Yediklerimizin tadını geri getirmek mümkün

Eskiden, geleneksel tarımın yaygın olduğu dönemlerde çiftçi tarlasını karış karış adımlar ve ektiği ürünün içinde büyümesi, üretkenliği ya da bazı hastalıklara direnci bakımından ön plana çıkan bitkileri (örneğin bir buğday başağını) saptardı.  Sonra da bunu ötekilere (öteki buğdaylara) aşılamayı denerdi.  “Acaba bu seçkin nitelikleri ötekilere de taşıyabilir miyim?” diye.  Ama bu aktarma işlemi ancak yıllar sonra sonuç verebilirdi.  Tabii eğer aktarma hastalık taşıma ya da mevcut nitelikleri bozma gibi aksaklıklar yaratmadı ise.

Bu geleneksel yöntemin benzeri bir yaklaşım gündeme gelmekte.  Buna “hızlı yoldan üretme” diyorlar.  Ya da “moleküler yetiştirme”.  Bunu kafalarda sorular yaratan, gergin tartışmalara konu olan, beslenme güvenliği kuşkular yaratan genetik mühendisliği teknikleriyle karıştırmamak gerekiyor.  Yani örümceklerden gen alıp keçilere aşılama, ya da böceklerin topraktaki bakterilere karşı gösterdiği direnci ödünç alıp mısıra aktarma gibi girişimler gelmemeli akla;  hani ellerine geçirmiş oldukları patentlerle onu, bunu keyfince yapan dev tarım şirketlerinin uyguladıkları teknikleri düşündürmemeli.  Bunların tam tersine, “moleküler yetiştirme” doğanın ve geleneksel çiftçilerin hep yapmış olduklarını, yani mevcut durumda seçkin nitelikleri olduğu görülen genleri alıp aynı tür içindeki öteki bitkilerde çoğaltmaya dayanıyor.

Genetik mühendisliği genomu zorlayıp, iteleyip kakalıyor.  Bunun yerine, “moleküler yetiştirme” genoma bir pencere açıyor ve oradan dostça bakarak onun özelliklerinin nasıl çalıştığını anlıyor ve genomla işbirliğine giriyor.  1960’lardaki Yeşil Devrim tarımsal üretimi çok büyük oranda arttırarak kuşkusuz başarı kazandı.  Ama ilaçlamayı, gübrelemeyi, aşırı su kullanımını ve endüstriyel tarımı getirdi.  Yerel tatları, çevreye özgü koşulları sildi, attı.  Moleküler yetiştirmenin yerel tatları (hatta gerçek tadı) geri getirme olanağı var.  Bir araştırmacı “Bilemediğimiz çok şey var.” diyor.  “Bitkiler çevrelerini nasıl hissediyorlar?  Günleri nasıl sayıyorlar?  Güneşin doğuşunu, batışını nasıl hesaplıyorlar?  Ne zaman boy atmaları gerektiğine nasıl karar veriyorlar?  Bunları kavradığımız zaman onların daha iyi gelişmelerine yardımcı olacağız.”

Bütün bunların akademik gevezelik olduğunu düşünmemek gerek.  Daha şimdiden somut çabalar uygulamalara girmeye başladı.  Bunun en güzel örneği Japonya’dan verilebilir.  Fukuşima olayının yarattığı tsunami daha kuzeydeki, Japonların pirinç tüketiminin beşte birini sağlayan 30.000 hektarlık alanı da bastı ve pirinçleri gereğinden fazla tuzlandırdı.  Konu üzerinde zaten çalışmakta olan genetikçiler derhal bu soruna el koydular ve tuza direnci sağlayan genlerin üzerine eğildiler.  Çalışmalarının yenilebilecek tuzsuz pirinci iki yıl gibi kısa bir zamanda sağlayacağı düşünülüyor.  Oysa diğer yöntemler kullanılsaydı yepyeni ürün ancak beş yıl sonra alınabilecekti.

Yararlanılan kaynak:  Richard Conniff, Yale Environment 360, 6.2.2012

Reklamlar
Bu yazı Sağlık - Beslenme, Tarım, Teknoloji içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s