunuz ve programlanmış katar seferleriyle ilgili (saati, buluşma yeri gibi) bilgileri öğreniyorsunuz.  Sonra da zamanı gelince buluşma noktasına gidiyorsunuz ve katara katılıyorsunuz.  Yani, kent sorumlularının yapmadığını siz yapıyorsunuz ve oldubitti ile “bisiklete özel” bir yol şeridi oluşturuyorsunuz.  Kullanan herkesin korkusuzca keyif aldığı, dostlukların geliştiği bir yol.

Şu anda 10 tren yolu var.  Şimdilik.  Bu, elbette giderek artacak.  Los Angeles’te yıllardır bisiklet kullanmayanlar artık güven içinde bisiklete binmeye başladılar.  Sayıları gittikçe artıyor

[Atila Alpöge / Yararlanılan kaynak:  Laura Laker, The Guardian, 22.7.2014]

KİLİSELER ÇEVRECİLİK YOLUNDA BİR ADIM ATTI

150 ülkedeki 500 milyon Hristiyan’ı temsil eden Dünya Kiliseler Konseyi önemli bir çıkış yaptı.  Konseyin yönetim kurulu son toplantısında etik ve ahlaki standartlarını yeniden gözden geçirdi ve petrol, kömür gibi fosil yakıtlar dalında çalışan şirketlerdeki yatırımlarını geri çekmeyi kararlaştırdı ve bütün üyelerini bu yaklaşımı uygulamaya davet etti.

Karar, fosil kaynakların kontrol altına alınmadan yakılmasının geleceğin karşısına dikilen en büyük tehlike olduğu görüşünden kaynaklanıyor.  Bütün insanlığın ve gelecek kuşakların sağlığına saygı duyup özen göstermek bir görevdir, deniliyor.

Konsey Katolikler dışındaki bütün kilise örgütlerini bünyesinde topluyor.  Bu birliğin dışında kalmayı tercih etmiş olan Katolik kilise konseyin toplantılarına gözlemci göndermekle yetiniyor.

Dini çevreler, belli bir zamandan beri, iklim değişimi konusunda ciddi endişeler ifade etmekteydiler.  Ekogazete bu eğilimi 3 ay önce duyurmuştu.  (Bu eski yazıya ulaşmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.)  Bu çevrelerde giderek yaygınlaşan görüşe göre, iklim değişimini şiddetlendiren ve dünya üzerindeki yaşamı bütün boyutlarıyla tehdit eden girişimler dinin temelindeki ahlaki değerlere taban tabana ters düşmekteydi.

Nobel Barış Ödülü’nü kazanmış olan ünlü din adamı Desmond Tutu yayımladığı bir yazıda, “İnançlı kişilerin iklim değişimine büyük katkıda bulunan şirketlerle olan bağlantılarını kesmeleri gerekir.” demişti.  Hatta fosil yakıt üreten şirketlerin parasal olarak desteklediği her türlü etkinliğin boykot edilebileceğini ifade etmişti.

[Atila Alpöge / Yararlanılan kaynaklar:  Adam Vaughan, The Guardian, 11.7.2014 ve 350.org sitesi, 11.7.2014]

HELSİNKİ OTOMOBİLSİZ BİR KENT OLMAYA HAZIRLANIYOR

Helsinki belediyesi şaşırtıcı bir projeyle ortaya çıktı.  “On yıl içinde, kentte otomobil kullanmaya fazla gerek kalmayacak.” diyorlar.  Fantastik bir iddia!

Projenin temelinde “İsteğe bağlı haraketlilik” kavramı yatıyor.  Nedir bu?  Sistem şöyle çalışacak:  Günün herhangi bir saatinde bir yerden bir yere mi gideceksiniz?  Bir numaraya akıllı telefonunuzla (smartphone) ulaşacaksınız ve yolculuk talebinizin başlangıç, bitiş bilgilerini aktaracaksınız.  Sistem size anında seçenekler sunacak.  Bunlardan birini seçeceksiniz ve sistemin yaptığı yönlendirmeye göre ulaşım sistemine ulaşacaksınız.

Bunu biraz daha açalım.  Şimdiki ulaşım sisteminde, değişik araçları işleten farklı kuruluşlar var.  Bunlar araçların saatlerini, nereden nereye hangi yollardan gideceklerini kendilerince programlayıp düzenliyorlar.  Siz buna ayak uyduruyorsunuz;  siz bu sistemin ayağına gidiyorsunuz.

Helsinki’nin hazırlığını yaptığı sistemde bunun tam tersi geçerli olacak.  Hizmet sizin isteğinize göre biçimlenecek.  Yani, ulaşım hizmeti sizin ayağınıza gelecek.  Düzeni yönetecek bilgisayar sistemi sizin isteğinizi öğrenince kontrolü altındaki araçların nerede olduğunu, nereye gittiğini tarayacak, sizin beklentinize en uygun çözüme karar verip size önerecek.  Yalnız dikkat!  Burada her türlü toplu ulaşım aracını bütünleşik olarak içine alan bir sistemden söz ediyoruz.  Otobüs, minibüs, taksi, vapur, ne varsa.  Hatta belki de bisiklet.  Size “Şu noktada şundan inip buna binin” denilebilecek ve bir tek ücret söz konusu olacak.  Sistem 2025’te devreye girecek biçimde planlanıyor.

Tabii yanıtı, şimdilik, açıkça bilinmeyen bazı sorular var.  Örneğin acaba ulaşım ücretinin hayli pahalı çıkması olasılığı var mı?  Sistem kent merkezinin dışındaki banliyö gibi düşük yoğunluklu yerlerde de etkili olabilecek mi?

Ancak kentin sokak ve caddeleri şimdilerde o kadar tıkalı ki, halkın bu sistemle ferahlayacağı ve ona sahip çıkacağı düşünülüyor.  Üstelik genç kuşaklar otomobilli ulaşıma rağbet etmiyorlar artık.

[Atila Alpöge / Yararlanılan kaynak:  Adam Greenfield, The Guardian, 10.7.2014]

 

 

 

 

Reklamlar
Bu yazı Ekoloji Politikası, Kentler, Sağlık - Beslenme, Ulaşım, İklim içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Ekogazete’nin Temmuz-2014 sayısı

  1. Fabrizio dedi ki:

    Yazılar ve konular çok güzel olmuş. Elinize sağlık…

  2. Geri bildirim: Türkiye halkı ekolojiyi nasıl algılıyor? | Dağ Medya

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s