Balık avlayabilen son nesil biz miyiz?

Antropologlar, ilk insan toplumlarının yaşam sürecinin avcı-toplayıcı etkinlikler etrafında odaklandığını söylerler. Tabii çok uzun bir süreden beri, yaşamak için avcı-toplayıcı çabalara gerek duymuyoruz. Bunun tek istisnası, balıkçılık. Balıklar, çok sayıda avlamayı sürdürdüğümüz tek hayvan.  Ama denizlerdeki yabani balık stokları o kadar azalmış durumda ki, uzmanlar, bizim balık avlayabilen son nesil olacağımızı öne sürüyorlar.

Geçtiğimiz yıl, dünya balık tüketimi rekor düzeye ulaştı. Kişi başına 17 kilo balık yemişiz. Bu, 1950 tüketim düzeyinin tam dört katı.

Hızla artan tüketime karşılık, küresel balık stoklarının %85’i, ya aşırı avlanma nedeniyle sürekli bir azalma içinde, ya da çok düşük düzeylerden yeniden toparlanmaya çalışıyor.

Akdeniz’in ve Kuzey Denizi’nin geniş kesimleri tam bir balık çölü durumunda. Avrupa’nın, yüksek devlet teşvikleriyle oluşturulmuş büyük balıkçı filoları giderek başka denizlere, özellikle Batı Afrika’ya, açılıyorlar. Birleşmiş Milletlerin Gıda ve Tarım Örgütü FAO’ya göre, bu modern tekneler, dip tarama yöntemleriyle son 30 yılda Batı Afrika kıyılarındaki balık stoklarının %50’sini yok etmişler.

Stoklardaki bu düşüşün, 2050 yılına kadar %40 daha artması bekleniyor. Bu da, protein gereksinimlerini büyük ölçüde balık ve deniz ürünlerinden karşılayan 400 milyon Afrikalı ve Güneydoğu Asyalı için çok önemli bir beslenme krizi demek.

Sorunun temelinde, işsizliği önlemek için balıkçılığa teşvik veren devletler yatıyor. Örneğin, İspanya’da yakalanan her üç balıktan birinin maliyetini devlet teşvikleri karşılıyor.  Bir başka deyişle, devletler, kısa dönemde işsizlik olmasın diye balıkçılara para vererek, onları, bir-iki onyıl içinde tüm sektörü işsiz bırakacak bir çabaya itiyorlar.

Çözümler nedir?

Önerilen çözümlerin başında, balık avlanma kotalarının Avrupa Birliği’nin fazlasıyla cömert pazarlık sürecinden çıkarılması ve balık stoklarının yönetiminin balıkçılara bırakılması geliyor.  Bu yaklaşımın arkasında, balıkçıların kendilerinin ve çocuklarının geleceğini tehlikeye atmak yerine, balık stoklarını aralarında anlaşarak canlı tutacakları varsayımı var.

Bir diğer çözüm, avcılıktan çiftçiliğe geçmek. Ama bunun epeyce sorunlu yanları var. Ton ve somon gibi büyük balıkları çiftliklerde beslemek çok zor. Her biri kendi ağırlığının 20 katı küçük balık tüketiyor. Bu da, çiftlik balıklarını beslemek için minik balıkların çok yüksek sayılarda avlanması gerekliliğini doğuruyor.

“Onlar da ufak balıklarla beslenmesinler, vejetaryenlik kötü bir şey mi?” derseniz, böyle bir gıda rejiminin getirdiği bir başka sorun var. Çiftlik somonlarına ve ton balıklarına bitkisel gıda verilirse, bunlar, son yıllarda her derde deva olduğuna inandırıldığımız Omega-3 yağlarını üretmez oluyorlar.

Belki hepsinden önemlisi, çiftlikler, bulundukları alanlarda ciddi bir çevre kirlenmesine neden oluyorlar. Balıkların atık suyu, toksik olmasının yanı sıra, etraftaki yosunlara gübre etkisi yaparak bunların büyümesine ve sudaki oksijeni yok edip azot oranının yükselmesine yol açıyor. Örneğin, İskoçya’daki somon çiftliklerinin oluşturduğu azot miktarının 3,2 milyon insanın ürettiği arıtılmamış atık su ile eşdeğer olduğu belirlenmiş.

Türler yok oluyor

Balık stoklarını eritmekten başka, pek çok denizle ilintili canlıyı da gereksiz yere yok ediyoruz. Örneğin, her yıl 320.000 deniz kuşu, balık ağlarına takılarak can veriyor.

Okyanusların en korkulan hayvanı olan köpek balığı pek çok yerde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Toplam köpek balığı nüfusunda %80 oranında bir azalma gözlemlenmiş.

Denizanaları nüfusunda patlama olurken, irili ufaklı pek çok deniz hayvanı da tarihe karışıyor.

Okyanusların yalnızca %1’i koruma altında şimdilik ama 2020 yılında bu oran %10’a ulaşacak deniliyor. Pasifik Okyanusu’ndaki minik ada devletler el ele verip 1,1 milyon km² genişliğinde bir alanı korumaya almışlar. Avusturalya da onlara katılıp, benzer bir alanı dokunulmaz yapmış.  Yeni Zelanda ve İngiltere de benzer bir projeyi gündeme getirmeye uğraşıyorlar bugünlerde.

Şimdi çevreciler, koruma alanlarını göçmen balıkları takip eden hareketli alanlar haline getirmek için baskı yapıyorlar bu devletlere.

Tablo karanlık bile olsa, iyimser kalabilmek için önemli bir olgu var. Uzmanlar, kararlı ve kapsamlı bir yaklaşımla deniz canlılarını korumanın ve balık stoklarını canlandırmanın olanaklı olduğunu belirtiyorlar.

Bunun en güzel örneği de, Londra’nın içinden geçen ve bir zamanlar ölü kabul edilen Thames nehrine geri dönen somonlar.

Tahsin Çorat / Yararlanılan kaynak:  BBC, 21.9.2012

Reklamlar
Bu yazı Denizler - Irmaklar, Doğal kaynaklar, Sağlık - Beslenme içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s